2. çocukta işten ayrılma. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. çocukta işten ayrılma. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2019 Perşembe

BUNDAN SONRA


Nasıl hatırlayacağım? Olanları, geçmişi, hayatımda var olmuş insanları nasıl unutmayacağım?
Bilmiyorum.
Belki zaman beni affedecek ve her şeyi zihnimden silmeme yardımcı olacak. Beklide tıpkı diğer yazılı hatıralarım gibi hepsi, neler olmuş dan ibaret kalacak.
Geriye dönüp baktığımda; yaşananların benim olduğuna inanamam ve onları nasıl hatırladığımı bulmaya çalışmam epey yoruyor.
Bazen yıkanmış tabakların içerisinde hiç yemek kalmadığı halde önceki gün bu tabakta başka bir yemek vardı diye düşünebilmek gibi…
İçtiğim kahvelerin başkasıyla olduğunu hatırlamak, yaptığım aynı yemeği başkasıyla tatmak gibi…
Unutmamak bazen en büyük nimet gibi görünse de bazen inanılmaz acı verici bir durum. Affetmek sanırım hatırlamanın ağrı kesicisi ve onu olduğu yerde bırakmak yerine sanki hatıra hazinesinin en kıymetli yerine kaldırmak sanki…
Kliniğin, bana en büyük mirası, insanları daha iyi tanımayı öğretmesi. Artık yüz şekillerinden, konuşmalarından millet memleket ayırabiliyorum. Kendimi de bazen gördüğüm insanlar gibi hissediyorum.
Biraz daha insancıl yanımı ve yumuşak vicdanımı kenara koyabilirsem hayatın daha hafifletici esintisini hissedebileceğimi düşünüyorum ama o vicdan terazisi bir bozuldu mu bende afallıyorum.
Kliniğin bende birçok getirisi oldu. Öncelikle ilk dönemlerde, sadece ev kiramızdan elli lira fazla kazanırken artık birikim yapabiliyordum. Ama bir türlü istediğimiz hayata erişemiyorduk.
İstediğimiz hayat?
Şimdilerde beklide bu istediğimiz hayat dediğimiz zamanlar olsa da Cemo içi, hep istediğimiz bir hayat var. Ne olursa olsun köyde güzel bir hayatımız olabileceğini ve her şeye razı olduğumu söyleyen ben gitti. Yerine olsun buna çok şükür ama sende benim gibi şükret hayatın bizi nereye götüreceğini bilemeyiz diyen bir ben oldum.
Bu gerçekten iyi mi bilemiyorum ama hayatın ne kadar zorlarsan o kadar seni zorladığını düşünmeye çalışıyorum.
Olduğu kadar…
Kötü bir başlangıçtan iyi bir ortalara geldik sanırım…
Evliliğimizin en genç, en deli ve en romantik olması gereken dönemleri Cemo’nun tembellikleri benim donanımsız ev kadınlığı, iş hayatı ve anneliğimle geçirdik.
Yine bazen acaba memlekette kalsaydım, evlenseydim nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Yine, doğru şık Cemo olurdu gibi geliyor.
Bir zamanlar Cerrahpaşa yolunda yürürken, memleket burnumda tüterken, ilk çekirdeğim daha karnımdayken hep bunları düşünürdüm.
Pişmanlığımın denizinde boğulduğumu hissederdim. Büyük erkek kardeşim yanımdaydı, babam yoktu, dedem sağdı, küçük erkek kardeşim daha hala küçüktü.
Umutlarım yoktu. Örtger’in stresi, baş hemşiremizin kaprisleri vardı. Hacı öğretirdi, gösterirdi. Gacet mantıklıydı ve ne istediğini kestirmek mümkündü.
Çalışmaya ihtiyacım vardı. Çalışmayı istiyordum ama çocuğumdan ayrı olmak, Örtger’in süt iznim olmasına rağmen on dakika bile erken çıkmama izin vermemesine sesimi çıkartmaya gücüm yoktu.
Ona kızdığımda, kırıldığımda ya da gerçekten artık dayanamadığımda söyleyemezdim.
Bunları kanıksamış ve mutlu görünmeye çalışarak yola devam ediyordum.
Acaba biz ne yaparız düşüncesi hala beynimi kemiriyordu.
Hayatıma giren herkesten bir şey öğrenme merakım vardı. Aslında benim baş edilmez bir merakım vardı ve üşenme huyum yoktu. Merakımla inadım birbirine karışınca inanılmaz enerjik olup, kafamdakini yapmadan uyku uyuyamıyordum.
Uykularımı kaçıran sadece merakımda değildi aslında! Benim bu hayatı hiçbir zaman Cemo’nun istediği standarda getiremeyeceğimi, annemin istediği gibi bir gelin olamayacağımı, kızımın istediği anne olmadığımı ve olmamın mümkün olmadığını fark ettim.
Çünkü merakla yaptığım bütün vakit geçirici şeyler, yaşanılanları unutmak için beynimin kullandığı bir yöntem gibiydi.
Ayağımı uzatıp bir yarım saat uyumuyordum. Kafamda hep ne yapsam, nasıl yapsam düşüncesi dönüyordu ama bunlar benim yaşadığımı, kendimi affetmemi unutmam için beynimin oyalanmasını sağladığım şeylerdi.
Bunları da bırakmıştım. Evde hiçbir şey yapmıyor, ancak iki düzen bir çeki veriyordum.aklım dağınık, yollar kalabalık, kitaplar karmaşıktı. Okula gitmemiş, çalışmaya devam etmiştim.
Bu dünyanın en berbat işçisi olduğumu yüzüme vurmaya çalışan, en çok hak etmediğim maaşı aldığımı bana hissettiren bir yöneticim vardı.
Her ne hikmetse ben yüksek maaş alıyorum kaygısı yaşarken, kendinden torpilli eleman benden daha az çalışıp, neredeyse aynı maaşı alıyordu.
Üstelik eğitim alma hakkını da bol bol kullanıyordu. Herkesin yerine çalışabilecek kapasitesi olmadığı halde böyle gösterilen eleman jokerliğini kullandığında ekstra bonus kazanırken bizlere de üç izin, parçalansın dilin edebiyatı patlatılıyor, maaşımızdan kesinti oluyordu.
Ne kadar koymuş bu yaşanılanlar diyorum kendime… Hâlbuki o zamanlar kızıp geçiyordum…  Az ekmeğini yemedik şimdi nankörlük mü edeyim diyor içimden bir Püskül…


