prematüre bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
prematüre bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2019 Çarşamba

ÖFKE


Evdeydik. Büyük bir olay daha atlatmıştık. Annem yanımdaydı. Bebeğim benimleydi. Artık kontroller daha uzun aralıklarla yapılıyordu. Prematüre takibine girmiştik. Her takibe gittiğimizde tüm başımızdan geçenleri detaylıca ve hızlıca anlatma gereği duyuyordum.
Öfke nöbetlerim ise durmadan çoğalıyordu. Evdekilere sürekli bağırıyordum. İçimdeki yetersiz anne duygusunu bağırarak kapatmaya çalışıyordum. Sabahları kıvrıldığım çekyattan kalkmıyordum.
Cemo kızımla ilgileniyordu. Sabahları evden beraber çıkıyorlardı. Onlar gittikten sonra derin pişmanlık hissimle birlikte uyuyor görünüyordum. Annem yanımdaydı ama olması beni rahatlatmıyordu.
Bebeğe bir isim vermemiz gerekiyordu. Ben doğmadan hazırlamıştım. İki dedemin adı olacaktı Mehmet Selim. Kızım Çanakkaleye olan özlemimin adıydı. Sıla… Gurbet ve Hasretten sonra, Cemo’ nun Nazlı ismini olmasını isteği kızım ben ikisi de olabilir dememe rağmen Sıla ismini koymuştuk. Pekâlâ, Nazlı Sıla olabilirdi. Ama Cemo iki ismin saçmalığına inanıyordu. İnatçıydı, tıpkı benim gibi…
Bu bebeğimde ismi,iki isim olmalıydı Mehmet ve Selim.mehmet dedem gibi çalışkan, selim dedm gibi sakin ve sevecen bir erkek olmalıydı.Cemo daha on yaşında kaybettiği babasının ismini isteseydi hiçbir şey söylemeyecektim. Ama evde gelsin Barbaroslar, gitsin Yiğithanlar olunca bende her şekilde olmaz diyordum. Bir gün ; ‘ Allah aşkına Cemo, şu çocuğa baksana hiç Barbaros’a, Barlas’a, Kağan’a, Yiğithan’a, Kayra’ya benziyor mu?’ dedim. Kızdı. Yine alt dudağını içine çekerek ısırdı, sustu.
Benzemiyordu gerçekten bu çocuk daha tulumuna bile sığmıyordu. Elleri ayakları morluk içerisindeydi. Yıkamamaya bile kıyamıyorduk.
Benim dediğim oldu.
 Biricik Hatice teyzemin eşi rahmetli Edip amcayı çağırıp kulağına Mehmet Selim dedirttim. Ertesi gün; Cemo nüfusa gidip sadece Selim yazdırdığı nüfus cüzdanının fotoğrafını bana gönderdi. Sakin kalmaya çalıştım. Gerçi sakin olmasam ne olacaktı olan olmuştu bir kere…
Artık evliyaların dolu olduğu bu semtte biz evliyaların üstüne mi mıçıyorduk bilmediğimiz, şendullar apartmanının son katındaki, bir odası Sibirya iken diğer odası güney kutbu olan evimizde ismi olan bebeğimizle yaşamaya başlamıştık.
Henüz toparlanmamıştım ama Selim iyiye gidiyordu. bir gün bir arkadaş geldi. O gün içimden bir şey yapmak geçmiyordu. Zaten son zamanlarda mutfağa bir görevmiş gibi giriyor. Yemeği hazırladıktan sonra güney kutbunda olan odamda çekyat dibinde bebeğimi emzirip kafamı yastığa koyuyordum.
Oturduk, çay ve birkaç bir şey getirdim. Oğluyla gelmişti. Benim oğlum bir şey yemez diyerek oturmuştu zaten. Çay için bir türlü süzgeç bulamadım. Çayı öylece üstünde yüzer çaylarıyla önüne koydum.
İçmedi, tabağına elini sürmedi. Oturdu ve kendini anlatmaya başladı, mükemmel anneliği, mükemmel hayatı ve sorunlarından bahsetti. Kimse benim nasıl olduğumu sormuyordu. Kimse beni dinlemiyordu. Herkesin kendince sorunu vardı. Zehir miydi o çay beğenmediyse tekrar koyardım ya da ilişkimiz bir çay demi kadar mıydı? Kahve de içebilirdi.
Gittikten sonra; şok olmuştum. Bu dünya ne dünyasıydı. İnsanlar benden ne bekliyorlardı? Bu muydu yani, iyi çay demleyen, muhteşem tabaklar sunan arkadaşlıklar mı beni bekliyordu. Pijamaları çıkarmalı, üstüme güzel gecelikler giymeli kucağımda mutluluk pozlarıyla evimde misafir mi beklemeliydim.
Bu muydu?
İnsanlar sadece kendilerini tatmin etmek istiyorlardı. Püskül doğurdu, gittik yedik içtik bitti. Aaa bebeğine bak ne giydirmiş? Üstündekini gördün mü şahane, nereden aldı kim bilir?
Kadına bak ya takmış takıştırmış. Offf gördün mü o tabağı ben de görmüştüm, çok pahalıydı. Bu muydu yani? Benim çevrem bu muydu?
Gelmiştik, kadın cumhuriyetine…
Ellerimdeki morluklar geçmemişti, kafamdaki karmaşıklık gitmemişti, evdeki öfkelerim yeni başlamıştı. Ama ben bunlarımı düşünecektim. Çocuğuma hangi tulumu giysin ben ne giyeyim, ay bir toplansak da okusak üflesek ardından şükür yerine, yediğimizi içtiğimiz konuşsak!
 Öfke nöbetleri bunları düşündükçe artmıştı. Benim istediğim bu değildi. Zaten bunları yapacak gücümde, halimde yoktu.
Bir gün kızım okuldan gelmiş annemle dışarı çıkmıştı. Geldiklerinde annem Selime mavi puantiyeli battaniye ve bir zıbın almıştı. Kızım seçmişti bunları… İçimden anneannesine masraf yaptı diye kızıyordum. Anne ne gerek var her şeyi var çocuğun masraf edip durma dedim. Kızım kardeşine yaşışacağını söylüyor denemek istiyordu. Çemkirdim.
Kızıma ayakkabı almamız için dışarı çıkmamız gerekiyordu.annem gidin bebek uyuyor dedi. Benim ise hem dışarı çıkmaya ihtiyacım vardı hemde halsizdim. İstemeyerek gittim. Gittik baktık. Kızım durmadan oradan oraya gitmek istiyor durmadan bir şeyler almak istiyordu. Gittik ama hiçbir şey almadan döndük.
O gün tüm öfkemi kızıma boşalttım. Babaannesine gönderdim. Bağırdım çağırdım ortada hiçbir şey yokken ortalığı yıktım. Tek derdim senin ayakkabın mı? Görmüyor musun, nelerle uğraşıyorum?Biraz daha anlayışlı ol yeter artık diye bağırıyordum.
Günlerdir içimde kopan fırtınalar, hiç dinmemişti. Neden işten ayrıldım neden doğurdum, Cemo neden yemek seçiyor, bu ev neden böyle, bebeğime neden bakamıyorum, bu kız neden sürekli bir şeyler istiyor, neden benim ebeveynim gibi davranıyor, neden annem güçsüz neden Cemo sürekli yorgun, neden ben beceriksizim, neden bunlara sebep oldum neden neden neden?
Annem gitti. Artık toparladığımı düşünüyordu. Öfke nöbetleri geçirdiğime göre kendime gelmiştim. Aslında köyde çok iş, yatalak babaannem ve babamın yine milyarder olma umuduyla ekip gittiği bir tarla barbunya vardı.
Sabahları zar zor kalkmaya devam ediyordum. Kızım 4. Sınıfa gidiyordu. Ve yıl sonu balosuna çok az bir zaman kalmıştı.

