kocamustafapaşa ilköğretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kocamustafapaşa ilköğretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2019 Perşembe

İLK OKUL -3


İlkokul 2. Sınıfa geçtiğinde daha aktiftim. Yeni arkadaşlıklar edinmiştim. iş yerinden ufak tefek izinleri rahatlıkla alabiliyordum. Kendime de daha çok zaman ayırmaya çalışıyordum. Evin yükü devam ediyordu.
Artık yeni bir hayata başlama hevesindeydim. Okuyacaktım. Bunun için üniversite giriş sınavına kaydoldum. Hem okuyacak, hem çalışacaktım. Kızımın naklini tam gün bir okula alırsam, her şey istediğim gibi olacaktı. Haftada üç gün akşamları okula giderim, işten belki izin alırım diye düşünüyordum.
Yapardım ne olacak ki?
Okul hayatına yeni başlayan kızım çok mutluydu. Enerjisi yerindeydi. Birinci sınıfın stresini atmıştık. Üstelik anaokulundan arkadaşı, geçici olarak onların okulunda başka bir sınıfta eğitim alacaktı.
Nesliydi, bunu duyduğuma çok sevinmiştim. Yürüyüş arkadaşı bulmuştum. Zaten sosyalleşmeye başlamıştım. Ve sabahları işyerine yürümek için bir yoldaş bulmuştum.
Okuldan da arkadaşlarım vardı. Kızımın arkadaşlarının annelerini kendime uygun olanları seçmiştim. Seçmemiştim aslında, bu iş olağan bir şekilde gerçekleşmişti. Sadece sonradan meşhur ezici sınıf anası doğum yapmış yerine, Mardinli arkadaşım Zoze geçmişti.
Gonca ile ise arkadaşlığımız; bir okul gezisinde pekişmişti. Birbirimize hikâyelerimizi anlatmış ve bıkmadan dinlemiştik.
Zoze ile ise çocukları tiyatroya götürmüş, ardından annesinin evinde kahve içip sohbet etmiştik. Annesinin enjeksiyonu yapılması gerekiyordu, yardımcı olmuştum. Benimle arkadaşlığını o da pekiştirmek istiyordu.
Sınıfta birçok hemcinsim vardı. Özellikle kız anneleriyle yakınlık kurmak istiyordum. Bunu açıkça dile getirmiş olmama rağmen kimse yanaşmıyordu. O zamanlar mimliydim.
Zoze de Gonca da erkek anasıydı ve çocuklarla birlikte vakit geçirmek zordu.  Zoze ye sık sık ziyarette bulunuyordum. Bazen o beni arıyor bazen de ben gerekli durumlarda ona veya annesine uğruyordum.
Nesli …
Onun yeri apayrı. Bir yıl boyunca yürüdük. O konuştu ben dinledim. Ben konuştum o dinledi. Ne konuşmaktan ne de dinlemekten yorulduk. Bazen kahvaltı etsem bile bir kafede oturur enikonu çay içer kahvaltı ederdik. İştahla ikinci kez kahvaltı edişimi seyrederdi.  O da benim gibi yoğun çalışıyordu. Etkinliklere katılmaya fırsat bulamıyordu ama biz her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorduk.
En kötü iç döküşlerimiz de bile kahkaha atacak bir neden buluyorduk. Yetişkin bir kadındı. Yetişmişti ve benim içimdeki coşkuyu, heyecanı dışa vurmamı sağlıyordu. En önemlisi netti. Bir şeyi lafı dolandırmadan söylüyordu. Tükenmeyen kelimelerimi anlıyor, dinlemekten bıkmıyordu.
Sabahları heyecanla okula gidiyor okulun önünde onu bekliyor. Bugün ne konuşacağız, acaba nerede oturacağız diye merak ediyordum.
Kızıma da arkadaşıyla olmak iyi gelmişti. Aynı sınıfta değillerdi ama birbirlerini kısacık teneffüslerde bulabiliyorlardı. Sınıfına yeni bir arkadaşı gelmiş yan yana oturuyorlardı. Annesi hafız, baba karayollarında ihale işleri yapıyordu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu.
Kızım o kadar seviyordu ki her akşam ertesi gün arkadaşına ne hediye götüreceğini düşünüyordu. Her gün beslenmeye bir sandeviç, bir meyve daha ekletiyordu. Bu benim çok hoşuma gidiyor onun iyi bir kız arkadaşı olmasını destekliyordum.
Okumayı bir türlü becerememişti. Yazma da yine sıkıntılar vardı. Benim gibi okumayı seven biri değildi. Geceleri uyumadan önce mutlaka kitap okurduk artık onun bir sayfa benim bir sayfa okumam şeklinde yol almıştık.