4 Şubat 2019 Pazartesi

SONRA


Aslında o giderken bize bıraktığı suskunluğu görmüştü. Yıllarca her şeyin kader olduğunu söylemiş kabullenmekten başka çare olmadığını savunmuştu. Eziklik ve suskunluğun, şaşkınlığına sarılmış sesimi çıkartamamıştım.
En azından olayın sakin bir biçimde çözümlenmesi için sessizliğimi bozmalıydım. Ama bu sessizliği bana yıllarca Örtger’in her dengesiz davranışı sonrası o hediye etmişti.
Artık elimizde yaptığı işin ciddiyetinde ve farkında olmadığı halde, mükemmel bir eleman edasıyla klinikte dolaşan Örtger torpilli bir elemanla çalışmak kalmıştı.
Özünde insan olsa da  ona karşı hissettiklerim hiçbir zaman değişmedi. Çalıştığım zaman zarfında hiçbir işi düzgün yapmadı. İşe ihtiyacı olan bu kişi de Örtger den dert yanardı ama dibinden de ayrılmazdı.
 Gacet o olayda bulunsaydı her şey daha farklı olur muydu? Bunu hiçbir zaman tahmin edemedim. O gün yaşadığım buzların üstünde yürüyen bir insan acısıydı.
Sonraları sabahları sessizliğe ve kendi öfkeme gömüldüm. Artık haber kanalı açılmıyor, tabela ışıkları kapatılmıyor, zaten kimse gazete okumuyor ve siyaset konuşmuyordu.
Kliniğin en eski elemanı olarak ben ve Karlos kalmıştık. Gitme kararını tam olarak almış olsam da; içimdeki gelecek kaygısıyla boğuşuyordum. Zaman zaman, üniversiteye gitmediğim için pişman oluyordum.
Yeni joker eleman rahatlıkla okuluna gidip geliyor, maaşını tam zamanında ve Örtger triplerine takılmadan alıyordu. Ben ise her maaş alma zamanında içimde koca bir taş ile odadan çıkıyordum.
Örtger sanki hak etmediğim bir parayı alıyormuşum gibi davranıyordu. Demek ki;liberal demokrat olduğunu söyleyen patronlar bile adam kayırma konusunda ustalaşıyordu.
Gacet her zaman işini iyi yapan ve tecrübeli insanlarla çalışma taraftarıyken Örtger istediği gibi davranıp, istediği kişinin eksiklerini görme de ustaydı.
Yaptığım işi bir kere bile beğendiğini görmedim. Ona göre ben çok basit bit iş yapıyordum. Ve herkes bu işin üstesinden gelebilirdi lakin kendi kızı benim yerimde olmaktan nefret ediyordu. Bu işin yorucu ve tatilsiz olduğunda babasının bir patron olarak çekilmesi güç biri olduğundan bahsediyordu.
Haftada altı gün ve günde dokuz saat çalışıyordum ve çoğunlukla bunu on saate çıkartma kapasitesini göstermiş biriydim.
Evli ve çalışan bir kadın olmak; deveye hendek atlatmaktan daha zor!Evde bir sistem oturtmak, sakin olmak ve her şeyi  düzenli yapmak zorundasınız. Hele bu çalışma temposuyla hakikaten zorlanıyordum.
Evdekilere Örtger bana nasıl davranıyorsa öyle davranıyordum. Berbat! Tüm öfkemi onlardan alıyordum. Bunu yapmamak için çoğunlukla, pasta börek yapmaya, evde bir şeyler üretmeye çalışıyordum.
Öyle zorlayıcı bir tempoydu ki; bazen sadece kendimle olabilmek için sabahları sahile gider oturur bu dünya da neden var olduğumu, anneliğin neden bu kadar kutsandığını sorgulardım.
Bazen hem evle, hemde köydekilerle çatışmaya girdiğimde ölmek istediğim bile oluyordu. Mutsuzluğa katlanmalıydım. Ama katlanamıyordum! Hayatın gerçeğini kabul etmek gerekiyordu. Örtger buydu ve onu artık daha iyi tanıdığımı düşünüyordum. Aslında ondan ve davranışlarından korkuyordum. Tıpkı babamdan korkar gibi…
Bir gün bir bayram izni için köye gidecektim. Örtgerden iki gün fazladan izin istedim. Verdi ama ekledi. ‘Bunu maaşından keseceğim haberin olsun.’ dedi. ‘Tamam’ dedim.
Yıllarca para konusunda hiçbir zaman Örtgerle takışmamıştım. Benim böyle bir hayatım olmadı. Onlar zaten gerekeni yaparlar düşüncesiyle hareket ediyordum.
O olay geçtiğinde joker eleman izin alıp gittiğinde maaşından kesinti olmadığı halde bunca yıl çalışmış bir elemana bunu yapmasının haksızlık olduğunu düşündüm.
Ve yerime çalışıp bir yığın işi bana bırakacak olan elemana gitmeden parasını verip izine gittim.
Ne yıllık izinlerimiz adam gibi iş günü olarak hesaplanıyor ne de resmi tatillerimiz oluyordu. Yılbaşı gecesi çalışanlara ekstra nöbet parası verilirken, yılbaşı ertesi işe gelenlere zaten siz yılbaşı kutlamıyorsunuz diyerek nutuk çekiliyordu.
Üstelik işini iyi yapmaya çalışan ve deneyimliler hak ettiğinden fazlasını kazandığı baskısı yaşarken, yan gelip yatan, eşeği sağlam kazığa bağlamak için, kazığı bulmaya çalışırken eşeği kaybedenlere adam muamelesi yapıyordu.
Hak ettiğim bu değildi.
Eğer hamile kalırsam ve ikinci bebeğim dünyaya gelirse çalışmayacaktım. Bir gün bende kapının önüne koyulabilir, saçma sapan şeylerle suçlanabilirdim.
Aslında Örtger’e göre tam rahat edeceğim sırada hamile kalmıştım. Joker eleman beni rahatlıkla idare ederdi. Eğer ben onu idare edersem o da beni idare ederdi tabi! Yıllarca hiçbir anlamı olmayan bu işi yapmaya ne vardı? Çünkü arkada işler nasıl gidiyor, Örtger bunu bilmiyordu.

3 Şubat 2019 Pazar

İÇİMDE KALAN


Yıllarca her sabah konuştuk. Dediğim dedik Püskül’ün en baş belası gerçekçi arkadaşıydı!
Aklıma ilk geleni söyleyip, ikinci makul cevap aklıma gelip, pişman olduğumda bana, bendeki soruları cevaplandırandı.
Bitmek bilmez deneyim insanıydı. Aklına o kadar güvenirdim ki; bazen onunla konuşmak için can atardım. Önce ona anlatırdım başımdan geçenleri. Saçma sapan cümleleri onunla düzeltirdim zihnimde!
Öyle patroncuydu ki; bizim patronumuz o sanıyordum. Ondan daha çok çekinirdim. Doğru bir iş başarmış, yapmış olmamdan gurur duymasından ve takdir etmesinden çok hoşlanırdım.
Kızardım, çeker giderdim yanından. İki dakika sonra yanına gider yine bir şey anlatırdım. Hayatımdaki gerçekliği yüzüme vuran tek kişiydi. Bunu lafı dolandırmadan yapan tek kişi!
Babamla aynı adı taşıyan ve benim tanıdığım kadarıyla babamın davranışlarıyla tamamen tezat bir kişiydi.
Aşılması en zor olayları, kolaymış gibi görmemi sağlardı. Sen buna mecbursun, çalışmak zorundasın ve yapabileceğin en iyi işyerindesin derdi.
Şimdilerde, bazen bunu aslında; kendime olan güvenimi öldürdüğünü düşünsem de, o dönem söyledikleri o dönemin gerçeğiydi.
Örtger’in oğlu hastaneye kaldırıldığında, kliniğin en büyüğü olarak o yanındaydı. Oğlu vefat ettikten sonra da; “Adam zaten yaralı adam gibi çalışın da üzmeyin onu!“ diyen de oydu.
Örtger bana acımasız davrandığında, “Abartma bu kadar burada senden başka nazı geçen yok!“ diyende oydu.
Beraber klozet tamir eder, şirketin işleri iyi olmadığında üzülürdük. Ben makarna fiyatlarının arttığını söyleyince fakirin derdine bak ya diyende oydu. Benim istatistiğim en ufak makarna paketinin bile iki katına çıkmış olmasıydı.
O ise; memleketin olaylarına öyle hakimdi ki, ben şaşar kalır anlattıklarını araştırır onunla tekrar tartışırdım.
Vay be hacı seni nasıl anlatsam acaba?
Bana; bende akıl varsa sende bunu yoğuracak dinleyecek kapasite çok derdi.
Vay be hacı seni nasıl anlatsam?
Bence bu bir tesadüftü, o mavi kapılardan giren çaresiz ve başarmak için bir adım atmaya çabalayan Püskül’ü senin karşına çıkaran, eğiten;  ilahi tesadüftü.
Sadece Örtger değil diğer çalışanlarında benim akıllıca sorularıma cevap vermek istemedikleri, meraklarımı  doyurma donanımına sahip olamadıkları için baskıladıkları günlerde o vardı.
Vardı…
Ve gitmişti.
Aslında o arkadaş imtiyazlı eleman hacı yerine gelmişti. Hacı ile birlikte çalışması için Örtger durmadan baskılıyordu. Hacıya joker olacağını düşünüyordum. Gideceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Rutin sohbetlerimiz sırasında yanımıza gelip, saçma sapan davranan Örtger’in, bu akıl almaz olayı yapacağı aklımın ucundan bile geçmedi.
Evet, bir saçmalık vardı ama bunu Örtger’in dengesizliğine bağlıyordum. Bu kadarı olamazdı. Öğrenmesi gereken eleman Hacıya hiç istekli ve dikkatli bir eleman gibi gelmiyordu. Nitekim bende bunun farkındaydım. Adam işte tanıdığına iyilik yapıyor, bir garibin elinden tutuyor diyordum.
Artık röntgende daha çok vakit geçirmesi söylenen eleman, bunu uyanabilseydi yapardı da daha hazır değildi.
Örtger, Gacet’in tatilde olduğu bir dönemde, Hacıya işten çıkarılacağını söyledi. Duyduğumda şok geçirdim. Evet, yaşlıydı, evet çok yoğun bir ünitede çalışmıyordu ama getirdiği eleman ondan daha çalışkan ve dinamik biri hiç değildi.
Artık öğrenmiştik, gidecekti. Ben olmayan okul hayatımın derdine düşmüştüm. Bir yandan ne halt yiyeceğimi düşünüyordum. Pişmanlıklarımla boğuşuyordum.
Gacet izindeyken; Örtger sabah kapıdan sinirle girdi, önlüğünü giydi, hışımla salona giderken ben yine erken kalktığı için sinirli olduğunu düşündüm. sinirle bağırmaya başladı bir şeyler  sorup bağırıyordu, sabah rutin işlerimi yapıyordum. Birden Hacıyla içerden çıktılar, hakaretler etti, eline üç kuruş para sıkıştırıp onu klinikten kovdu.
Hacı hiç sesini çıkarmadı ceketini aldı ve gitti…
Önce bankoda ellerini her sinir krizi sonrası parmaklarıyla birbirine bağlayan Örtger, sinirli ve kuru dudaklarıyla söylendi. Bu bir kendini haklı çıkartma çabasıydı. Söylendi söylendi ve salona gazete okumak için geçti.
Hepimiz şoktaydık. Artık sabah geldiğinde gazeteleri düzenleyen, tabelanın ışını kapatan, koridorda yürürken boğazındaki gıcıkla öksüren Hacı, hiç layık olmadığı biçimde bu klinikten gitmişti.
Mesele şuydu; yeni gelen eleman doz kâğıdının kaybolduğunu Örtgere söylemişti ve bu kâğıdın Hacı tarafından alındığını söylüyordu. Bunun bir şerefsizlik olduğunu söylüyordu.
Hacı almadığını söylese de – buna gerek yoktu- o yıllarca bu klinikte çalışmış olan, kendi deneyimleriyle hazırladığı bir birikimdi. Ve aslında onundu. Nitekim birkaç ay sonra eskizi odasındaki bir takvimin arkasında bulundu.
Bu kâğıdın, deneyimsiz, çelimsiz bu yeni eleman tarafından yanlışlıkla atılmış olması kuvvetle ihtimaldi. Ama hiçbir ihtimali bile düşünmeyen Örtger, en büyük ayıbı bizden önce ona karşı yapmıştı.
Bir gün bende yerime daha iyisi bulunduğunda aynı muameleye maruz kalabilirdim. Bir şekilde artık eskisi kadar bir türlü iç barışımı sağlayamadığım, babam gibi tutarsız olan Örtgerle yollarımı ayırmalıydım.