1 Ocak 2019 Salı

VAR OLMAK


Bizi, müdahale odasından çıkartıp, özel bir odaya aldılar. Annem yanımdaydı. Odaya sadece kartla girilebiliyordu. iki saat boyunca emzirmemem gerektiğini söylediler.
Bebeğimin elleri mosmordu. Damar yolu çok zor bulunmuştu. Yorgun olduğu belliydi. Dilim damağım kurumuştu bir bardak suya ihtiyacım vardı. Hemen üstümü çıkarttım ve onu göğsüme yasladım. Annem bez almaya gitti. Su almasını söylememiştim.
Yatağın üzerine oturdum, bebeğim göğsümde uyuyordu. Birden uyandı ve ağlamaya başladı. Korkmuştu, acıkmıştı da… Ama emzirmemem gerekiyordu. Sürekli emmek istiyordu.
Evdekiler sürekli arıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Her tarafım ağrıyordu. Ne hissettiğimi bilmiyordum. Ölseydi daha mı iyiydi. Ben ona bakamıyordum. Yaşarken ölmenin ne olduğunu biliyordum. Ben bu bebeğe bakamıyordum.
Bakamayacaktım. Bu çocuk büyümeyecekti. Beceriksizdim. Nasıl bir anneydim? Sürekli uyuyordum sürekli uyumak istiyor tüm dünyadan nefret ediyordum. Bebeğimi nefretimle ve beceriksizliğimle büyütemezdim.
‘Çok susadım anne!’dediğimde; ‘Git bir su al, biraz hava alırsın.’ dedi. Su almaya giderken kaçmayı düşündüm. Bu beceriksizliği nasıl yaptım? Bebeğimi bu hale nasıl getirdim diye kendime söyleniyordum.
Su aldım kantinde oturdum. Suyumdan birkaç yudum aldım. Kaçmayı planlıyordum. Nereye gidecektim? Ne yapacaktım? Bu işi başaramıyordum. Bebeğime bakmaktan acizdim. Bencildim. Bitkindim.
Bir yudum daha su aldım. Hastaneye doğru ilerledim. Sağdan gidersem uzun bir yol ayrımına gelecek oradan bilmediğim her yere gidebilirdim. Geri döndüm. Bebeğim ağlıyordu. Acıkmıştı annem sakinleştirmeye çalışıyordu. Koynuma aldım ve uyudu.
Cemoya haber vermemiştik. Aradım sakince anlattım. Sesinde sakinlik ve umursamazlık vardı. ‘Kötü müsünüz geleyim mi?’ dedi.
Birde soruyor muydu. Neden soruyordu? Neden aramıştım? Offf Cemo neden heyecanlı değilsin? Gelse ne yapacaktı? Zaten gelmesi iki saat sürecekti. Telefonu yüzüne kapattım.
O anda en olmayacak insanlar arıyordu. Hepsine telefonda bağırmak istiyordum. Telefonumu sessize aldım.
Başımıza gelecekleri biliyordum. Eğer oksijensiz kalmışsa ömür boyu bunun bedelini ödeyebilirdik. Doktor geldi. Sen dedi, gel buraya bakalım. Bizi tanıyordu. Bebeğimi biliyordu.’ Bakamıyorsun galiba bebeğine?’ dedi. Biz bakabileceğini düşünüyorduk. Hiç bir şey düşünemedim. Kaçmak istedim.
Bebeğin iyi merak etme… ‘Ama sanırım beslenme konusunda sıkıntınız var.’ dedi. Diğer doktorlar ve asistanlar da odamıza gelmişti. Hepsi bebeği de beni de biliyorlardı. Çünkü bu hastanede 9 gün kalmıştık. Ve bu dokuz gün boyunca; kolostumu sağıp gecenin bir saati götürdüğümde gördüğüm, damar yolumda sorun olduğunda odaya gelen, şeflerinden benim yüzümden fırça yiyen, yoğun bakımda bebeğim yatarken takip eden bütün asistanlar oradaydı. ‘Hepsi bu o bebek mi?’diyordu.
Bebeğim koynumda yatıyor, hepsi gelip bakıyordu. Bir asistan‘Vay yine kurtardın kendini güçlü bebek .’dedi. Gözlem altında kalacaktık. Doktorun gözü önünde emzirecek, gazını çıkaracak ve uyutacaktım.
Cemo geldi. Evdekiler umurumda bile değildi. Kızım vardı. Kızım okuldan gelip duyduğunda ne hissetmişti? Ne yapıyordu? Babaannesi ona ne anlatmıştı? Ben çıkarken bir şey yok diye bağırıyordu sadece…
Cemo geldi, karşımda duruyordu. Nasıl becerdin bunu der gibi bana bakıyordu. Beceriksiz bir anneydim, beceriksizin tekiydim.
Ona da anlattık. Gözetim altında kalacaktık. Ben yapmıştım. Kendi mutsuzluklarımdan başka bir şey göremiyordum. Mutsuzdum. Uyumak istiyordum. Uyuyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Uyur görünürken aslında kızgınlıklarım, mutsuzluklarım, umutlarımın közleriyle uğraşıyordum. Tüm dünyaya öfkeliydim. Asıl öfkem kendimeydi…
Eve gitme, öfkemle uyumak. Mutsuzluklarımla boğuşmak istiyordum. Akşam saatlerinde bizi taburcu ettiler. Tabi birçok öneriyle birlikte!
Eve geldik. Bunu da atlatmıştık. Şaka gibiydi sanki. Bu da geçecekti. Öfkemle odaya girdim bebeğimi emzirip hemen uyumak istiyordum. Odadan çıkmak istemiyordum.
Ama yemek hazırlanmalıydı. Kızım evde merak içerisindeydi. Odaya gidip ağladım. ‘Uyumak istiyorum gidin başımdan!’ dedim. Bebeğimi yatağına yatırdım. Çekyata kıvrıldım. Sobayı sonuna kadar açtım. Uyumak istiyordum ama her şey gözümün önüne geliyordu.
Babam neden böyleydi? Neden işten ayrıldım? Neden okula gitmedim? Neden evlendim? Neden ikinci çocuğumu doğurdum? Neden burada oturuyoruz.
Herkesin hayatını mahvettim. Kızım berbat bir annesi var. Cemo’nun eşi berbat. Babam için iyi bir evlat değilim. Annem neden güçsüz? Bunları neden yaşadık? Keşke hiç doğmasaydım. Keşke kimsenin hayatını mahvetmeseydim. Uyumak istiyorum. Uyumak istiyorum…
Yaşamak ile var olmak aynı şey değil. Vardım ama yaşamıyordum. Var olmaktan nefret ediyordum. Kimseyi görmek istemiyordum. Bu dünya benim değildi. Varlığım yalan dünya kötüydü…