Kelimeleri,  yanlış okuyor, bazı yazıları tersten yazıyordu. Aslına bakarsanız sıkıştırılmış bir hayat yaşıyorduk. Akşamları eve gelip, yemek yememiz saat dokuzu buluyordu. Çünkü Cemo sekizde evde oluyordu. Dokuzdan sonra benim uykum geliyor ve yapmam gereken bir işim oluyordu.
Kızım ise bir türlü kendiliğinden dersleri yapmıyor ya da fazlasıyla yapıyor, yaptıklarının hepsi bazen yanlış oluyordu. Çemkiriyordum. Bir sürü işim olduğunu artık büyüdüğünü sadece zorlandığı yerlerde bana gelmesini söylüyordum ama mutfaktan bin beş yüz kere başına gidiyordum.
Şimdiki aklım olsa kesinlikle ilk üç yıl yanında oturur, dersi bittikten sonra işime bakardım. Kafamda işler öyle büyüyordu ve Cemo öyle yorgun oluyordu ki; her şeye acele ediyordum.
Okulda ise daha aktiftim. Öğretmen bazen beni bir takım işler için çağırıyor, bazen ise iletişime geçiyordu. Bazı hemcinslerime karşı ise ön yargılıydım. Mesleki tecrübelerime dayanarak kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünemeyen, oturduğu yerden ahkâm kesip, kendinden başkasını gözü görmeyen insanlar olduğunu düşünüyor uzak duruyordum.
Bir tanesi bir okul pikniğinde; bağıra bağıra kıyafetlerim ve gözlüklerimle dalga geçecek kadar kendine güvenen yüreksiz insan tipindeydi. Diğeri bu sözleri duyup muhteşem kahkahasını atan diğer tip. Saçma geliyor değil mi? Çocuklar değil anaları çocuk gibi… Çocuklar bile böyle ukala davranışlar içerisinde bulunmaz!
Sadece bu değil bir veli toplantısında, kızımın en yakın arkadaşı olma aşamasındaki veli en öndeki sandalyeden, “Bu sınıfta ondan başka kimse yok mu?“ diye sorguluyordu. Aslında fitili 3. Atom ateşlemişti. Önce ona çocuğunuza beslenme koyun, daha çok ilgilenin diye serzenişte bulunmuş, artından ateş bana gelmişti. Hiçbir şey dememiştim. Ne diyebilirdim ki? Desem bu zihniyet değişir miydi? Değişmezdi. Kuyruğu sıkışan kedi gibi tırmalayan insandan ne beklenir?
O kadar saçma sapan cümlelerin uçtuğu toplantılar oluyordu ki; en arkada sessizce beklemek bana iyi geliyordu. Zaten bir şey söyleyecek söylerdi. Bir anne diğer anneye sizin oğlunuz sürekli dışarıda oynuyor benim oğlumda istiyor lütfen onu içeride tutun diyordu.
Düşünsenize hangisi daha şanslı sizce? Saçma sapan konuşmalar devam ediyordu. Sınıfa getirilen kitapların ahlaki değerlerinden bahseden anne tam takım yemek takımını öğretmenler odasına kurup ziyafet çeken eski sınıf anasıydı.
Sessizce arkalarda kalmak ve bu saçmalığa şahit olmak beni yoruyordu.
Okul meselesi olursa kesinlikle tam gün okula başlaması gerekiyordu. Ve daha çok çalışan anne babaların olduğu bir okul olmalı.  Evde oturup kafasında saçma sapan şeyler kuran, kendiyle mutlu olmayan insanlardan daha uzak olmalıydım.
Bundan sonra değişmeye başladım. Artık kızım okula bir şey götürmesine arkadaşına hediyeler almasına kızmaya başladım. Öğretmenine sürekli hediye götürmek istemesine sinir oluyordum. Bunu bir çeşit insanları kendine bağlama yolu olarak kullandığını düşünüyordum.
Bir akşam iş çıkışı Zoze’nin annesinin evine gitmiştim. Tam çıkışta Zoze kızımın bugün anneler günü için öğretmenine çiçek getirdiğini söyledi haberim yoktu. Babaannesiyle ayarlamışlar. Zoze bunun doğru olup olmadığını sorguluyordu.
Eve hışımla gittim. Kapıyı açtığımda kızım üzerime atladı. Sakin değildim. Anne öğretmenime çiçek götürdük,  çok sevindi diyordu. Ben hem ona hemde kayınvalideme çok abarttıklarını, artık yeter bir şeyler vermekten vazgeçmeleri gerektiğini söylüyordum.
Sen neden karışıyorsun ki? Diyerek hışımla döndü annem. Evine git dedi. Kızım ne olduğunu anlamadı. Eve gidince ona da çemkirdim.
Bu yıl okulu kazanırsam kayınvalidem akşamları kızıma nasıl bakacaktı. Onu iyice sinirlendirmiştim. Kızıma da çemkirmiştim.