4 Ocak 2019 Cuma

DELİ GERÇEK


Hayatımızdaki belirsizlikleri düşünüyor, endişelerimle boğuşuyordum. Kafam doluydu. Sürekli bu evde ne kadar oturacağımızı, ev alıp alamayacağımızı, Selim’in gelişiminde bir sorun olup olmayacağını düşünüyordum.
Bir zamanlar ortaokulda okuyan, Hasan Ustanın tanıdığı kocam artık bir şirkette teknik eleman olmuş ve üniversite okuyordu. Her hafta çıraklık eğitim merkezine; gri pantolonu beyaz gömleği ve mavi ceketini giydikten sonra bir türlü doğru düzgün bağlayamadığımız kravatını cebine koyuyor okula gidiyordu. Artık; ustalık kalfalık ve mesleğiyle ilgili tüm eğitimleri almış ve kurumsal bir şirkette çalışıyordu.
Ama ben bir türlü okumayı becerememiştim. Mesleğimle ilgili olmayan muhasebeyi bitirmiş, üstüne sağlık kurumları işletmeciliğini okumuş ve lisans tamamlama yapıyordum. Ama örgün ve özel bir üniversitede kazandığım röntgen teknisyenliğine gitmemiştim. Tıpkı şimdi gibi gelecek kaygısı ile okula son anda kaydımı yaptırmaktan vazgeçmiştim.
Evimde olmayı, çocuk doğurmayı, yemek yapmayı, örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, kitap okumayı seçmiştim.
Seçmiştim ama bunların hiçbirini yapmıyordum. Halsizliğim ve düşüncelerim beni durmadan bir boşlukta bırakıyordu. Yazmaktan nefret ediyor. İki satır yazınca saçmaladığımı düşünüyordum.
Motive olmak için Cemo’nun hediye ettiği kalem ile turuncu çizgisiz defterime sürekli saçmalıklarımı dolduruyordum.
Gelen gidenler oluyor. Ve sürekli kendi mükemmel anneliklerinde bahsediyorlardı. Bir gün bir hemcinsim süper anneliğinden bahsederken, ‘ Görmeden inanmam’ dedim. Ortam buz gibi soğudu. Herkes birbirine bakıyordu. Yine aynı bahisler açıldığında ‘Hülyanın gözleri de ne güzel mavi değilmi?’ demiştim.(Hülya kimdi yav ? Bakışmalar) Artık insanların saçmaladıklarını düşünmelerini istiyordum. Onlar benim delirdiğimi düşündüler.
Mesele bu değildi. Madem siz bebek ziyaretine gidiyordunuz ve karşınızda zor bir dönemden geçmiş anne vardı daha süper bir anne olduğunuz iddia etmeyecektiniz.
Bu ne ya?
 Doğumun zorluğu yoktur. Tüm anneler aynı acıyı çekmiştir. Tüm annelerin endişeleri kaygıları aynıdır. Yalnızca bunları dile getirmezler. En güçlüsü onlar olmak zorundaymış gibi sanki bu normalmiş gibi anlatırlar.
Öyle değil işte!
Teorikte her şey görünür, onlarca kişisel gelişim kitabı okursun da annelik pratiğine geldiğinde o iş öyle olmuyor. Çok kesin konuşmuş olmayayım. Benimki öyle değildi.
Siz burada her şeyin en mutlu en güzel dakikalarını beklide saniyelerini görüyorsunuz ama işin gerçeği o an olmuyor.
Mutlu bir aile fotoğrafının arkasında mutfaktaki dağınıklığı düşünen, bu gece bebeğim uyusa da bende uyusam diyen, bir anne, tv karşısında göbeğini kaşıyarak yatan bir baba,derslerini yapmamak için bin dereden su getiren , tv ve tablet başından kalkmayan çocuklar olabiliyor. Yani benim oluyordu.
Evde televizyon yoktu. Memlekete annemlere götürmüştük. Amacım beraber daha çok vakit geçirebilmekti. Tabi kayınvalidem eski tüplü televizyonunu bizim evin kapısına koyup bir televizyonsuz evin olmayacağını dikta edene kadar.
Bizimkilerde bayram ettiler. Evde tüplü televizyon sevinci yaşayıp anten bağlayan kocam, damlayan musluğu değiştirmiyordu.
İtiraf edeyim o antenin kablosunu aralardan kırmaya çalıştım. En sonunda Cemo kabloyu camdan çıkarttı. O dolabın üstüne nasıl geldiğine ve bu denli kestiğine inanamıyordu. Çözüm vardı arkasındaki giriş soketini bozuyordum. Taaa ki sabitleyene kadar.
Bunlar evliliğimizde yaptığım en masum entrikalardı. Ama tabi o tüplü televizyondan eve dev ekran bir plazma alana kadar vazgeçmediler. Uğraşsam onu da hallederimde, uğraşmadım. Çünkü televizyon olayına eskisi kadar sert bakmıyorum. Eğer televizyon izlemeyen bir eşim olursa ben bu yazıları nasıl yazacağım? Seyret kocacım ama lütfen A haber ve A2 den uzak dur. Bence A’ların tümünden uzak dur!
Televizyon seyretmesinler çocuğa telefon tablet yaklaştırmasınlar. Mümkünse uzak dursunlar diyordum kendime… Ellerinizi yıkayın, duşa girin, mutfağı toplayın, bulaşık makinesini iki oda öteden boşaltın, yastıkları dağıtmayın, kitapları kurcalamayın, bacak bacak üstüne atıp göbeğiniz kaşımayın. Ses çıkartmayın, bağırmayın, müzik aleti yasak, şarkı söylemek yasak!
Tam bir Püskül diktatörlüğü!
Bazen Cemo  ‘ Biliyor musun? iki yaşına geldiğinde çok farklı düşünecekmişsin.’ diyordu. Bu davranışlarım ve ruh halim hakkında demek ki araştırma yapmıştı.
Ya da bana; en fazla iki yıl daha  bu yeni Püskül’e katlanabilirim demek istiyordu. Bu daha büyük ihtimal çünkü bir şeyi söylemek istediğim zaman asla ima yoluna başvurmazdım. Hayatım boyunca net olmayı seçmiştim. İma ve kinaye benim için saçma sapan bir şeydi. Net insanlar her zaman kazanırlar. O an kaybetmiş olduklarını zannetseler bile günün birinde kazanırlar. Aklıma geldi artık imayı da kaldırayım bu evden. Kapının üstüne; ‘Ne söylemek istiyorsan söyle, uzatma!’ Yazmalı.
Evdeki bu durum okula da, işe de yansıyordu. Evliliğimizde çok daha zor günler geçirmiş olmamıza rağmen, Selim doğduktan sonra resmen ikimizde saçları beyazlamıştı. Kızımda  ilkokulu bitirmek üzereydi.