31 Aralık 2018 Pazartesi

KAYBETMEK


Artık evdeydik. Cemo biz gelmeden eve çeki düzen vermişti. Gardrobu bile düzenlemişti. Bu yorucu süreç ikimizin de hayatını etkilemişti.
Çift çekirdekli ana olmuştum. Herkesin istediği bu değil miydi? Bir kız bir erkek? Abartıyorum bu konuyu, aslında bir kız bir erkek evlat sorunsalı, koca karı dilinde bir edebiyattır.
Peki, benim istediğim bu değil miydi? Evde olmak, çalışmamak, çocuklarımla olmak… 13 yıldır beklediğim bu değil miydi?
Yorgundum. Karnımın altında hissizlik ve sürekli besleyip kilo alması gereken bir bebeğim vardı.
Ufacık elleri, çekik gözleri ile hayata tutunmaya çalışan ve bana ihtiyacı olan.
Eve geldiğimizde bir süre misafir kabul etmeyecektik hem bebek için tehlikeli hem de evdeki eksiklikleri toparlamam gerekiyordu.
Bebeğim; iki kilo iki yüz gram ağırlındaydı ve hastaneden çıkarken önümüzdeki günlerde sarılık problemi için her gün kontrole gitmemizi söylemişlerdi. Kan değerleri; ne fototerapi alacak kadar yüksek ne de almayacak kadar düşüktü. İyi beslemem ve bu süreci kolay atlatabilmesi için zorluklara katlanmam gerekiyordu.
Sabahları uyanamıyordum. Çünkü bütün gece uyuyamıyordum. Cemo; sabahları kalkıp kahvaltıyı hazırlıyor, kızımı uyandırıyor, beslenmesini yanına koyuyor ve onunla birlikte evden çıkıyordu.
Sabahları uyanmak benim için işkenceydi. Kalkmıyordum ama gittiklerini, konuştuklarını duyabiliyordum.
Bu süre zarfında nemde bana yardımcı oluyordu. Annem yardımcı olmuyor aslında bütün ev işlerini yapıyordu… Bilmediği benim düzenim olmasıydı. O işleri yaparken ben yine yatıyor uyuyordum.
Uyuyordum ama içten içe neden onun bunları yaptığına pişman oluyordum. Bu dinlenmek değil kendine işkence etmekti.
Her sabah dokuzda, bebeğim için doktor kontrolüne hastaneye gidiyorduk. Topuğundan kan alınıyor, doktor kilosuna bakıyordu.
Dört günün sonunda sarılığı artmış kilosu düşmüştü. Doktor mama tavsiye etti. Olmaz dedim. iki gün sonra geldiğinizde, eğer kilo almamış olursa, mamaya başlayacağımızı söyleyerek bizi gönderdi.
Kâbus dolu günlere bir yenisi daha eklendi. Ya kilo almazsa ya hastaneye yatarsak? Her saat başında emzirmeye, canım ne istiyorsa yemeye başladım.
Salondaki doğalgaz sobası geceleri yakmak için güvenli değildi. Bu yüzden kızımın odasında kalıyorduk. Ortada bebeğin puseti, yatağında kızım, ben ise çekyatta kıvrılıyordum.
Çoğu zaman akşam Cemo gelse yemek faslı bitse de bir an önce yatsam diye düşünüyordum. Tıpkı her sabah bugün yemeği yapsam da, şu gün bitse, bebeğim emsede hemen uyusam dediğim gibi…
Bir akşamüstü, yine henüz misafir kabul etmediğimiz bir cumartesi günü; perdeleri asması için Cemoyu bekliyorduk. Kapı çaldı. Kızımın okuldan arkadaşının annesi geldi. Elinde kahvesi ve beni görmeye gelmişti. Misafir kabul etmediğimizi ona söylemişlerdi. Ama o ben misafir olmaya değil Püskülü görmeye gidiyorum demişti içinden…
Oturduk kahve içtik. Sohbet ettik. Gittiğinde yüzümde güller açıyordu. Annem’ Madem sana iyi geliyor neden arkadaşlarını çağırmıyorsun?’ dediğinde benim haberli bir arkadaşlığa değil, sıcak bir sohbetle kahveye ihtiyacım var. dedim.
Bebeğim yeterli kiloya ulaşıyordu mamadan vazgeçilmişti. Ben vazgeçmiştim bile… Durmadan emziriyordum, artık hastaneye gitmek üç günde bir olarak değişmişti.
Bu arada beni görmeye gelenleri de yavaş yavaş kabul ediyordum. Bebek odada uyuyor salonda misafir ağırlıyordum. Bir gün oturduğumuz evin eski sahibi geldi.
Aslında bu kişi benim hayatımda çok önemli yere sahip olan Hatice teyzemdi. Yıllarca kayınvalidemle komşuydu. Ve şimdiye kadar hayatımda tanıştığım, en gerçekçi, en motive edici, en becerikli, en anlayışlı insanlardan biriydi.
O geldikten sonra alt kattaki komşumuzda geldi. Annemde yanımdaydı. Bebeğim ağladı odasına gittim emzirdim. Gazını çıkarmadan, odadan çıktım. Uyumuştu ve misafirlere ikramda bulunmak için acele ediyordum. On dakika sonra tekrar ağladı. Kusmaya çalışıyordu. Gazı var diye düşündüm. Biraz sırtını ovdum sanki gaz çıkartmıştı gibi algıladım. Uyumuştu.
On dakika sonra yine bir ağlama sesi ile odaya gittim. Ama hiç böyle ağladığını duymamıştım. Ağzından köpükler geliyordu, morarmıştı.
Bir gariplik vardı. Önce kucağıma aldım, sonra sırtını sıvazladım ama nefes alamıyordu. Ağzından köpükler gelmeye devam ediyordu. Hemen hastaneye gitmeliydik. Ne yapacağımı şaşırdım. Evdekiler yok bir şey diyordu ama ben bir şey olduğunun farkındaydım. Çocuğumun sesi çıkmıyordu. Ağlayamıyordu. Sakin olamıyordum çığlık atıyordum. Ölüyor diyordum. Aklımdan neler geçiyordu. Bebeğim ölüyordu, onu ben öldürmüştüm. Kahretsin bu insanlar neden bu kadar uzun kaldılar, kahretsin ben neden her şey acele ediyorum kahretsin bu berbat dünyada bende yaşamamalıyım.
Bebeğim ölüyor…
Kucağımda bebeğim hastane trafiğindeyken ağlıyor bağırıyordum. Bebeğim öldü açın yolları açın diye çığlık atıyordum. Hastaneye varmadan taksiden attım kendimi, kapıdan girdim acile koştum bebeğim nefes almıyor diye bağırdım, kucağımdan aldılar ve müdahale odasına götürdüklerinde kucağım hep boş kalacak sandım.
Berbat bir anneydim. Telefonum durmadan çalıyordu. Annemin telefonu da öyle… Ellerim ayaklarım tutmuyordu. Annem soğukkanlıydı. Ama ben ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum. İçeriden ses gelmiyordu.
Kapı kapalıydı. Durmadan içeriye birileri giriyordu. Kapının önüne oturdum dizlerimi içime çektim ve sadece ağlayarak bekledim. Annem; çökmüş göz kapakları ile bana bakıyordu. Ben ise içeriden bir ses gelmiyor neden bebeğimin sesi gelmiyor diye durmadan ağlıyordum.
İçimden bağırmak geliyordu ama ben sadece dizlerim karnımda kapıda bekleyerek ağlıyordum. on dakika sonra bebeğimin ağlama sesini duydum. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim…