16 Ocak 2019 Çarşamba

İLK OKUL -2


Ne için okula gönderiyoruz çocukları? Bu çocuklar ne için sabahın köründe uyanıp, kahvaltı bile etmeden, gözleri bile aymadan okula gidiyorlar?
İzahı zor bir soruyla başladım. kaşığı tutmayı, saçını taramayı bardaktan su içmeyi, tuvaletini yaptıktan sonra yada yapmadan önce yapması gerekenleri biz öğretiyoruz. Okula ise kalem tutmayı öğrensinler, okusunlar yazsınlar işte! Öğretmen,  doktor, mühendis olsunlar, para kazansınlar, rahat bir yaşamları olsun diye gönderiyoruz.
Peki, bu gerçek mi? Gerçekten ne bekliyoruz okuldan ve öğretmenden?
Onları akademik olarak eğitsinler, bu sistemde parmakla gösterilecek birey olsunlar. Bol bol test çözsünler, herkesten üstün olsunlar, herkes onlara gıpta etsin diye…
Ve sistem niye böyle? Kiminin çocuğu tam gün eğitim alabilen devlet okullarında ya da özel okulda okuyabilirken, kimilerinin çocuğu ikili ve sıkıştırılmış eğitim almak zorunda? Neden çocuklarımıza daha hayatının en başında eşit olmayan bir eğitim hayatını sunuyoruz?
Devlet politikaları, yaşam koşulları, büyük şehirlerin kalabalığı, yetersizlik bir sürü bahane bulablirsiniz….
İste tüm bu soruları o zaman düşünmeye başladım.  O zamana kadar sağlık alanındaki eşitsizliği görüyor, insanların sistem içinde nasıl boğulduklarına şahit oluyordum. “Başına gelmeden bilemiyor insan!“ sözü tamda burada geçiyor.
Aynı eşekten düşen farklı düşünen insan tipi de diyebiliriz.
3. Atom tanışma toplantısı düzenlediğinde; henüz tanımadığı otuz iki öğrencinin en az yirmi velisiyle karşı karşıyaydı. Veliler öğretmen değişikliği karşısında tuttukları yastan çıkmışlardı. Bundan sonra daha iyi olacağına inanan bende oradaydım.
Tüm veliler çocukları hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Öğretmen daha yeni olduğunu söylemeye çalışsa da, herkes çocuğunun eksiklerini söylüyor ekliyordu. Montunu giysin, zorlayın yemeğini yesin, paltosunu, kitabını unutmasın, lütfen masraf olmasın derdindeydiler.
Ben ise; sınıfa bir kütüphane kuralım. Herkes birer tane kitap alsın, dönüşümlü okusunlar ikinci dönem almayı yineleyelim, sıraları monteserro eğitimine göre düzenleyelim, perdeleri sürekli yıkayalım, sınıf anası olarak gönüllü biri olsun, derdindeydim.
O gün toplantıya çok konuşan ana olarak geçtim. Ne olduğu değil, onlar içini nasıl olduğu önemliydi.
3. Atom sınıf anası seçmek istemiyordu. İdare ederiz ve eksiklerimizi de kendi aramızda hallederiz diyordu. Ama hepimiz sınıf anası olması taraftarıydık. Ben eski sınıf anasının devam etmesi yönünde bir fikir sundum.
Üç yardımcı ekleyip eski sınıf anasında karar kıldı. 3. Atom. Aslında yapmak istediği tüm anneleri becerilerine göre kullanmak ve bunu zamanla tanıyarak yapacaktı. Kimseye bağlı kalmak istemiyordu. Veya başına gelebilecek olayları seziyordu. Çünkü deneyimli bir öğretmendi.
Böyle bir sosyo kültürel bir çevrede öğretmenlik yapmamıştı ama sanırım az çok anlayabiliyordu. Bende; sınıf analığının aslında kadınlarda ezici bir güç olarak görüleceğini, kendini 2. Öğretmen sanacağını, tatmin olmadığı var olmak düşüncesini doyurmak için uğraşacağını hiç düşünmemiştim.
Zamanla insanların yan yana yürümekten değil üstüne basarak merdivenleri çıktığına gözlerimle şahit oldum.
Benim içinde öyleydi. Çocuğumun akademik başarısını önemsiyordum ama öncelikli sorunumuz birbirimize alışmamız ve benim yorgunluğumu görmezden gelerek sabırlı olmam gerekiyordu.
İş hayatımdaki stres, yaşam biçimi kendine ait olan ve tüm zıtlıklarımla beraber yaşadığım bir eşim, ne yaparsam yapayım bir türlü yaranamadığım bir kayınvalidem vardı.
Tv karşısında birisi uzanırken diğeri çocuğa ders yaptırmaya uğraşıyorsa orada bir cazgırlık mutlaka oluyordu.
Zaten ben eve gelmeden bir saat önce evde olan kızım babaannesiyle okuldan çıkıp, istediği , kalem silgiyi aldırmış,tv karşısında dersini yapıyordu.
Kapıyı açıp manzarayı görünce hemen öfkeleniyordum. Bu böyle devam etti. Önce yazmaya sonra yazdıklarını okumaya başladı. Aktif bir çocuktu, bazen boyundan büyük laflar eder, bana annemmiş gibi davranırdı. Aslında benim yaptığımı bana taklit ederdi. Ben ona karşı öyle davranıyordum.
Bitmek bilmeyen bir merakım vardı. Akşamları işlerimi bitirdikten sonra, hemen o gün gördüğüm, beğendiğim ya da öğrendiğim şeyleri yapmaya çalışırdım.
Kızımda merakını benden almıştı. O da ben gibi inatçı, meraklı ama çalışkan değildi. Çünkü her seferinde sen bilmezsin denilerek büyümüştü. Babaannesi çorabını giydirmiş, tuvalette temizliğinde yardımcı olmuş, saçını taramış, kıyafetlerini eline vermiş, gerekirse giydirmişti.
Aslında ne kadar sevgi dolu görünse de bu tembelleştirici bir davranış biçimiydi. Bana geldiğinde ise hayatının sorumluluğu ondaydı. Defterini toplaması, yatağınız düzeltmesi, saçını taraması,kitabını okuması ve dersini yapması kendi sorumluluğundaydı.
Buna ne kadar teşvik edersem edeyim aslında teşvik kısmı bence doğru değildi. Çünkü ben sert ve katı kurallar koyarak bunu yapmaya zorluyor yapmadığında ise çemkiriyordum.
Doğru değildi. Fazlasıyla anaç bir kadının elinde büyüyen biri için bende fazlasıyla sert bir patron edasıyla davranıyordum.
İnsanları seven, arkadaşlık kurmaya çalışan ve topluma ilk kez katılan kızım için hayatı zorlaştırıyordum. Hem okulda yaşadıklarıyla hem de benimle baş etmek zorunda kalıyordu.
O zamanlar kendini kabul ettirmek için hediye vermeye çalıştığını düşünüyordum. Sürekli bir arkadaşına hediye götürmek bir şeyler vermek istiyordu. Onu hediyesini kendi eliyle yapmaya zorluyordum. Ama babaannesi her okul çıkışında yaptığı gibi yine istediğini alıyor, okula giderken de ona para veriyordu.
Benim hazırladığım beslenmeler atılıyor, yerine köşedeki fırından poğaça alınıyordu. Bir gün öğretmenine hediye götürmek istediğini söyledi. Bende bunun iyi bir fikir olduğunu ve ona çok sevdiğim kitabı alıp hediye edebileceğini söyledim.
O dönem MOMO yu okumuş hayatı gerçekten sorgulamaya başlamıştım. Herkese MOMO alıyor ve hediye ediyordum. Gittik ve kitabı aldık. İçine yazı yazdım ve okula gönderdim.
Öğretmeni mutlu olmuştu ve kızımın tahtaya ilk yazdığı cümle“ Annem öğretmenime kitap aldı.“ oldu.
Öğretmenin gözünde kitap hediye eden, velilerin gözünde ise geveze bir kadın olarak tarihe geçtim.