2 Ocak 2019 Çarşamba

ÖFKE


Evdeydik. Büyük bir olay daha atlatmıştık. Annem yanımdaydı. Bebeğim benimleydi. Artık kontroller daha uzun aralıklarla yapılıyordu. Prematüre takibine girmiştik. Her takibe gittiğimizde tüm başımızdan geçenleri detaylıca ve hızlıca anlatma gereği duyuyordum.
Öfke nöbetlerim ise durmadan çoğalıyordu. Evdekilere sürekli bağırıyordum. İçimdeki yetersiz anne duygusunu bağırarak kapatmaya çalışıyordum. Sabahları kıvrıldığım çekyattan kalkmıyordum.
Cemo kızımla ilgileniyordu. Sabahları evden beraber çıkıyorlardı. Onlar gittikten sonra derin pişmanlık hissimle birlikte uyuyor görünüyordum. Annem yanımdaydı ama olması beni rahatlatmıyordu.
Bebeğe bir isim vermemiz gerekiyordu. Ben doğmadan hazırlamıştım. İki dedemin adı olacaktı Mehmet Selim. Kızım Çanakkaleye olan özlemimin adıydı. Sıla… Gurbet ve Hasretten sonra, Cemo’ nun Nazlı ismini olmasını isteği kızım ben ikisi de olabilir dememe rağmen Sıla ismini koymuştuk. Pekâlâ, Nazlı Sıla olabilirdi. Ama Cemo iki ismin saçmalığına inanıyordu. İnatçıydı, tıpkı benim gibi…
Bu bebeğimde ismi,iki isim olmalıydı Mehmet ve Selim.mehmet dedem gibi çalışkan, selim dedm gibi sakin ve sevecen bir erkek olmalıydı.Cemo daha on yaşında kaybettiği babasının ismini isteseydi hiçbir şey söylemeyecektim. Ama evde gelsin Barbaroslar, gitsin Yiğithanlar olunca bende her şekilde olmaz diyordum. Bir gün ; ‘ Allah aşkına Cemo, şu çocuğa baksana hiç Barbaros’a, Barlas’a, Kağan’a, Yiğithan’a, Kayra’ya benziyor mu?’ dedim. Kızdı. Yine alt dudağını içine çekerek ısırdı, sustu.
Benzemiyordu gerçekten bu çocuk daha tulumuna bile sığmıyordu. Elleri ayakları morluk içerisindeydi. Yıkamamaya bile kıyamıyorduk.
Benim dediğim oldu.
 Biricik Hatice teyzemin eşi rahmetli Edip amcayı çağırıp kulağına Mehmet Selim dedirttim. Ertesi gün; Cemo nüfusa gidip sadece Selim yazdırdığı nüfus cüzdanının fotoğrafını bana gönderdi. Sakin kalmaya çalıştım. Gerçi sakin olmasam ne olacaktı olan olmuştu bir kere…
Artık evliyaların dolu olduğu bu semtte biz evliyaların üstüne mi mıçıyorduk bilmediğimiz, şendullar apartmanının son katındaki, bir odası Sibirya iken diğer odası güney kutbu olan evimizde ismi olan bebeğimizle yaşamaya başlamıştık.
Henüz toparlanmamıştım ama Selim iyiye gidiyordu. bir gün bir arkadaş geldi. O gün içimden bir şey yapmak geçmiyordu. Zaten son zamanlarda mutfağa bir görevmiş gibi giriyor. Yemeği hazırladıktan sonra güney kutbunda olan odamda çekyat dibinde bebeğimi emzirip kafamı yastığa koyuyordum.
Oturduk, çay ve birkaç bir şey getirdim. Oğluyla gelmişti. Benim oğlum bir şey yemez diyerek oturmuştu zaten. Çay için bir türlü süzgeç bulamadım. Çayı öylece üstünde yüzer çaylarıyla önüne koydum.
İçmedi, tabağına elini sürmedi. Oturdu ve kendini anlatmaya başladı, mükemmel anneliği, mükemmel hayatı ve sorunlarından bahsetti. Kimse benim nasıl olduğumu sormuyordu. Kimse beni dinlemiyordu. Herkesin kendince sorunu vardı. Zehir miydi o çay beğenmediyse tekrar koyardım ya da ilişkimiz bir çay demi kadar mıydı? Kahve de içebilirdi.
Gittikten sonra; şok olmuştum. Bu dünya ne dünyasıydı. İnsanlar benden ne bekliyorlardı? Bu muydu yani, iyi çay demleyen, muhteşem tabaklar sunan arkadaşlıklar mı beni bekliyordu. Pijamaları çıkarmalı, üstüme güzel gecelikler giymeli kucağımda mutluluk pozlarıyla evimde misafir mi beklemeliydim.
Bu muydu?
İnsanlar sadece kendilerini tatmin etmek istiyorlardı. Püskül doğurdu, gittik yedik içtik bitti. Aaa bebeğine bak ne giydirmiş? Üstündekini gördün mü şahane, nereden aldı kim bilir?
Kadına bak ya takmış takıştırmış. Offf gördün mü o tabağı ben de görmüştüm, çok pahalıydı. Bu muydu yani? Benim çevrem bu muydu?
Gelmiştik, kadın cumhuriyetine…
Ellerimdeki morluklar geçmemişti, kafamdaki karmaşıklık gitmemişti, evdeki öfkelerim yeni başlamıştı. Ama ben bunlarımı düşünecektim. Çocuğuma hangi tulumu giysin ben ne giyeyim, ay bir toplansak da okusak üflesek ardından şükür yerine, yediğimizi içtiğimiz konuşsak!
 Öfke nöbetleri bunları düşündükçe artmıştı. Benim istediğim bu değildi. Zaten bunları yapacak gücümde, halimde yoktu.
Bir gün kızım okuldan gelmiş annemle dışarı çıkmıştı. Geldiklerinde annem Selime mavi puantiyeli battaniye ve bir zıbın almıştı. Kızım seçmişti bunları… İçimden anneannesine masraf yaptı diye kızıyordum. Anne ne gerek var her şeyi var çocuğun masraf edip durma dedim. Kızım kardeşine yaşışacağını söylüyor denemek istiyordu. Çemkirdim.
Kızıma ayakkabı almamız için dışarı çıkmamız gerekiyordu.annem gidin bebek uyuyor dedi. Benim ise hem dışarı çıkmaya ihtiyacım vardı hemde halsizdim. İstemeyerek gittim. Gittik baktık. Kızım durmadan oradan oraya gitmek istiyor durmadan bir şeyler almak istiyordu. Gittik ama hiçbir şey almadan döndük.
O gün tüm öfkemi kızıma boşalttım. Babaannesine gönderdim. Bağırdım çağırdım ortada hiçbir şey yokken ortalığı yıktım. Tek derdim senin ayakkabın mı? Görmüyor musun, nelerle uğraşıyorum?Biraz daha anlayışlı ol yeter artık diye bağırıyordum.
Günlerdir içimde kopan fırtınalar, hiç dinmemişti. Neden işten ayrıldım neden doğurdum, Cemo neden yemek seçiyor, bu ev neden böyle, bebeğime neden bakamıyorum, bu kız neden sürekli bir şeyler istiyor, neden benim ebeveynim gibi davranıyor, neden annem güçsüz neden Cemo sürekli yorgun, neden ben beceriksizim, neden bunlara sebep oldum neden neden neden?
Annem gitti. Artık toparladığımı düşünüyordu. Öfke nöbetleri geçirdiğime göre kendime gelmiştim. Aslında köyde çok iş, yatalak babaannem ve babamın yine milyarder olma umuduyla ekip gittiği bir tarla barbunya vardı.
Sabahları zar zor kalkmaya devam ediyordum. Kızım 4. Sınıfa gidiyordu. Ve yıl sonu balosuna çok az bir zaman kalmıştı.

29 Aralık 2018 Cumartesi

EV


Bu eve 2012 yılının ağustos ayında taşınmıştık. Kedimize ait, banka ipotekli evimizi büyük erkek kardeşime satmıştık. Buraya geliş sebebimiz benim çalışıyor olmamdı. Cemo ise, yeni işe girmiş ve taşeron firmada çalışıyordu.
İşten ayrılmam konusunda ısrar etmişti. Kızım ilkokula başlayacaktı. Bu yaşına kadar babaannesinde kalmıştı. Aslında bizde babaannesiyle yaşıyorduk ama Cemo’nun abisinin boşanmasıyla birlikte abisi annesinin yanına taşınmıştı. Bizde hafta içi bir gün kayınvalideme geliyor, hafta sonları da yani Cumartesi akşamları kızımı alıp evimize gidiyorduk. Pazar akşamları dönüyor, kayınvalidemde kalıyorduk.
Bu arada büyük erkek kardeşim ve küçük erkek kardeşimde bize geliyor hafta sonlarını beraber geçiriyorduk. Küçük erkek kardeşim artık benim yanımda kalmaya başladığında ise çoğu zaman kızımı alma görevini ona veriyorduk.
Kayınvalidemin evi benim işyerime yakın, evim küçük erkek kardeşimin okuluna yakındı. cemo artık kızım okula başlayacağı için işten ayrılmamın iyi olacağını düşünüyordu. Birçok araştırma yapmıştım. Okulları, anaokullarını kreşleri araştırdım. O dönem özel bir anaokuluna göndermekte, ben çalışmadan okula göndermekte bana cazip gelmiyordu.
Bendeki bu kararsızlığı görünce herhalde, Örtger ve Gacet bir adım atmaya karar verdiler. Maaşıma zam yaptılar. Böylelikle Cemo taşeronda çalıştığı için daha fazla kazanmaya başlamıştım. İşi bırakmaktan zaten korkuyordum.
Cemoya maaşımın arttığını ve işi bırakmak istemediğimi söyledim. Bu arada kayınvalidemin 30 yıllık kapı komşusu evi yan komşusuna satmış aynı semtten başka bir ev almıştı.
Bunun bir fırsat olduğunu ve kiraya gidersek bir süre deneyebileceğimizi ve evi satmanın gerekmediğini söyledim. Ama Cemo bir türlü ikna olmadı, ev satılmazsa hem kredi hem kira karşılamakta sıkıntı çekeceğimizi düşünüyordu.
İlan verdik ama bir türlü evi satamadık. Çünkü Cemo evin satılması için durmadan beni sıkıştırıyor. Diğer evi ancak o zaman kiralayabileceğimizi söylüyordu. Evi kiralamaya çalışan ev sahibi ise acele ediyordu.
Ev alma niyeti olan büyük erkek kardeşim ise evi almak istiyordu. Fakat istediğimiz fiyatın çok aşağısında bir fiyat veriyordu. Biz evi neredeyse aldığımız fiyata satacak, beş yıl boyunca, bankaya ödediğimiz para boşuna gidecekti.
Bir gece uzun pazarlıklar sonucu evi büyük erkek kardeşime satmaya niyetlendik. Büyük erkek kardeşime göre, böylelikle; küçük erkek kardeşimin de düzeni bozulmayacaktı.
Ve kayınvalidemin yan komşusu olmak için ilk adımı attık.
Taşınma firmasını ayarladım. Evi satmak için birini buldum. Ama Cemo bu ev küçük olmaz diyordu. Olurdu. Neden olmasın dı? Kızıma bakan kişi ile kapı komşusu, okulu ile aramızda 100 metre vardı. Bundan daha iyi ne olabilirdi?
Tüm ayarlamaları yaptım ve nihayet bu iki odalı, sergen mutfaklı, doğalgaz sobalı 70 m2 eve taşındık.
Yatak odası hava boşluğuna bakan, mutfağı neredeyse yetmişlerden kalma olan bu eve yerleştik. 120 m2lik dairede birçok eşyayı bırakarak bu eve geldim. Eşyam çok, ev küçük ve nasıl yerleşeceğimi bilmiyordum.
En çok sevdiğim yanı salon köşesinde özel yapım bir kitaplığı olmasıydı. Bir de evler birbirinin içine bakan, mutfak iki kişinin sığabileceği gibi olsaydı!
Benden önce, neredeyse otuz yıl bu evin sahibi olan kişi bu evde üç kız çocuğu büyütmüştü. Ve üçü de hayatta önemli mevkilere gelmiş insanlardı.
Ben neden yapamayacaktım ki, benim neyim eksikti? Evdeki sorunlardan bahsetmek istediğimde hep aklıma bu geliyordu. Yani yıllarca başkası idare edebildiyse bende edebilirdim.
Ama olmuyordu. Hayatımız saçma sapan bir hal alıyordu. Cemo sürekli şikâyet ediyordu. Yeni ev sahibimiz ise bu evi oğlu için almıştı. Yeni bir mutfak yaptırmak eve kombi döşetmek konusunda pek istekli değildi.
Belki sorun çıkarmazdı ama Cemoya göre biz sorun çıkarmamalıydık. Bu yüzden yıllarca bu evde hem şikâyet edip hem yaşadık.
Ve 5 yıl sonra bu kapıdan kucağımda ikinci bebeğim ile giriyordum. Hem şikâyet ettiğim hemde yaşamakta zorlandığım bu eve ikinci bebeğimi dünyaya getirmiştim. Bebeğim prematüre ben ise halsiz ve bitkindim.