29 Aralık 2018 Cumartesi

EV


Bu eve 2012 yılının ağustos ayında taşınmıştık. Kedimize ait, banka ipotekli evimizi büyük erkek kardeşime satmıştık. Buraya geliş sebebimiz benim çalışıyor olmamdı. Cemo ise, yeni işe girmiş ve taşeron firmada çalışıyordu.
İşten ayrılmam konusunda ısrar etmişti. Kızım ilkokula başlayacaktı. Bu yaşına kadar babaannesinde kalmıştı. Aslında bizde babaannesiyle yaşıyorduk ama Cemo’nun abisinin boşanmasıyla birlikte abisi annesinin yanına taşınmıştı. Bizde hafta içi bir gün kayınvalideme geliyor, hafta sonları da yani Cumartesi akşamları kızımı alıp evimize gidiyorduk. Pazar akşamları dönüyor, kayınvalidemde kalıyorduk.
Bu arada büyük erkek kardeşim ve küçük erkek kardeşimde bize geliyor hafta sonlarını beraber geçiriyorduk. Küçük erkek kardeşim artık benim yanımda kalmaya başladığında ise çoğu zaman kızımı alma görevini ona veriyorduk.
Kayınvalidemin evi benim işyerime yakın, evim küçük erkek kardeşimin okuluna yakındı. cemo artık kızım okula başlayacağı için işten ayrılmamın iyi olacağını düşünüyordu. Birçok araştırma yapmıştım. Okulları, anaokullarını kreşleri araştırdım. O dönem özel bir anaokuluna göndermekte, ben çalışmadan okula göndermekte bana cazip gelmiyordu.
Bendeki bu kararsızlığı görünce herhalde, Örtger ve Gacet bir adım atmaya karar verdiler. Maaşıma zam yaptılar. Böylelikle Cemo taşeronda çalıştığı için daha fazla kazanmaya başlamıştım. İşi bırakmaktan zaten korkuyordum.
Cemoya maaşımın arttığını ve işi bırakmak istemediğimi söyledim. Bu arada kayınvalidemin 30 yıllık kapı komşusu evi yan komşusuna satmış aynı semtten başka bir ev almıştı.
Bunun bir fırsat olduğunu ve kiraya gidersek bir süre deneyebileceğimizi ve evi satmanın gerekmediğini söyledim. Ama Cemo bir türlü ikna olmadı, ev satılmazsa hem kredi hem kira karşılamakta sıkıntı çekeceğimizi düşünüyordu.
İlan verdik ama bir türlü evi satamadık. Çünkü Cemo evin satılması için durmadan beni sıkıştırıyor. Diğer evi ancak o zaman kiralayabileceğimizi söylüyordu. Evi kiralamaya çalışan ev sahibi ise acele ediyordu.
Ev alma niyeti olan büyük erkek kardeşim ise evi almak istiyordu. Fakat istediğimiz fiyatın çok aşağısında bir fiyat veriyordu. Biz evi neredeyse aldığımız fiyata satacak, beş yıl boyunca, bankaya ödediğimiz para boşuna gidecekti.
Bir gece uzun pazarlıklar sonucu evi büyük erkek kardeşime satmaya niyetlendik. Büyük erkek kardeşime göre, böylelikle; küçük erkek kardeşimin de düzeni bozulmayacaktı.
Ve kayınvalidemin yan komşusu olmak için ilk adımı attık.
Taşınma firmasını ayarladım. Evi satmak için birini buldum. Ama Cemo bu ev küçük olmaz diyordu. Olurdu. Neden olmasın dı? Kızıma bakan kişi ile kapı komşusu, okulu ile aramızda 100 metre vardı. Bundan daha iyi ne olabilirdi?
Tüm ayarlamaları yaptım ve nihayet bu iki odalı, sergen mutfaklı, doğalgaz sobalı 70 m2 eve taşındık.
Yatak odası hava boşluğuna bakan, mutfağı neredeyse yetmişlerden kalma olan bu eve yerleştik. 120 m2lik dairede birçok eşyayı bırakarak bu eve geldim. Eşyam çok, ev küçük ve nasıl yerleşeceğimi bilmiyordum.
En çok sevdiğim yanı salon köşesinde özel yapım bir kitaplığı olmasıydı. Bir de evler birbirinin içine bakan, mutfak iki kişinin sığabileceği gibi olsaydı!
Benden önce, neredeyse otuz yıl bu evin sahibi olan kişi bu evde üç kız çocuğu büyütmüştü. Ve üçü de hayatta önemli mevkilere gelmiş insanlardı.
Ben neden yapamayacaktım ki, benim neyim eksikti? Evdeki sorunlardan bahsetmek istediğimde hep aklıma bu geliyordu. Yani yıllarca başkası idare edebildiyse bende edebilirdim.
Ama olmuyordu. Hayatımız saçma sapan bir hal alıyordu. Cemo sürekli şikâyet ediyordu. Yeni ev sahibimiz ise bu evi oğlu için almıştı. Yeni bir mutfak yaptırmak eve kombi döşetmek konusunda pek istekli değildi.
Belki sorun çıkarmazdı ama Cemoya göre biz sorun çıkarmamalıydık. Bu yüzden yıllarca bu evde hem şikâyet edip hem yaşadık.
Ve 5 yıl sonra bu kapıdan kucağımda ikinci bebeğim ile giriyordum. Hem şikâyet ettiğim hemde yaşamakta zorlandığım bu eve ikinci bebeğimi dünyaya getirmiştim. Bebeğim prematüre ben ise halsiz ve bitkindim.