15 Ocak 2019 Salı

İLK OKUL


Örgü örüyor, dikiş dikiyor ve sürekli yeni şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Çocukluğum da öğrendiğim tığ işini, lise yıllarında yaptığım vitray boyaları tekrar deniyordum. Örgü örmeyi Hatice teyzem öğretmişti. Çok erken yaşta evlenmiş ve İstanbul’ yerleşmiştim.
O zamanlarda meraklıydım sürekli bir şeyler yapmaya… Bazen Aksaray’dan Eminönü’ne tramvayla gider,elime geçen bütün hobi malzemelerini alırdım. Dikiş dikmek yeni elbiselerde falan işe yaramıyordu. Attığım kumaşların sayısı oldukça fazlaydı. Örgüye vakit bulmam için uykusuz kalmak zorundaydım.
Hiç bir şey yapmasam bile sürekli hobi eşyaları, bir gün belki işime yarar diye birçok dikiş malzemesi alıyordum. Durmadan hobi sitelerini inceliyordum. Hoşuma giden şeyleri yapabiliyor olmaktan çok hoşlanıyordum. Blog aleminde insanların durmadan ürettiğini görmek canımı sıkıyor. Neden ben böyle şeylere vakit ayıramıyorum diye hayıflanıyordum.
Her şeyi merak eder hale gelmiştim. Evde sirke yapmaya çalışıyor, tereyağı nasıl olur diye kafa yoruyordum. Peynir denemesi bile yapmıştım. Köyü özlüyor oradaki insanların enerjilerine hayran kalıyordum.
Kadınların, haftada bir ekmek yapacak güçlerinin olması. Bu iş kesinlikle beden gücü gerektiren bir şeydi.  Bir zamanlar köyde herkes haftalık ekmeğini yapardı. Bağ bahçe de, her gün, düzenli olarak çalışmalarına, ürettiklerini elde etmelerine hayran kalıyordum.
Bizim balkonda maydanoz bile yetişmiyordu. Köyde bir yaşam kurmak ve ölene dek orada kalmak istiyordum. Merakla birlikte internette sürekli araştırma yapmaya ve okumaya başladım. Kitap yorumları okuyor, el işi videoları seyrediyordum. Bazen eve o kadar yorgun gidiyordum ki; görüp denemek istediğim şeylerin malzemelerini iş çıkışı alsam bile yapmaya fırsatım olmuyordu.
Hayatı sorguluyordum. Böyle sıkıştırılmış bir hayat yaşamak zorunda mıydım? Sabahları erkenden ayaklanıp, gecenin yorgunluğu için tekrar yorulmak, erkenden evden çıkmak, bambaşka insanlara güler yüz göstermek, merak ettiğim hiçbir şeyi deneyememek zorunda mıydım?
Hayatı sorguluyor, su üstündeki saman tanesi gibi sürüklendiğimi hissediyordum.
Evde olsam istediğim kadar uyusam, dinlensem ve meraklarımın peşinden gitsem diye hevesleniyordum. Bu mümkün değildi. Tüm ailemi peşimden bu eve sürüklemiştim. Sanki, mülteci kampı gibi bir yaşam sürdüğümüz; mutfağı yan komşunun tuvaletine bakan, camından karşı komşunun camını görebildiğiniz, biri gelirse diye düzenli bir salona sahip olmak istediğiniz bu eve gelerek hepimizi uzun soluklu, zoraki hayata sürüklemiştim.
Bir gün; köye dönecek taş evimin bahçesinde kitabımı okuyup kahve içecektim. Bunun için bu şehirde çok çalışmam, sevmediğim bu evde ve bu hayatı yaşamam gerekiyordu. Cemo da köyde yaşamı bilmeyen hayatı boyunca bu küçük evlerde, televizyon karşısında yaşamış bir insandı. Gitmezdi.
Evinin arkasında muhteşem bir dağ manzarası yoktu. Eliyle karpuzu koparıp, yere vurup yarıp, avuçlayarak yememişti. Tarlaya gidip, köy ekmeğinin arasına bir dilim peynir, dalından koparılıp konmuş biber ve domatesle yememişti.
Taze sütün hayvandan nasıl sağıldığını, onların nasıl otlatıldığını, yazları insanların kışlık yem hazırlıkları için ne kadar uğraş verdiklerini bilmiyordu.
Şimdiye kadar hayatını kolaylaştıran annesi ve annesinin ondan iki kat hayatını kolaylaştırdığı abisi  ile  yaşamıştı. Babaları öldükten sonra komşuları tarafından babasının vasiyetiyle bir ustanın yanına yerleştirilmişti. İlkokulu bitirdiğinden beri çalışıyordu. Dünyanın en ağır yükünü kendisi taşıyormuş gibi davranıyordu.
Onun yükü; aslında yaşadığı hayattı. Daha sade, daha mutlu olabilirdik. Bu onun asla mümkün olmayacağı kanaatindeydi. Gidelim buradan her şey razıyım. Bir küçük barakamız olsun yeter, sen ustasın elinden her iş geliyor emin ol daha çok çalışacaksın ama sabah uyandığın manzara ve duyduğun sesler seni daha mutlu edecek dediğimde; bunların sadece emeklilik hayalleri olduğunu, eğer çalışmasaydım belki şansımız olabileceğini söylüyordu.