28 Aralık 2018 Cuma

BERBAT


Annemin göz kapakları çökmüştü, omzundaki yükün ne kadar ağır olduğu belliydi. Ellerindeki nasır ise mücadelesinin işaretiydi.
Dimdik durmalıydım. Dimdik! Hastane odasında yaşadıklarımız hakkında hiç konuşmadık. O kadar halsizdim bir o kadar bitkin oluyordum ki kendimi toparlayamıyordum doğumun üzerinden üç gün geçmiş bebeğimle uyum odasındaydım. Tedavi için aşağıya indiğimde bir süre yukarıya bebeğimin yanına çıkamıyordum.
Sürekli beslemem ve koynumda yatırmam gerekiyordu. Bir süre yukarıya çıkamayınca bazen annem gelip bana bakıyordu. Hemen toparlanıp yukarıya çıkıyordum.
Yanımızda down sendromlu bebeği ile bir anne daha vardı. İki ayrı açılabilir koltuğumuz vardı. O hiç uyumuyordu neredeyse, ben tedavilerim bitip artık akşam olduğunda koltuğu açıyor çarşafımı seriyor ve uyuyordum. Bebeğimi sık sık emzirmem gerekiyordu.
Her sabah hemşireler gelip bebeğimi tartıyorlar, topuğundan kan alıyorlardı. Bazen koynuma alamıyordum. İçimden  ‘Enfeksiyonum ona geçer mi?’diye düşünüyordum. Bu hastaneden çıkarsak ikimizde henüz güvende olamazdık.
Bu bebeğe daha bakamazdım. Ama yanımda olmalıydı burada değil odamda. İlk gün 200 gram aldı Doktor şaşırdı iyi gidiyor dedi. İkinci gün kilosunda bir değişim yoktu. Saat başı emziriyordum. Çok yorgundum. Üçüncü günün sonunda bebeğimi taburcu edeceklerini söylediler.
Her şey iyiye gidiyordu. Bebeğim yeni doğan yoğun bakımdan taburcu ediliyordu. Üç gün yoğun bakımda, üç gün anne bebek uyum odasında kalmıştık. Kafaları karıştıran şey benim taburcu olmamamdı.
Hala tedavim devam ediyordu. Ellerim ayaklarım şişmiş damar yolu bulunamamış artık hemşireler çok zorlanıyorlardı. Bebeği taburcu ettiklerinde annenin yanına verdiklerini sonra fark ettiler.
Artık odamdaki beşik boş değildi. Bebeğim yanımda ben ise yatağımdaydım. Annemde yanımdaydı. Bazen geceleri uyanamıyordum. Gözlerimi açmadan emziriyor uykuya geçiyordum.
Kocaman bir ailem olmuştu. Dört kişilik çekirdek ailem… Cemo her gün geliyor ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Sürekli evdeki eksiklerden bahsediyordum. Her geldiğinde o ne olacak bu ne olacak diyordum. Hazır değildi. Evdeki hiçbir şey hazır değildi.
Aslında hazır değildim.
Evdeki doğalgaz sobaları ya bebeği zehirlerse, ya uyanamazsam, mutfak çok dağınıktır şimdi?
Bir gün kızımla geldiklerinde kızımın gözündeki tuhaflığı hissetmiştim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Kucağına kardeşini verdim. Özgüveni yerindeydi onu kucaklamakta hiç sıkıntı yaşamadı.
Hemen ona dokunmadan ellerimizi yıkamamız gerektiği ve henüz çok küçük olduğunu söyledim. Gözleriyle yan yan bana bakıyordu. Babasıyla birazdan yemeğe gideceklerdi ve çok heyecanlıydı. En sevdiği pastadan annesine almasına babası izin vermemişti.
Artık gelen giden yoktu ben sekiz gündür hastanede 403 numaralı odadaydım. Telefonum ise hiç susmuyordu. Bu zamanda konuşmak insanı çok yoruyor.
Berbat bir anne olacaktım. Eğer hastaneden çıkarsam bu işi başaramayacaktım. Çok yorgundum. Uyuyordum fakat dinlenemiyordum. Bu berbat hayatımın ve kişiliğimin içine bebeğimi de sokmuştum.
O masumdu, dünya berbat ve biz bu çocuklara hiçbir şey veremeyecektik. Çalışsam onlarsız kalacak çalışmasam berbat bir hayatım olacaktı. Ailem malumdu ilişkilerim ise berbattı.
Ne kadar kötü bir insandım. Saçma sapan yazılar yazıyordum. Ne gerek vardı bunları yazmaya? Aptalım aptal berbatım berbat, birde üstüne bir bebek daha yaptım.
Yetmezmiş gibi…
Klinikte çalışmak istemiyordum, evde kalmak istemiyordum, okumak istemiyordum, yazmak istemiyordum.
Yazdığım yaptığım her şey saçmaydı. Ama bunları annem bilmemeliydi.
Hayatında görüp görebileceği tüm sıkıntıları yaşamış birine saçma düşüncelerinizden bahsedemezsiniz. Zaten aynı açıdan bakacak durumda değildik.
Babaannem yatalak babam evde değildi ve annem babaanneme halam bakmasına rağmen onun nasıl olduğunu düşünüyordu.
Ne zaman vicdanı evlatlarına yönlendirecekti acaba? Bana ne zaman sarılıp seni seviyorum diyecekti? Kendi evini düşünüyordu. Bende durmadan onu alıkoyduğumu düşünüyordum.
Babam durmadan arıyor ona direktifler veriyor, beni soruyordu. Onunla konuşmaya hiç niyetim yoktu. Yine yanımda değildi. Yine yanımızda değildi yine kendi cezasının kölesi olmuştu.
Yine hayatım berbattı, berbat!
Eve gitmekten korkuyordum. Kesinlikle evde berbattır. Çocuk okula gidecek, bebek bakıma muhtaç ev berbat. Bu berbat hayatım berbat seyredecekti.
 Dokuz gün sonunda; Halsizliğim, berbat düşüncelerim, geçmişle yüzleşemeyen vicdanım, geleceği görmeyen gözlerim, doksana düşmüş olan enfeksiyonum, sarılık olan bebeğim ile taburcu edilmiştim.