18 Aralık 2018 Salı

BEBEĞİM HASTANEDE



-Neredeyim?
- Biraz burada kalacaksınız. 
      -Üşüyorum. Ayaklarım üşüyor.
-……………….
- Teşekkür ederim. Bebeğimin nerede olduğunu biliyor musunuz?
- Bilmiyorum.
-Ayağa kalkmak istiyorum, üşüyorum, normal mi?
-Biraz daha burada kalacaksınız.
Bomboş oda, duvarları temiz, kısa saçlı gözlüklü bayan masada oturuyor. Az önce sedye ile yeşil örtüler üzerimde, ameliyathaneden çıkarıldım. Sanırım bu oda gözlem odası? Neyi bekliyorum? Kim gelecek? Neden bekliyorum? Kısa saçlı bayan bilgisayarda bir şeyler yapıyor. Gözlüklerinin camından sosyal medya da gezindiğini görüyorum.
Bende klinikte otururken hastalara böylemi yapıyordum? Yanında olmuyor muydum? Acılarına dokunamıyor, sorunlarını çözemiyor muydum?
Bir daha hiç kimseye böyle davranmayacağım.Ya ne istiyorsun kadından? Sakin ol.
Birkaç kişi geldi bir kadın iki erkek. Beni götürüyorlar.
             -Nereye gidiyoruz?
            -…………….
            -Bebeğim nasıl biliyor musunuz?
            -Bilmiyorum.
            -Teşekkür ederim.
-Sizi odanıza götürüyoruz.
Mesai şartları, hastaların ameliyathaneden alınıp odalarına götürürken zorlandıklarından ve sedyeden yatağa geçirirken zorlandıklarından bahsediyor; peltek konuşan başörtülü kadın.
Diğeri taşeron şartları değiştiğinde her şeyin daha iyi olacağını söylüyor. Kadro gelecek, işten çıkarılma korkusu bitecek, maaş ve imkânlar düzelecek…
O dönem yıllardır taşerona kadro verileceği söylentileri her zaman olduğu gibi, 2015 Kasım ülke geneli seçimlerinde vaat edilmişti. Neredeyse tüm partiler aynı vaadi sunmuştu. İktidar partisi; yıllarca muhalefet ettiği parti dışında bambaşka bir muhalefet partisinin yükselen oyları karşısında şaşkındı.
Ülkenin doğusu mor, batı kıyıları ege ve Marmara kırmızı ve kalan her yeri sarıydı. Yüzde kırk dokuz gibi yüksek bir seçim sonu vardı.
Vaatler yerine getirilecek diye medya; topluma haberi sunuyordu.
Bütün heyecanıyla ülke genelinde birçok taşeron işçi bu haberle seviniyordu. Naspındı? Artık her yıl tazminat nedeniyle işten girdi çıktı yapan, her an yerine bilmem kimin akrabasını yerine koyabilen taşeron firma yandaşları artık üzerlerinden ellerini çekecekti.
Yine hak vermek için oy toplamayı bilen siyasiler. Hakların sizin olması için ellerinden geleni yapmaya çalışıyordu ya, daha ne!
Yatağıma geçirdiler.
-          Telefonunuzdan eşimi arayabilir miyim?
-          Maalesef telefon vermemiz yasak.
Yalan !!!
-          Biraz sonra gelir merak etmeyin.
-          Benim giyinmeme yardımcı olabilir misiniz?
-          Tabi
-          Eşimi arasak kıyafetlerimi getirse?
-          Biraz dinlenin, eşiniz geldiğinde hallederiz.
-          Tamam, teşekkür ederim.
Cemal geldi. Yüzü sapsarı, elinde montum ayakkabılarım, perişan. Galiba buraya çıkarken de görmüştüm, bir şeyler söylemişti.
-          Nasılsın
-          Çok iyiyim, ne oldu, bebeğimiz nerede?
-          Yukarda, gösterdiler. Kıpkırmızı.
-          Off çok şükür burada, kalacak. Beni giydirir misin?
-          Yoğun bakımda şuan, nasıl olacak bilmiyorum. Bir şeyler istediler aldım. Eve gittim bütün eski raporları getirdim. Sana pijama getirdim.
 Cemo iyi değil tansiyonu düştü beni görmeye dayanamadı. Sabahtan beri yaşadığımız stresle yorulmuştu. Annemi aramıştı ilk otobüsle geliyordu. Ablasını da aramıştı. Beni giydiremeyecekti çünkü bayılmak üzereydi.
  Göğüs hastalıkları hastanesi yakındı ve öğle saati yaklaşıyordu. Peltek konuşan kadın bir daha uğramadı. Hemşire arkadaşı aramak aklıma geldi. Aradım durumu anlattım öğle yemeği saatinde yanıma gelip beni giydirip giydiremeyeceğini sordum. Gelirim dediğinde içim rahatlamıştı.
 Ayağa kalkmakta zorlanıyordum. Cemo ne vardı biraz daha cesur olsaydı? Neyse ki erken doğum olup olmayacağını bilmeden bu arkadaşa hem bu hastane hem de doğumda yaşayacaklarım hakkında konuşmuştuk. O da oraya gelirsen beni mutlaka ara demişti. Doğum için kendi elleriyle loğusa tacı yapmıştı, hediye etmişti.
 Kader … Hayat; siz planlar yaparken başınıza gelenlerdi.
Paki geldi. İhtiyaçlarımı halletti, üstümü giydirdi, Bana içecek bir şeyler getirmişti. Gece on ikiye kadar yanımda kaldı. Annem gelmişti ama eve gönderdim idare edecektim. On ikiden sonra Cemo’nun ablası yanımda kalacaktı.
 Bebeğim yeni doğan yoğun bakımda, aynı hastanedeydi.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Cemo neredesin ya?