Şimdi çalışmak zorundaydım. Bu aileyi sürüklediğim bu hayattan kurtarmak için çalışmak zorundaydım.
Köyde yaşayanlar ise; İstanbul da düzenli bir işim, muhteşem bir çalışma ortamım olduğunu, iyi para kazandığımı düşünüp hayıflanıyorlardı. Düzenli iş, para ve mevkinin aslında hiçbir şey olduğunu bilmiyorlardı.
Şerefli bir yaşam ve çalışkanlık her şeye bedeldi. Komşunuza selam vermeden geçmek, yan tarafınızda kimin oturduğunu bilmemek, acaba başıma bir şey gelir mi diye yollardan yürümek…
Sabah kalkıp tarlasına gidebilen, bahçesinden taze sebze meyve yiyebilen insanlara, bunları alabiliyor olmak ve bunları alabilmek için çalışmak daha cazip geliyordu.
Kızım ilkokula başladığında artık buradan dönmek bambaşka hayata tutunmak için bir çok yol arıyordum. Bunu köyde yaşadığımda, anneme yardım bile etmediğim peyniri yaparak, sağmadığım ineklerin sütüne para verip alarak, yoğurdumu mayalayarak, hatta sabun bile yapmaya çalışarak tatmin olmaya çalışıyordum.
Artık ilkokula başlamıştı.  Öğretmen seçimi yapmamıştık. İlk gün ben izin alamadığım için babasıyla gitmişti. Okulun en yaşlı öğretmeninin sınıfındaydı. Cemo ya hemen değiştir dedim. Abarttığımı düşünüyordu.
İlkokul üçe kadar köyde okumuş, dördüncü ve beşinci sınıfı ilçede tamamlamıştım. Bizim mezuniyetimizden sonra emekli olacak yaşlı bir öğretmen ile iç acıcı olmayan anılarım vardı. Evet, parlak bir öğrenci değildim ama keşfedilmesi gereken maden olabilirdim!
Eve gittiğimde, Cemo; aslında matematik öğretmeni olan arkadaşının ona yaz başında kendi arkadaşını önerdiğini ama bunu bana söylemeyi unuttuğunu söyledi. Bu şimdi mi söylenir diye çemkirdim.
Madem tanıdığımız biri vardı. Neden bunu halletmemiştik?
Kızım benim yaşadığımı yaşamamalıydı. Devir değişmişti.  İyi bir öğretmende eğitim almalıydı. Hem sevecen hem de hırslı bir öğretmen olmalı, kızım sağlam bir temel eğitimle yola devam etmeliydi.
Ertesi günü okula gidip öğretmeni değiştirdim.  Müdür yardımcısı bana çok pişman olacağımı söyledi. Madalya takacak hali yoktu. Tabii ki öyle söyleyecekti.Buna hiçbir zaman pişman olmadım. O dönem branş öğretmenleri ataması gerçekleşti meğer bizim öğretmen matematik öğretmeniymiş. Daha serbest çalışıp aynı maaşı almayı ve kendi branşını yapmayı terci etmişti.
Başka bir okuldan bir öğretmen daha geldi. Bu öğretmen sürekli sınıfta değildi. Tanışmaya gittiğimde sanki devam etmeyecek geçici biriymiş gibi davranmıştı. Nitekim öyle oldu. İki ay içerisinde o da gitmişti.
Milli eğitimde köklü değişikler devam ediyordu. Biz daha birinci dönem bitmeden üç öğretmen devirmiştik. Arkadaşları ise iki öğretmen! İstanbul’un en eski okullarından birinde, İstanbul’un en eski, kalabalık semtinde ikili eğitim veren bu okulda da bunca yıl bu kadar öğretmen değişikliği olmamıştı herhalde?
Müdür, ikinci eski öğretmen ve üçüncü yeni öğretmenin katıldığı bir veli toplantısı düzenlendi. Kadınlar ikinci öğretmenin gitmemesi için imza topluyorlardı. Milli eğitim şikâyet hattına okulu şikâyet ediyorlardı. Bilmedikleri şey; sistemin yaptığı bir şey olduğu ve sistemin yarattığı mağduriyeti şikayet etmeleri gerektiğiydi.
Toplantıda müdür de eski öğretmende konuşması gerekenleri konuştular. Bunun son kez yaşandığını ve sistemdeki sıkıntıdan bahsettiler. Ama bizim öğretmenler gününde, tam takım yemek takımı ile öğretmenlere masa kuran, okulda aktif olmaya bayılan sınıf anamız ve arkadaşları; en arka sırada giden öğretmen için ağlıyorlar, bağırıp yas tutuyorlardı.
Tam bu sırada 3. Ve yeni öğretmenimiz geldi.  Artık ondan 3. Atom diye bahsedeceğim. Kimse hoş geldiniz bile demedi. Öylede kenarda dikiliyordu. Benimde hissettiğim bu saçmalıklara dayanamayıp sınıfı terke etti. Bu onurlu davranış alkışlanmalıydı. Ama ağlamak ve dert yanmakla meşgul olan analar; bunu bir saygısızlık olarak düşünüyorlardı.