26 Aralık 2018 Çarşamba

BELKİ


Uzun arayışlardan sonra bir eleman bulunmuştu. Aslında bir seçim yapmak zorunda kalınmıştı. Artık doğum iznine ayrılmam bir  hafta kalmıştı. Zorlanıyordum.
Gacet mutsuz, Örtger çaresiz bakıyordu. İstedikleri bu değildi. Korkularım, kaygıları ile yorgunluklarım ise beni bırakmıyordu.
Her şey çok güzel olacak mı? Yıllarca yoğun tempo ile çalışmıştım. Konforu kötü olan evimde neler yapacaktım. Her şey yoluna girecek miydi sahiden? Cemo ya işten ayrılırsa? Bana kapıları açık geri dönerdim. Tekrar eski günlere dönmek beni mutlu eder miydi? Olacak mıydı hakikaten?
Bebeğim olduğunda her şey güzel olacak mıydı?
Yerime işe başlayan, evli, çocuklu, sıska kız bu işi yapabilirdi. En azından gönül rahatlığıyla artık duygu durum bozukluklarımı yaşayabilirdim.
Kız zehir gibiydi. Her anlattığımı dinliyor ve uyguluyordu. İşi almaya hevesli ve çalışmak için can atıyordu. Karıştırdığı tek şey; davranış taklit etmeydi. Benim gibi olup işi almak, patronların gözüne girebilmek istiyordu. Ama ben gibi olması mümkün değildi. Armut pişmeden daldan düşmezdi.
O ben değildim. Mutsuz ve öfkeli... Birçok hastayı, yaşam şekillerini, aile hayatlarını biliyordum. Sorun çıkartacak hastayı, yol gösterilecek hastayı biliyordum. Bu öfkeli halime onlarda bildikleri için katlanıyorlardı. Çünkü hepsi beni tanıyan bir zamanlar hayatlarının kötü anlarında onlarla olmuş bir çalışandım. Başları sıkışınca gelebilecekleri, yol yordam gösterebilen ruh hallerine göre davranabilen, yıllarca o semtin Püskülüydüm. Benim o zaman ki duygusuz ve öfkeli Püskül olmamı idare ediyorlardı.
Hepsi yolda selamlaştığım bir şekilde ev hastaları için destek veyol yordam gösterdiğim insanlardı. Aramızda bir güven inşa edilmişti. Püsküle soralım mantığı insanlarda gelişmiş bazen inanılmaz basit ama beceremedikleri şeyler için bana geliyorlardı.
Yabancı hastalarla iletişim konusunda becerikliydim. Uyruklarına göre yaşanabilecek olayların önüne geçme becerisini yıllarca edinmiştim. Birçok yerli hasta için ise; başı sıkışınca gelebileceği bir insan olmuştum.
Ne kadar o dönemde mutsuz ve depresif olsam da, şimdi başkaları açısından kendime övgü değil, hakikati sunuyorum.
Bu kız bu işi yapardı. Ama bir Püskül olabilme yolunda çok ilerlemesi gerekiyordu ve yanlış yolda ilerliyordu. Bana benzemeye çalışıyordu ama bilmediği şey Püskül o zamanlar bir zamanlar ki Püskül değildi.
Gacet’in bir durum karşısında,insanı dinlerken , gözlüklerinin altından bilgisayarda bir şeyler yapmasını, gözlerini devirerek bıktım bakışını, sorun sorun olmadan gelmemeli oflayışlarını, Örtger’in öfke krizi anında ‘tamam çözeriz.’ deyince rahatladığını, kızgınlıkları geçene kadar, sessizce beklemek gerektiğini, yanlış yaptığınızda özürden haşlandığını, bir şeyi kabul ettirmek için eşref saatine denk gelinmesi gerektiğini bilmiyordu.
Çünkü ben sorun sorun olmadan kimseye gitmiyor, alınacak hastaları seçiyor, bilgisayar sorunu olduğunda önce google dan sonra, bilirkişiden ne yapacağımı öğreniyordum. Sorun çözülsün de aman Örtger , Gacet  duymasın diye uğraşıyordum.Kendimi övmüyorum. Bu bana yakışmazdı. o mavi kapıdan girdiğimde bu insanlara bana iş verin çalışırım dediğimde samimiydim. Aman sorun çıkmasın diye yıllarca haftada altı gün, günde dokuz saat çalışmıştım. Katlanamadıklarıma katlanmıştım. Alışmıştım ama bıkmıştım.
Yaptığım işlerle alakalı küçük bir defter oluşturdum. Gacet istiyordu. Başımıza gelebilecek olaylar karşısında yazılı olarak başvurulacak bir kaynak olmalıydı… Gacet’in bilmediği bu kitap okunursa bir işe yarayabileceği idi. Tabi okunsa bile uygulama kısmındaki kişisel ayrıntı çok daha önemliydi.
Bir hafta olmasına rağmen kız zehir gibi, zehir Püskül’ün huylarından öğrenmişti. Gidecektim ya artık gerisi yalandı.
Doğum izni aldığımda; artık saha da değil kenarda seyir, olayda müdahale aşamasındaydım.
Ne kliniğe gelecek halim ne de insanlara katlanacak ruhum vardı. Günden güne gelecek kaygısı ile boğuşuyordum. Evde belki de bu bebek için bakabilecek birini bulur verirdim. İşe döner hayatımı, pişmanlıklarımla devam ettirirdim.
Biz bu işi yapamazdık. Lanet olsun, boktan bir hayatım vardı. Neden hamileydim ki? İşten ayrılıp gezmek tozmak varken ben neden hamileydim?
Ruh halimdeki gelgitlerle birlikte artık resmen izine ayrılmış evde uyuyacağım günlerin az kaldığını düşünüyordum. belki bebeği evde doğurur kimseye söylemez birine verirdim.
Doğum için kendi doktorumdan özel hastaneden randevuyu almıştım. Beklenen tarih on dokuz mayıstı, operasyon yani doğum iki mayısta gerçekleşecekti. Bir mayıs resmi tatildi. Doktorum beni psikologa yönlendirmişti. Her şey yolunda görüşmek üzere demesinden sadece iki gün sonra doğum yaptım.
 Sadece iki gün sonra…
Bebeğim; kadın doğum devlet hastanesinin yeni doğan yoğun bakımında ben ise vücudumdaki en yüksek değer altı olması gerekli, enfeksiyonun, 900 olan değeri ile hastanedeydim.


25 Aralık 2018 Salı

--YAŞADIKLARIM--


‘Uyandım, balkonda derin nefes aldım, her bir anıma şükrettim. Usul usul yağmur yağıyor. Oğlum uyumadan ‘Beni öp anne’.dedi. Üstünü örttüm. Ev ahalisi derin uykuda…’
Beni ben yapan yaşadıklarım. Minnettarım.


Artık gazeteye ilan verilmiş, resmen kiniğe bir eleman aranıyordu. Birkaç kişi görüşmeye gelmişti. Gelenler ile görüşülüyor. İş tanımı yapılıyor daha sonrasında dönüş yapılıyordu. Bir kişi benimle birkaç gün çalıştıktan sonra çalışamaya karar vermişti.
Bir kişi kalabalık ailesiyle gelmiş ve Gacet ve Örtgerden geçer not alamamıştı. Bende yıllarca başka bir klinikte çalışmış, ara sıra kliniğimizdeki resmi işlerin yürütülmesi için, fikir alışverişinde bulunduğum bir arkadaşı bulmuştum.
Eski işyerinden ayrılmıştı bulmam için epey vakit harcamam gerekti. Fakat bu işi yapabilecek en iyi kişi olmasına rağmen sigorta istemiyordu. Gacet ve Örtger üzülerek kabul edemediler. Kararsız kalınmıştı. İlan sürekli veriliyor ama gelenleri ya bizimkiler ya da bizimkileri başvuru yapanlar beğenmiyordu.
Hadi bu olsun dediğimiz iki gün sonra gelmiyordu.
Hamileliğim ve depresif hallerim devam ediyordu. Mutsuzdum. Doğurmak istemiyordum. Doğursam bile büyütemezdim. Ben bu işin altından kalkamaz perişan olurdum.
Annemle telefon konuşmaları yaparken annemin bir huzursuzluğu olduğunun farkındaydım ama babamın mutsuzlukları diye düşünüyordum. Köyden birinin beni arayıp geçmiş olsun dileklerini sunmasıyla; babamın devletin kanuni misafiri olduğunu öğrendim.
Tıpkı; tam evlenme arifesindeyken, kına gecesi akşamı gittiği gibi,  yeşil üniformalılarla gitmişti.
Yine ihmali bir suçtan, devletle ilişkisini kuvvetlendirmişti. Bayramda yaşadığımız tartışmadan bir bayram önce büyük erkek kardeşimle aynı problemi yaşamıştı. Önce büyük erkek kardeşim sudan sebepten babamın öfke krizine yenik düşmüş, evine dönmüştü. Sonraki bayramda, ben İstanbul ‘ a ağlayarak dönmüştüm.
Bu kez onu öfkelendiren bendim. Yılların hesabını soruyor ve hayatımızı berbat ettiğini söylüyordum. Bunları söylerken, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizin farkındaydım. Artık işler çığırından çıkmış babam tamamen geleceğimizle oynuyordu. Her zaman yaptığı şeydi ama artık yaşlanmaya başlamış desteklerimizle emekli olmuş toparlanması gerekiyordu.
Büyük erkek kardeşimle de bu olaylardan çok önce aramız bozulmuştu. Artık eskisi gibi internet üzerinden her gün konuşmuyorduk. Sadece zorunlu haller için konuşuyorduk. Ama aramızdaki sorun hakkında hiç konuşmamayı tercih ediyorduk. Kelimelerimiz itici ve soğuktu.aramızdaki sıcak sandığım ilişki gitmiş ve resmi hale gelmişti.
Yıllarca beraber kardeşçe yaşamıştık. İstanbul’a geldiğinde benimle yaşamış uzunca bir süre yanımızda kalmıştı. Ayrıldığında ise tüm hafta sonlarını beraber geçirmiştik. Küçük erkek kardeşim önce onun yanında kalmış her hafta sonu eşyalarını toplayıp, yıkamak için bize geliyorlardı. Hafta sonları evimiz tam şenlik oluyor hep beraber kahvaltılar, akşam yemekleri eşliğinde sohbetler oluyordu.
 Zamanla ilişkimizin büyük bir çıkar ilişkisi olduğunu ve benim hakkımda hiç hoş olmayan şeyler düşündüğünü öğrendiğimde dünya başıma yıkılmıştı.
Duyguları açıkça ifade edebilen bir insan olarak; ona göre fazla karışan ve fazla bilmiştim. Bu olaydan sonra artık bir ailem olduğunu ve bütün önceliğimi onlara vermem gerektiğine karar vermiştim. Benim bir çocuğum ve eşim vardı. Önce onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmem sonra yapabildiğimden fazlası için çok düşünmemem gerektiğini öğrendim.
Annemi arayıp her şeyden haberimin olduğunu, üzülmemesi gerektiğini söyledim. Ağlıyordu. Bence; yıllarca çocukları için mücadele etmiş bir kadın olarak çocuklarının artık uzakta ve aileden kopmuş olmasına da üzülüyordu.  Alıştım anne neden korkuyorsun ki dedim. Düşük tehlikesi geçirdiğim için söylemediğini, babamın bunu bildiğini ama kendi isteğiyle bu cezayı çekmek istediğini söyleyip, beni üzmemeye çalıştı.
Arkasında dev gibi borç yığını ile kaldığını bilmiyordum.
Hâlbuki içim kan ağlıyordu. Ama beni üzen; babamla yaşadıklarımız mı yoksa yaşayamadıklarımız mı bir tülü karar veremiyordum. Yetişkin ayakları üzerinde bir kadın olduğumu biliyordum. Buna rağmen arkamda beni anlayan ve beni destekleyen bir aileminolmasını çok isterdim.
Alıştık diyordum dilimle ama alıştıklarımın acısı yüreğimde dağ gibiydi.
Sürekli annemin bu duruma gelmesine üzülüyordum. O çok iyi yürekli bir kadındı. Babamda öyleydi ama yıllar sonra kişilik bozukluğu olduğunu öğrendiğimizde anlayabilmiştik.
Sonra bunun benim için fırsat olduğunu ve Mayısta doğum yaparsam Haziran Temmuz gibi memlekete gidebileceğimi, hem anneme destek olabileceğimi hemde annemin yanında daha iyi toparlayacağımı düşünerek daha iyi düşünmeye çalışıyordum.
Evde mutsuz, işte öfkeliydim. Kızımın okulunda sorunlar devam ediyordu. Ben kahvesini fotoğraf çekip mutluluk paylaşan biri değildim. Mutlu olduklarım paylaşamayacak kadar değerliydi. belkide bir kahvenin yanındaki sohbet, içini dökebildiğin, yargılamayan, beklentisi minimal insanlar beni daha çok mutlu ediyordu.
Hayat bir gösteri merkezi değildi. Yaşamdı, içtenlikti ve hakikati görebilmekti. Birçok olayda sessiz kaldım. Çünkü bence en büyük cevap sessizlikti.
Öyle olmuyordu. Ne kadar uzak kalmaya çalışsam da olmadı…
Okul bitince rahatlayacaktık. Başka bir okul yeni umutlar vaat ediyordu. Doğum sonrası kızımla ilgili sorunların biteceğine emindim.
Bu ruh halim yerini sakinliğe bırakacaktı.
İş çok stresliydi, işsizlikte öyleydi ama çocuklarımla olup hayatı öğrenmelerine yardımcı olacaktım.
Ruh halim bebeğim için bambaşka şeyler söylerken ilk çocuğum için bambaşka şeyler düşünüyordum.