Her şey çok güzel olacaktı. Belki bu doğumu A sınıfı bir hastane de bile yapabilirdim. Son dönemlerde bunun araştırmasını yapıyor, özel sigorta anlaşmalarının nasıl olduğu ile ilgili yazılar takip ediyordum.
Bu doğumda odam süslenecek, misafirlere ikramlarda bulunulacak, her türlü eşyası hazır olacaktı. İlk doğumumdaki gibi birden doğuma girmiş, kucağıma bebeğimi almış, ne yapacağını bilmeyen bir anne olmayacaktım.
Doğum sonrası evimiz şenlenecek, herkes mutlu mesut olacak, Çanakkaleden misafirler gelecek, annem benim ikinci doğumuma hazırlanıp gelecekti.
Eminönü turlarında gördüğüm o mavi ayakkabıları alacak, ona uygun bir yelek bile örmeye fırsatım olabilirdi.
Ben ameliyata hazırlanıyordum, 32 haftalık hamile idim ve bunların hiçbiri olmamıştı. Hemşire damar yolumu açtığında, jinekoloji masasına yönlendirilmiştim. Asistanları bekliyordum.
Çalıştığım klinikteki kadın doğum masasının iyi bir doğum hastanesi masasından daha konforlu ve kullanışlı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Keşke klinikte olsaydım ve bu doğum bildiğim doktorların yanında olsaydı.
Utanmak ne kelime güven duymak. Neden utanacağım ki? Bana dünyanın verebileceği en güzel eylemi gerçekleştiriyordum. Kesinlikle Dr Gacet klinikte sezaryen yapabilirdi!
Hemşire iğne yaptı ve bu iğnenin bebeğin akciğer gelişimi için gerekli olduğunu söyledi. Artık ameliyathaneye gidiyordum. Vardığımda; müzik ve bir ekip beni karşıladı.
Geniş koridorun her bir tarafında odalar yeşil perdelerle örtülmüş, her ekip ayrı odalardaydı. Az önce hazırlanma odasında gördüğüm gebe de karşımdaki diğer odadaydı.
Sedyeye oturduğumda spinal anestezi için belimden iğne vurulacaktı. Biri ‘Sana prenses doğum yapacağız.’ dediğinde ben hüngür hüngür ağlıyordum.
Bir erkek geldi ve neden ağladığımı sordu. Bebeğimi kaybedersem diye korktuğumu söyledim. Halbuki belimden ilk iğne vurulmuş olmamış ikincisi deneniyordu. Ben kliniğe kaçsam mı Dr Gacet ne yapıyordur diye düşünüyordum. Cemo neredeydi ya?
 Sırt üstü uzandım, ellerimi bağladılar. Hala ağlıyordum...  Korkuyordum. Tepemde duran ışığın metal parlak kısmından olanları görebiliyordum. Ağlıyordum…
Ayaklarım uyuştu, önüme kocaman yeşil bir örtü serdiler. Ama ben o metalden her şeyi görebiliyordum. Ağlıyordum.
Karnımı bastırıyorlardı.
Hala prenses doğum diyordu biri, fonda Tarkan şarkı söylüyordu. Ağlıyordum…
Bir hareketlilik oldu ve bak oğlun doğdu dediler. Yeşil bir örtünün içerisinde, kıpkırmızı, çekik gözlü, uzun parmaklı, küçük bir bebek gösterdiler. Yanağıma dokunsun dedim, biraz daha kalsın, götürdüler…

Cemo neredesin ya?

14 Aralık 2018 Cuma

Gerçekler




İşe başladığım da; İnatçı, dediğim dedik kafasına koyduğunu yapan bir Püskül idim.

Şu an’a kadar yaşadığım hayatın üçte ikisi memlekette geçtiyse, üçte biri de İstanbul’un göbeğinde, kozmopolit bir semtte geçmiştir. Sanırım gelişme kısmı budur.  Bol virgüllü az noktalı, bazen ünlemli yazılar için, yazacaklarımı saklamak istiyorum.

Dr. Örtger ve Dr. Gacet henüz yerime çalışacak elemanın hazır olmadığı ve bir süre daha birlikte çalışmamız gerektiğini düşünüyorlardı. Dr. Gacet için gitmem daha büyük bir kayıptı. Çünkü Dr.örtger için yaptığım iş çok basitti, herkes yapabilirdi.
Ben ise bundan sonra hayatımın nasıl şekilleneceği konusunda hayaller kuruyor, geleceğin korkusunu veren paranoyak düşüncelerimden sıyrılmaya çalışıyordum.
Kolay değildi, olmayacaktı ama hep istediğim hayat buydu. Bir gün bu kadar yoğun çalışmaktan kurtulacak, çocuklarımla her yere gidebilecek, zaman mekân kısıtlaması yapmayacaktım.