5 Ocak 2019 Cumartesi

BALO


Bu yazıya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Her şey kâbustu. Bir bebeğim olmuştu. Artık istediğim gibi evdeydim ama her şey kabusgibi gidiyordu. Okuldaki sorunlar devam ediyordu. Bir süre okuldan alması için babaannesi gitti.
Sonraları Selimi bırakıp gitmeye başladım. Ama okul önü faiz lobisi gibiydi. Kim kime selam vermiş? Kime ne söylemiş? Kim kaç not almış? Kim kimin kalemini kırmış? Kim öğretmene hediye getirmiş? Kimin annesi kiminle kavga etmiş? Akşama ne yesek, kimde otursak kimde kahve içsek?
Benim kimseyi gözüm görmüyordu. Aklım selim’in bu yaşananlardan nasıl etkileneceği konusundaydı. Acaba nörolojik bir sorun olur muydu? Belki ben bir hata yapıyordum. Zaten ona iyi bakamıyordum. ruhnhalim Hiçbir şeyi kaldıracak durumda değildi. Kimsenin derdine derman olacak, basit, eften püften meselelere kafa yoracak halde değildim.
Herkes okul balosuna hazırlanıyordu. Sürekli ne giyileceği neler yapılacağı konuşuyor, insanların tek derdi çocuklarının kiminle dans edeceği, ne giyeceğiydi.
Ben ise bu olayı saçma buluyordum. Madem çocuklar mezun oluyordu pekâlâ kendi aralarında bir parti düzenleyebilirlerdi ama işte günümüzde annelik ne kadar çocuğunla vakit geçirdiğin, ne giydirdiğin, ne aldığındı!
Kızım sürekli gelinlik giymek istediğinden bahsediyordu. Okulda dans için öğretmen eşleştirme yapmış veliler memnun kalmamıştı. Sanki at ile deve! Benim kız ise özgüveni yerindeydi, hangi arkadaşı ile dans etmek istediğini açıkça söylemiş ve bu yüzden öğretmen; onun istediği arkadaşlarıyla dans etmesine izin vermişti.
Boyu yaşıtlarına göre kısa olduğundan, topuklu ayakkabı derdindeydi. Ona gelinlik almayacağımızı onun bir çocuk olduğunu, istediği kıyafeti alacağımı ama gelinlik almayacağımı söyledim. Ne yaptı etti beni gelinlik almaya ikna etti. Ama mağaza girdiğimizde kararını değiştirip, fuşya lazer kesim mini bir elbisede karar kıldı.
Bu sürece gelene kadar kucağımda henüz kırk günlük bir bebek slinginde uyuyor ben ise mağaza mağaza dolaşıyordum.
Halsiz ve bitkindim. Enerjisine yetişemiyordum. Her yetişemediğimde öfke patlamaları yaşıyor ve onu babaannesine gönderiyordum. Uyuyordum. Tabi o da oraya gidip önüne koyulan yemekleri yiyip televizyon seyrediyordu.
Balo; Selim’in doğması gereken tarihten bir hafta sonraydı. Yani ben yeni doğan bir bebekle oraya gidecektim. Düşüncelerim hiç susmuyordu. Ya yine aynı şeyleri yaşarsak? N’apardım? Süt sağıp bıraksam olmazdı. Ben yokken bir şey olsa ben ne yapardım?
Öyle böyle derken gitmem kesinleşti ben hala orada kronik olarak iki aylık ama henüz yeni doğan bir bebekle ne yapacağımı düşünüyordum.
Beğendiği fuşya elbiseyi aldık. Taşlı sindirella topuklularını hazırladık. Onu kuaföre bıraktım. Hemen eve döndüm. O istediği muhteşem topuzu yaptırmış, saçlarına simler döktürmüş, prenses tacını da tam üstüne koydurmuş beni bekliyordu.
Bence o günün, en güzel anı; kapının önünde, upuzun saçları, yanlara attığı kakülleri, mavi etekli üstü gipürlü elbisesiyle evin merdiveninde fotoğrafını çektiğim andı.
Ama o kadın gibi yani büyük bir kadın gibi olmayı tercih etmişti.
Ben ise önce hazırlamam gereken bir bebeğin telaşıyla acele ediyordum. Selimi ablasının hiç kullanmadığımız pusetinin içine yerleştirdim. Uyuyordu. Yedek eşyalarını aldım. Elimde puset, önümde topuklu ayakkabı ile yürüyen kızımla taksi bulana kadar yürüdüm.
Balo deniz kenarında öğretmen evindeydi. Yolda hala Selime bir şey olursa diye kaygılanıyordum. Geldiğimizde; şıkır şıkır giyinmiş, kuaförlerde zaman geçirdikleri herhalllerinden belli olan hemcinslerim en şık kıyafetlerini giymiş masalara oturmuştu.Çocuklarda masalardan yer kapma heyecanıyla balo gelinliklerinin kırışmalarına aldırmadan oturuyorlardı.
Mavi kotum, siyah tişörtüm ve şiş gözlerim görünmesin diye taktığım gözlüklerim, kolumda zor taşıdığım bebeğimle, ayrılmış olan yerime oturmak için  hızlı adımlar atıyordum.
Yerimiz; cam kenarıydı, masaya puseti koydum. Selim uyuyordu. bir an kızımın hızlıca masaya koştuğunu ve onu kontrol etmediğimi fark ettim.
Kızıma yer ayrılmamıştı. Sınıftan birinin ablası da balo da ve gelinliğiyle  gelip yer kapmış sayısınca hazırlanan sandalyelerden kalmamıştı. Bir sandalye bulunup getirilirken biz göz göze geldik. Gözlerimi kaçırdım.
Kendisi halletti diye düşündüm. Çok sonraları aslında ne kadar dışlanan bir çocuk olduğunu anladım. Ve bunu veliler umursamıyordu. Çünkü birçoğu benden de hoşlanmıyordu.
Bu hislerimiz karşılıklıydı. Ama ben kafamdaki düşüncelerden bir sıyrılsam konuşabilecektim de işte o düşünceler beni bırakmıyordu. Bence matematikten önce çocuklara insan olmayı öğretmek gerekiyordu.
Kızım arkadaşının kalemini kendi kalemi sanıp, arkadaşının kalemini aldığını düşündüğünde ve bu bütün sınıfta bir yanlış anlamayla ortaya çıktığında ona iyice anlatmış arkadaşından özür diletmiş ve o çocuğun bu durumdan etkilenmemesi için elimden geleni yapmıştım.
Bir gece yarısı yazı yazmak için kalemini alan bendim!
Ama işte insanlar, akademik başarının mutluluk getireceğine inanıyorlar. Buna eğitmenleri de dâhil etmek gerekiyor. Çünkü başarılı çocuğun yanlışlarını, haksızlıklarını görmezden gelerek hayata bir acımasız patron, lider vs yetiştiriyorlar.
Kimse bunun farkında değil. Çocuğu TV karşısında oturup Acun programlarını izlerken etkilendiğini düşünmeyen ebeveynler, Aziz Nesin kitaplarından korkuyorlar.
Bunları da gördük. Saftrik kitaplarının çocuğu üzerinde psikolojik ve ahlaki çöküntü yaşadığını düşünen bir ebeveyn sınıfa getirip örnek olunmaması gerektiğini söylerken. Sınıfa getiren kişinin anası olarak en arka sıralarda ben sessizce dinliyordum. 
Tıpkı neredeyse her gün beslenmesine bir tane daha eklettirdiği, çok sevdiği arkadaşının annesi; ‘Bu sınıfta Sıladan başka insan yok mu? Ben onunla arkadaş olmasını istemiyorum.’ dediği gün yaptığım gibi sessizce oturuyordum.
 Alma beğenmiyorsan alma! Okumuyorsan alma!