22 Aralık 2018 Cumartesi

Herşey yolunda mı?


Cemo’nun mesai saati sabah on ile akşam altı haline çevrilmişti. Sekiz saatlik mesai yapıyor, dört saat de ayrıca yolda geçiriyordu. Sabah sekizde evden çıkıyor akşam sekizde evde oluyordu.
Beklide bendeki değişikliliklerin farkına varmıştı. Bilmiyorum ama sabahları altıda işe gitmeye ve akşam ben dönmeden evde olmaya başlamıştı.
Eve geldiğimde; yemek hazırlanmış, en sevdiğim sodalı ayran masada yerini almış oluyordu. Sakat at yemeğe bayılıyordum. Canım sürekli et ve kebap çekiyordu.Sınırlama getirmiştim kendime ama ciğere dayanamıyordum.
Yemek sonrası, masayı topluyor, bulaşıkları yıkarken ertesi gün için çorba hazırlıyordum. Cemo eve geldiğinde, salata, yemek ve içecek kısmıyla ilgileniyordu.
Kızımın dersleri için yan komşumun ayrıca ev sahibinin edebiyat okuyan kızına iş teklif etmiştim. Derslerini ben gelene kadar yaptıracak dersi yoksa beraber kitap okuyacaklardı. Kızım birçok dersini yapmayı unutmuş, kitap okumayı değil elindeki kitapları göstermeyi tercih etmişti.
Saatlerini belirlemiş olmamıza rağmen uymuyor. Babaannesi gereksiz olduğu konusunda baskı yapıyordu. Okulunda da işler iyi gitmiyordu. Bir arkadaşı doğum günü kutlamasını kendi doğum günü ile aynı günde yapacağı için kızım o gün benim partim olacak diye diretmiş, öğretmeni ikisinin aynı anda parti yapmayı teklif etmiş arkadaşı ise nefretle istemediğini belirtmiş kızım ağlamıştı.
Arkadaşının annesi ile samimi iki arkadaştık. Bence; çocukların her ikisi de duygularını ifade etmiş. Büyütülecek bir şey yoktu. Nitekim biz zaten parti yapmayı düşünmüyorduk.
Gereksiz ve manasız bulduğum bir durumdu. Zaten halsiz bitkindim. Birde çocuklar için yapılan bu tip büyük organizasyonların ihtiyaç sahiplerine verilmesi taraftarıydım. İki kişi çalışıp çocuğuna doğum günü yapmayan anne, cimri, beceriksiz anne olduğum konusunda baskı yapan insanlarda çevremdeydi.
Kızım davetli olduğumuz, arkadaşının doğum gününe gitmemeyi ve o gün paten yapmayı tercih etti. Çocuklar arasında böyle bir atışma olduğunu o gün öğrenen anne hemen arayıp özür dilemişti. Üstelik özür dilemesi gereken bir durum yoktu. Çocuktu bunlar olabilirdi.
Tek sorun bu da değildi. okulda yapılan yılbaşı hediyeleşmesi sırasında bir arkadaşı al sana sakız diyerek hediyeleşme sırasında kızımla dalga geçmişti. Kızım sınıfta hüngür hüngür ağlamıştı. İki ders sonra gerçek hediyesini kızıma veren arkadaşına hediyeyi geri vermek istemiş ama ben kızarım diye yapmamıştı.
Bu işin en kötü yanı çocuğun annesinin bu şakadan haberi olmasıydı. Yani bu şakayı samimi olmadığı bir arkadaşına yapmayı anne de desteklemiş ve bunu basit bir olay gibi başından savurmuştu. İnsanlardan çok şey beklememek gerektiğini söyleyip kızımı sakinleştirmiştim. Eğer isterse hediyeyi evin köşesindeki çöpe atabilirdi. Rahatlamak istiyorsa bu onu rahatlatırdı. Ama herkes kendi yaptığından utanmalıydı. Tabi bunu çocuğuna öğretmesi gereken anneydi.
İnsanlar kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmamalılardı. Bunu ben öğretecek değildim. Yaşıtım olan insan bunu zaten biliyor olması gereken bir yaştaydı.
Ruh halimdeki değişikler, kızımı etkilemeye başlamıştı. Okul bitmeden önce ben doğum yapacaktım. Zaten ilkokulu bitiriyordu. Ben evde olunca bu böyle olmazdı her şey olumlu yönde gider en azından sorunlarını çözmek için onun yanında olabilirdim.
Bazen okula kızımı bıraktığımda eve dönüyor uyuyor tam iş saati gelmeden evden çıkmıyordum. Yürüyüşlerim sadece akşam iş çıkışına kalmıştı. Kitap okuyamıyor, yazamıyordum. Yazdıklarım saçma anlamsız ve depresifti.
Bir köyden gelmiş,  atarinin kızı saçma sapan duygusal yazılar yazıyordu. Hiç utanmadan birde hayatını anlatıyordu.
Kimseye bunu anlatamıyordum. Ne vardı ki, derdim neydi? Belki hissettiklerimi anlatabilsem her şey daha iyi olacaktı. Ama kahveyi verip hadi dinliyorum diyecek kimse yoktu. Benimde yazacak halim yoktu. Herkesin kendine göre hayat sorunları vardı. Ben kabullenmek ile reddetmek arasında gidip geldiğim bir hayatım olmuştu.
Yöneticilerim, ilk olarak cumartesi tatili ve maaşıma yüzde elliden biraz fazla zam ile bana bir teklifle geldiler. Kabul etmedim. Madem bu parayı veriyorlardı niye daha önce vermişlerdi? Zaten amacım daha çok para kazanmak değil, daha çok evde vakit geçirebilmekti. Dr Örtger’e güvenemiyordum. Çünkü aynı konuyu yıllar önce yaşamıştık. Kızım okula başlayacağı için işten ayrılmak istemiştim büyük bir zamla beni geri çevirmişti.
Sonrasında daha büyük stres yaşatmış ve ben resmen gına geldiği için tekrar ayrılma noktasına gelmiştim. Üstelik evimi satıp konforu düşük bir evde kiraya taşınmış olmama ve Cemo’nun iş meselelerinin sorunlu olmasına rağmen… Gacet kalp spazmı geçirmeseydi dönmeye niyetim yoktu.
İkinci kez maaş zammı aynı haftada üç gün çalışma koşullarıyla yine bir teklif sundular. Kabul etmedim. Çünkü üç günün düzensiz olacağını, zamanla dört beş altı güne çıkacağını Örtger’in bunu bana fazla görüp, elinden geleni yapacağını düşünüyordum. Kabul etmedim.
Zaten yerime eleman bulamadıkları için beni çalıştırdıklarını, aslında benim beceri ve bilgi birikimime bakmadıklarını. Belkide bunca yıl bana sabretmiş olabileceklerini de düşünüyordum. Aslında yapabileceğim başka bir şey yoktu. Ben beceriksiz hiçbir şeyden anlamayan ve başka bir iş bulamayacak kapasitede bir insandım.
Bir yandan da, bu çocuğuma bakamayacağımı, hayatımın berbat yönde ilerleyeceğini düşünüyordum. Oğlum doğduğunda onu birilerine vermeyi bile aklımdan geçirdiğim oldu. Biz bu işin üstesinden gelemezdik. Çocuğumun hayatı daha iyi olmalıydı. Cemo iyi baba ben iyi bir anne değildim. Cimcime den bunu görmüştük.