En önemlisi, boş vakit denen şeyin ne olduğunu öğrenecektim. Kızımın toplantılarına gidebilecek, tiyatro, sinema ve etkinlikler için bol bol fırsat bulacaktım.
Doğum raporumu almaya gittiğim devlet hastanesinde, hamileliğimin normal olduğunu söylediler. Halsizdim ama bunu yoğun çalışmaya ve o dönem eşimin uzak olan işyeri için mesai saatine yakın yol gitmek zorunda kalması nedeniyle sıkıştırılmış bir şekilde yaşadığımız hayata bağlıyordum.
Rapordan iki gün önce kendi doktoruma gitmiş ve bu hamileliğimin ilk hamileliğim gibi olmadığını kendimi halsiz ve mutsuz hissettiğimi söylemiştim. Doktorum bunun psikolojik olduğunu söylemiş ve beni psikologa yönlendirmişti.
Raporumu alıp işe gittiğimde çok iyi değildim. Halsiz bitkin ve uyumak için bir yerler arıyordum. Bunu ev hastane ve iş arasında yaptığım yürüyüşe başlamıştım. Laboratuar koltuğunda otururken gelen bir hasta doğum yapacak gibisin yanakların kızarmış dediğinde gülecek halim yoktu.
Çalışma arkadaşım bu böyle olmaz, Dr. Gacet’a söyleyelim sana bir müdahale etsinler dediğinde yarın aynı olursam söylerim, yorgunum deyip uyuduğumu hatırlıyorum.
O akşam eve giderken yine yürümeyi tercih etmiştim. Ama yarı yolda halim kalmamıştı. Otobüse bindim, bunaldım yarı yolda inip yürümeye karar verdim.
Kızımın dersi için gerekli fotokopiyi alacak, birazda temiz hava alacaktım. Yolda işimi hallettim ekmeği alıp eve gittim. Merdivenleri çıkamıyordum. Biraz dinlendim ve ikinci kata yavaş yavaş çıktım. Kızımı kayınvalidemin evinden (kapı komşum)alıp eve geçtim.
Eşim o akşam arkadaşlarıyla plan yapmıştı. Ve gitmeden önce nasıl olduğumu sormuş ‘’İyi değilim ama yorgunum dinlenmeliyim.’’deyip. Eve gelmesinin gerekmediğini söylemiştim.
Kızım ise heyecanla ödevini yapmak için beni bekliyordu. Ödevi yaparken uykum geldi. Uyandığımda eşim gelmiş ne olduğunu sormuştu. Yorulduğumu ve uyumak istediğimi söylemiştim. Belim ve bacaklarım ağrıyordu. Bir ağrı kesici içip uyudum.
Tüm gece kabuslarla geçti. Sabah uyandığımda ise kendimi nasıl hissettiğimi hatırlamıyorum ama bir gariplik olduğunun farkındaydım. Kızıma hasta olduğumu ve doktora gitmemiz gerektiğini, babasının onu okula bırakacağını beni merak etmemesi gerektiğini söylemiştim. Onlar okula gittiğinde duş almış hazırlanmıştım. Dr Gacet ‘a haber vermeliydim hem işe gidemeyeceğimi hem de anormal bir durum olduğunu. Haber verdim o da doğum olmaz, müdahale ederler diye söylemişti. Bizde öyle düşünüyorduk.
Neden kendi doktorumu aramadığımı, hastanesine gitmediğimi – iyi ki öyle yapmışım- hatırlamıyorum.
Hastaneye vardığımızda doğumun başladığının ve çok erken olduğunu, doğum sonrası bebeğimin başka bir hastaneye nakledilmesi gerekebileceğini öğrenmiştik.
Biz doğuma gelmemiştik ki, hazır değildik. Kimseye haber vermemiştik.Cemo ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.Özel bir hastaneye gidip doğumu orada yapmamızı düşünüyordu.Dr.Gacet’ i arayıp durumu anlattım. Dr.Sonic ile görüşmüş ve bana başka bir hastane ayarlamışlardı. Bu arada devlet sisteminin ve vardiya değişimin arasında kalmıştık.
Neyse ki; aklı başında bir doktor oraya kadar gitmemin bebeğe ve bana zarar vereceğini söylemişti. Bende gitmek istemiyordum.
Cemo ile birbirimize baktık. O perişan haldeydi. Yalnız başına, eşyalarım elinde kalmış, kafası karışmış, ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.
Annem 400 km uzaktaydı. Sonuç ne olacaktı?
Ben ise camı açık ve sırtıma rüzgârı vuran beş gebeli, sancı odasında bir perdenin arkasında, vardiya değişimini, doktor ebe devir teslimini bekliyordum. Ağlıyordum…