Yok ! Ne isterdiniz ? Sizin kızınız ne istiyordu? neden bu kadar yakın olmalarından korkuyorsunuz?

İşte bunu o zaman söyleyemiyorsun. Hemcinslerim arasında öyle bir hiyerarşi var ki; bunu anlamak mümkün değil. Birinin empoze ettiği bir düşünceyi,  anlattığı bir olayı; nasıl yorumlamadan sende düşünebilirsin? Bir şeye nasıl körü körüne inanabilirsin. Başka bir mümküniyete inanmak bu kadar zor olabilir mi?
Şıklıklarıyla yarışan, hemcinslerim ortada erik dalı oynarlarken, ben kenarda acıların çocuğu edasıyla emzirecek yer arıyordum.
O anda arkadaşım yanıma gelip bana bir sandalye ayarlayıp kapalı salonda üstümüzü örtmese basıp gitmeyi planlıyordum.
Neyse ki Gonca bunu da hatırlamaz!
Bu okul bitene kadar, zor günler beni bekliyordu.
Deneyimli bir ev hanımı değildim. Dahası, çok fazla sorguluyor ve düşünüyordum.

29 Aralık 2018 Cumartesi

EV


Bu eve 2012 yılının ağustos ayında taşınmıştık. Kedimize ait, banka ipotekli evimizi büyük erkek kardeşime satmıştık. Buraya geliş sebebimiz benim çalışıyor olmamdı. Cemo ise, yeni işe girmiş ve taşeron firmada çalışıyordu.
İşten ayrılmam konusunda ısrar etmişti. Kızım ilkokula başlayacaktı. Bu yaşına kadar babaannesinde kalmıştı. Aslında bizde babaannesiyle yaşıyorduk ama Cemo’nun abisinin boşanmasıyla birlikte abisi annesinin yanına taşınmıştı. Bizde hafta içi bir gün kayınvalideme geliyor, hafta sonları da yani Cumartesi akşamları kızımı alıp evimize gidiyorduk. Pazar akşamları dönüyor, kayınvalidemde kalıyorduk.
Bu arada büyük erkek kardeşim ve küçük erkek kardeşimde bize geliyor hafta sonlarını beraber geçiriyorduk. Küçük erkek kardeşim artık benim yanımda kalmaya başladığında ise çoğu zaman kızımı alma görevini ona veriyorduk.
Kayınvalidemin evi benim işyerime yakın, evim küçük erkek kardeşimin okuluna yakındı. cemo artık kızım okula başlayacağı için işten ayrılmamın iyi olacağını düşünüyordu. Birçok araştırma yapmıştım. Okulları, anaokullarını kreşleri araştırdım. O dönem özel bir anaokuluna göndermekte, ben çalışmadan okula göndermekte bana cazip gelmiyordu.
Bendeki bu kararsızlığı görünce herhalde, Örtger ve Gacet bir adım atmaya karar verdiler. Maaşıma zam yaptılar. Böylelikle Cemo taşeronda çalıştığı için daha fazla kazanmaya başlamıştım. İşi bırakmaktan zaten korkuyordum.
Cemoya maaşımın arttığını ve işi bırakmak istemediğimi söyledim. Bu arada kayınvalidemin 30 yıllık kapı komşusu evi yan komşusuna satmış aynı semtten başka bir ev almıştı.
Bunun bir fırsat olduğunu ve kiraya gidersek bir süre deneyebileceğimizi ve evi satmanın gerekmediğini söyledim. Ama Cemo bir türlü ikna olmadı, ev satılmazsa hem kredi hem kira karşılamakta sıkıntı çekeceğimizi düşünüyordu.
İlan verdik ama bir türlü evi satamadık. Çünkü Cemo evin satılması için durmadan beni sıkıştırıyor. Diğer evi ancak o zaman kiralayabileceğimizi söylüyordu. Evi kiralamaya çalışan ev sahibi ise acele ediyordu.
Ev alma niyeti olan büyük erkek kardeşim ise evi almak istiyordu. Fakat istediğimiz fiyatın çok aşağısında bir fiyat veriyordu. Biz evi neredeyse aldığımız fiyata satacak, beş yıl boyunca, bankaya ödediğimiz para boşuna gidecekti.
Bir gece uzun pazarlıklar sonucu evi büyük erkek kardeşime satmaya niyetlendik. Büyük erkek kardeşime göre, böylelikle; küçük erkek kardeşimin de düzeni bozulmayacaktı.
Ve kayınvalidemin yan komşusu olmak için ilk adımı attık.
Taşınma firmasını ayarladım. Evi satmak için birini buldum. Ama Cemo bu ev küçük olmaz diyordu. Olurdu. Neden olmasın dı? Kızıma bakan kişi ile kapı komşusu, okulu ile aramızda 100 metre vardı. Bundan daha iyi ne olabilirdi?
Tüm ayarlamaları yaptım ve nihayet bu iki odalı, sergen mutfaklı, doğalgaz sobalı 70 m2 eve taşındık.
Yatak odası hava boşluğuna bakan, mutfağı neredeyse yetmişlerden kalma olan bu eve yerleştik. 120 m2lik dairede birçok eşyayı bırakarak bu eve geldim. Eşyam çok, ev küçük ve nasıl yerleşeceğimi bilmiyordum.
En çok sevdiğim yanı salon köşesinde özel yapım bir kitaplığı olmasıydı. Bir de evler birbirinin içine bakan, mutfak iki kişinin sığabileceği gibi olsaydı!
Benden önce, neredeyse otuz yıl bu evin sahibi olan kişi bu evde üç kız çocuğu büyütmüştü. Ve üçü de hayatta önemli mevkilere gelmiş insanlardı.
Ben neden yapamayacaktım ki, benim neyim eksikti? Evdeki sorunlardan bahsetmek istediğimde hep aklıma bu geliyordu. Yani yıllarca başkası idare edebildiyse bende edebilirdim.
Ama olmuyordu. Hayatımız saçma sapan bir hal alıyordu. Cemo sürekli şikâyet ediyordu. Yeni ev sahibimiz ise bu evi oğlu için almıştı. Yeni bir mutfak yaptırmak eve kombi döşetmek konusunda pek istekli değildi.
Belki sorun çıkarmazdı ama Cemoya göre biz sorun çıkarmamalıydık. Bu yüzden yıllarca bu evde hem şikâyet edip hem yaşadık.
Ve 5 yıl sonra bu kapıdan kucağımda ikinci bebeğim ile giriyordum. Hem şikâyet ettiğim hemde yaşamakta zorlandığım bu eve ikinci bebeğimi dünyaya getirmiştim. Bebeğim prematüre ben ise halsiz ve bitkindim.