21 Aralık 2018 Cuma

İçtenlikle


Hepsini unuttum. Geçmişi sildim ve aramızdaki ilişkinin yeniden çok iyi olması için çaba gösterdim.
Babam…
Hamileliğimi sadece ben biliyorken, bir bayram ziyareti için köye gitmiştik. Yaşadığımız her şeyin müsebbibi o yıllar ve yaşadıkları olmasına bağlamıştım. Bir zamanlar artık geçmiş, ben yetişkin babam ise yaşlılığa adım atıyordu.
Ama olmadı o bayram,  bayram olmadı. Babam ile aramız bozuldu. Bayramı beklemeden apar topar dönüş yaptım. Hamileydim biliyordum ama sadece ben biliyordum.
Şimdi olsa asla o gün davrandığım gibi davranmazdım. Haklıydım ama gerçekçi bir tutum değildi.
Bayram öncesi; Dr. Örtgerden iki gün fazladan izin istemiştim. Bu iznin maaşımdan kesileceğini söylerken gözlerinden yeter artık ifadesini okuyordum. Ama ben sıkılmış, bunalmış bu yoğun iş temposuna dayanamıyordum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Zaten hamileliğimin daha başlangıç evresindeydim ve devam etmeyeceğinden korkuyordum.
Dr. Örtger’e alınmıştım. Yıllardır çalışıyordum, Hiçbir zaman fazla mesai için talepte bulunmamıştım. İşe erken gelir geç giderdim. Erken çıkmak istediğim de hep kızardı. Ama Örtgerdi ne zaman ne yapacağı belli olmazdı.
O bayram bayram olmadı. Önce Örtgere kızdım, yerime gelen elemanın parasını kendi kazandığım günlük paranın iki katı olarak verdim. Babamla kavga ettim ve İstanbul’a döndüm.
Cemo sessiz kaldı. Ben iki gün boyunca uyudum. Şimdi düşünüyorum da bazı olaylar karşısında gerçekten erdemli bir davranış olarak mı sessiz kaldı yoksa hiçbir şey bilmediğinden, yani nasıl davranacağını bilmediğinden mi sessizliği tercih ediyordu?Acaba?
Hamileydim, iş berbattı, bir daha da köye gitmeyecektim.
Tüm hamileliğim babamla yaşadığımız olayın stresiyle geçiyordu. Düşük tehlikesiyle birlikte artan düşünce bozukluklarım, geçmişin en karanlık hatıralarını önüme her gün sunuyordu.
Bir yandan artık işten ayrılacağım bebeğimle evimde kızımla beraber olacağım için mutlu olamıyordum. Bir daha asla çalışamayacak, eski işime asla dönemeyecek, maddi sıkıntı yaşayacaktık. Kiradaydık, elimizdeki birikimle ev alamayacak, hepsini harcayacak ve çocuklarımızı perperişan edecektik. onlara iyi bir gelecek sunamayacaktım. Ya Cemo işten ayrılırsa?
Tüm özgüvenim bitmişti. Bunları düşünüyordum ama işten ayrılmaktan vazgeçmiyordum. Çünkü artık bunalmıştım. İnatçıydım.
Sabahları erkenden kızımı okula bırakıyor. Yürümüyor, kitap okumuyordum. Otobüse binip işe geliyor. Formalarımı giyip soyunma odasının sedyesinde mesai başlayana kadar uyuyordum.
Berbat bir anne, eş ve çalışandım. Sanki tüm dünya benim üstüme geliyordu.  İşimi zorlaştıran hastalara çabuk öfkeleniyordum.zaten hep zorlaştırıyorlardı fakat ben bunu öfke yoluyla çözmediğimi öğrenmiş olmama rağmen unutmuş gibiydim. Hala parasını bir organı olarak gören, göbek yağlarını kasları sanan, kelliğini bir türlü kabullenmeyen erkekrimsi tiplerin; ağalık tavırlarına taviz vermiyordum. Bu tşipleri hiç unutmadım.
Bunları yazarken; kabullenmediğim ne çok şey olduğunu fark ettim. siz ne kadar kabullenmemenizde; hayat elinizdekilerdi. Elime alabileceklerimi görmeye çalışmaktan ya da elimden düşenleri bulmaya çalışmaktan elimdekileri göremiyordum.
22 haftalık hamileyken işten ayrılacağımı yöneticilerime söyledim. Bence onlarda bunu tahmin ediyorlardı ama işi sürece bırakmayı tercih etmişlerdi. Ya da her zamanki gibi sorun onlara daha büyük sorun haline gelmeden görmezlikten gelmeyi tercih etmişlerdi.
İlk birkaç gün kimse bir şey demedi. Örtger’in hicivli kelimeleri dışında hiçbir şey yoktu.zaman geçiyor kimse bir adım atmıyordu.Eleman aramıyorlardı.Halimden memnundum.Zaten psikolojim yerime eleman yetiştirecek halde değildi.
Bir gün; çalışmaya devam etmemi istediklerini, bu yüzden daha az çalışacağım ama daha çok kazanacağım bir iş teklifi sundular. Hayır dedim. yeni çalışma koşullarıyla birkaç teklifle ve Örtger’in onore edici konuşmalarıyla zaten devam etmekte olan düşünce bozukluklarımı daha kötü hale getirmişlerdi.
Kararımdan her seferinde vazgeçmedim. Çünkü ben inatçıydım ve yıllarca bebeğimi bırakıp çalışmanın acısını yaşamıştım. Bu kez  bebeğimle olacaktım.
Onlara; ‘Kapınız açık olsun her zaman dönebileyim ama artık çalışmak istemiyorum.’ dedim.

20 Aralık 2018 Perşembe

YA HEP YA HİÇ


Cemo’nun kucağında taksiye bindim diyerek olayı dramatize ettim. Ben ayakları üzerinde duran cesur bir kadınım. Tüm soğukkanlılığım ama halsizliğimle nöbetçi kadın doğum uzmanını bekliyordum. Büyük ihtimalle bebeğimin öldüğünü düşünüyordum.
Doktor geldiğinde; 12 haftalık gebe olduğumu ve kanamam olduğunu söyledim. Tek korktuğum eğer bir operasyon yapılacaksa bu hastanede olmayacaktı. Ultrasona girdiğimde bebeğim gayet iyiydi. Hormon iğnesi yapıldı. Düşük olacaksa olurdu. Ya hep ya hiç olabilirdi.12. haftada böyle durumlar riskliydi. İstirahat ve hormon ilacı takviyesiyle, akışına bırakıldı. Bir hafta sonra kontrol edilecekti.
Ya hep ya hiç!
Şimdi düşünüyorum da; neden acaba doğum yaptığım devlet hastanesine gitmemiştim. Kesinlikle yatış verilir ve daha iyi takip edilebilirdi.
Evde istirahat ediyordum. Ama hormon ilaçları resmen dengemi bozmuştu. Düşünemiyordum bile… Ayağa kalktığımda başım dönüyor, kanamam oluyor tekrar yatıyordum. Dr Gacet’ in istirahatimi arttırmasıyla iş hayatım boyunca ilk defa bir hafta işe gitmemiştim.
Toparlanmam çok uzun sürdü. Bu arada kitap için yazılar yazmaya başlamıştım. Devamını bir türlü getiremiyordum. Başka bir yerde bir karakter oluşturmuş, kahramanım Fedai’nin başından geçenleri anlatıyordum.
Her şey hormon ilaçları ve düşük tehlikesi ile boyut değiştirdi. Hamileliğin getirdiği hormonlarımın dengesizliği bütün düzenimi ve ruh halimi değiştirdi. Gebeliğim devam ediyordu ama ruh halim hiç iyi değildi.
Yazdıklarımı saçma buluyordum. Sanki herkes benimle alay ediyor gibi geliyordu. Tüm geçmişim yüzüme tokat gibi vuruluyordu.
Neşeli, meraklı, inatçı Püskül gitmiş yerine hayattan bıkmış, her şeyden nefret eden, tüm hayatını saçma bulan Püskül gelmişti.
Evde de işler iyi gitmiyordu. Babam ile yıllardır aramızdaki ilişki bozulmuş. Tüm sevgim nefrete dönmüştü. Cemo bu olaydan uzak duruyordu. Çok yoğundu. Bende öyle…
Kızım aramızda sıkışıp kalmış, gebeliğim resmen ilan edilmişti. Zaten olacaktı, benim isteğim daha mutlu bir şekilde paylaşmaktı.
Ülke genelinde her şey berbattı. Siyaset bozulmuş, güven temelleri sarsılmış, ölüm haberleri durmadan geliyordu.
Bir yandan Suriye savaşa girmişti. Türkiye’ye binlerce insan sığınmaya devam ediyor. Haberler sınırdan geçmeye çalışan insan dramlarını yayınlıyordu. Ülkede kadın cinayetleri artmıştı.
Dünyanın da ülkemizden farkı yoktu.
Bu kadar olay yaşanırken, gelecek kaygısıyla birlikte, yıllarca ev almak hayaliyle paramızı biriktiriyorduk. Ama Aziz NESİN hikâyesi gibi ev fiyatları durmadan artıyordu. Nerede yaşayacağımıza karar verememiştik.
Bu güvensiz ortam da bende işten ayrılmaya karar vermiştim. Henüz yöneticilerime söylememiştim ama niyetim ikinci çocuğumda çalışmamaktı.