Büyük Hayaller Acı Gerçekler


İnsan kaç kere doğar? Ölmeden doğmaktan bahsediyorum. Kaç kere ölmeden doğar, yeniden başlar?
 Birçok kez doğdum. Önce evlendim, sonra işe başladım, sonra kızım dünyaya geldi. Şimdi ise ikinci bebeğim çocukluğunda ve her zaman, hayatımın her sonunu başlangıç olarak gördüm. Yılmadım, mücadele ettim ve yeniden doğduğuma inandım.
Yeni başlangıç ise on üç yıllık işimden ayrılmaya karar verdiğimde başladı. Birçok sonun başlangıcı gibi zor bir karar verme sürecinin arkasından, yeniden başka bir yaşam biçimde yaşamaya karar vermiştim.
Ve bu zor süreci de tıpkı hayatımdaki tüm sonlar gibi aniden gelişti.
32 haftalık gebeydim ve doğum iznine ayrılmıştım. Tıpkı ilk gebeliğim gibi yerime çalışacak kişiye bir süre mesleki deneyim kazandırmalıydım.
Zaten zor olan işten ayrılma süreci, yerime daimi olarak çalışacak birini bulamama sıkıntısı ile daha karmaşık hale gelmişti. İlk hamileliğimde yerime gelecek geçici elemanı kendi çevremden bulmuştum. Hem tanıdık hem de yerimde daimi olarak çalışmaya niyetli değildi.
Nereden bilirdim yerimde kimsenin gözünün olmayacağını. Ben işimi bulunmaz bir nimet gibi görüyordum, görüyorum.
Ben izne ayrılıp işten  tamamen ayrılacağımın hayallerini kurarken; Dr Gacet ve Dr Örtger benim işten ayrılmamam konusunda ısrarcılardı. Birçok teklifle geldiler. Ama ben ikinci bebeğimi kendim büyütmeyi kafama koymuştum. – Sütten ağzı yanan yiğidin yoğurt yemesi.-
Önüme gelen teklifleri, bunca yıl çalışıp parasını kazanıp harcamayan pinti Püskül olarak, tüm gelecek kaygılarıma rağmen bırakmaya karar verdim.
Her şey yolunda gidiyordu. Aslında yöneticilerimin beni seviyor ve işime devam etmemi istiyor olması hoşuma gidiyordu. Bir yandan da içime kurt düşürüyordu.
Kafaya koymuştum bu çocuğum benimle büyüyecekti. Hem ne olabilirdi ki?
Resmen izine ayrılacak sabahları birkaç saat çalışıp öğlede sonra biricik oğluma alacağım bebek eşyaları için Eminönü’nde turlayacaktım. Bebek doğduktan sonra kızımı okuldan bekleyecek ve kurabiye süt hazırlayacaktım. Eşim geldiğinde sofra kurulacak ve biz mutlu mesut yaşayacaktık.
Hayaller büyük, gerçekler acıydı.
Resmi izine ayrıldıktan iki gün sonra bir sabah; yanlış giden şeyler için hastaneye yatacağımı zannederek, kendi doktoruma bile gitmeyi düşünmeden, bir kadın doğum hastanesinde olacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.
O gün doğumu durduracaklarını düşünerek hastaneye gittik.