5 Nisan 2013 Cuma

Son durum


Dün Cimcime okula gittiğinde ; öğretmeni ona bir matematik kitabı temin etmiş.  Daha sonra sıra arkadaşının kitabı yanlışlıkla çantasına koyduğu anlaşılmış. Akşam eve geldiğinde kitabını bulduğu, öğretmeni önceden bir kitap temin etmiş olduğu için çok mutluydu
Gerginliğim geçti mi?
Doğru olan şeyi yaptım, ama boşuna üzüldüm diyemiyorum. Bu tip eğitimci ve idarecilerin olması ve böyle tepki almış olmaktan çok da hoşnut olmadım.
Aslında beni üzen şeyin; çalışıyor olmamdan dolayı hissettiğim yetersiz anne duygusu, son zamanlarda annemin rahatsızlığı dolayısı ile içinden çıkamadığım, iş hayatına tamam mı devam mı soruları ve kendimi gerçekten çaresiz hissetmem.
Kitap sorunumuz çözüldü. Öğretmen bir kez daha değişmesin diye dua ederken, okul değiştirme konusunda hala kararsızım.
Zaman her şeyi gösterecek.

18 Ocak 2013 Cuma

BİR DAHA OLMASIN


Tamda her şey yoluna girmiş diyordum. Ne kadar da abartmışım kafa patlatmışım ne olacak şimdi diye düşünüyordum. Meğerse asıl bomba gerideymiş.
Kızımın ilk öğretmenini değiştirdiğimde kesinlikle ön yargılarımla  ve haklı olarak okulun 2. Günü değiştirmiştim. 2. öğretmen branş atamalarında gitti.
Şimdi ise tamamen hizmet puanı ve milli eğitim bakanlığının atama yönetmeliğiyle ilgili kararlarından dolayı; çok sevdiğimiz, her gün istinasız ödev kontrolü yapan kızıma göre haksızlık olarak görülen pasif çocukları daha çok oyunlarda aktif etmeye çalışan, yazılı olarak ödevleri her gün anlaşılır bir dille eve gönderen öğretmenimiz hizmet puanının düşük olması sebebiyle değişiyor.
Akşam veli toplasında rehberlik öğretmeni, müdür ve sınıf öğretmenimiz açıklama yaptılar.
Müdür; yapacak hiçbir şeyin olmadığını, öğretmenin bu okulda olmasını çok istediğini ama bunun yönetmeliklerle ilgili bir durum olduğunu net ve kesin cümlelerle açıkladı.
Rehberlik öğretmeni; nasıl bu durumu çocuklarımızı en az zararla geçirebiliriz, yapmamız gerekenler, yapmamamız gerekenler hakkında açıklamada bulundu.
Eski sınıf öğretmenimiz; gittiği için üzgün olduğunu ama yapacak bir şey olmadığını açıkladı.
Yeni sınıf öğretmenimiz; 3 aydır değiştirdiği 3. sınıf olacağını, bu durumun kendisini de mağdur ettiğinden bahsetti .
Yapacak bir şeyimiz olmadığını kuzu gibi kabul ettik, ne yapacaktık ki yeni bir okul mu? O zamanda çocuk yeni arkadaşlara alışmaya çalışacak.
Sisteme kızmak mı evet kızdım ben hemde çok kızdım…
Ağlayan veliler oldu sınıfta, yalvaranlar tekrar tekrar aynı soruyu soran…
Abuk subuk sözler söyleyende…
Müdür, öğretmen, rehberlik öğretmeni gerçekten netti. Söyleyecek hiçbir şey bırakmadılar. Tepki gösteren velilere de açık ve net konuştular.
Şimdi bende ki durum mu ?
Berbat bir durumda değilim, daha sakinim. Bizim Cimcimede şu yorumu yaptı napalım anne biz derslere bakalım, buda değişirse derslerden geri kalmayalım.
Tek korkum 3. Öğretmen geldiğinde öğretmenin sözünü dinlemesi gerektiğini çok değerli olduğunu söylediğimde her öğretmende her şey değişiyor ne gerek var diğerinde başka şeyler olabilir demişti, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Şimdi ki yorumu napalım alışacağız artık…
Bekleyip göreceğiz üzerimize çok büyük bir görev daha yüklediler…

7 Temmuz 2011 Perşembe

Kızım gerizekalı mı?

Kızımın okul kaydıyla uğraşıyordum.Bitirdim sonunda artık kayıtlı.Koca Mustafa Paşa ilköğretim okulu ana sınıfına kaydını yaptırdım.Uzun bir süreçten geçtim en az 10 tane özel ve kamu ana okuluyla konuştum , tartıştım, araştırdım ..En son bu okulda karar verdim.Olay çok karışıktı evim uzak kızıma bakacak yok aslında klasik çalışan anne hikayesi...
Şimdi kayınvalidemle kapı komşu olucam sanırım nasıl bir şey öğrenicez artık ,taşınma ,ev bulma  (bulduk gibi sanki) evimiz ne olacak durumu var . Evimizi kiraya vericez ya da satıcaz hakkımızda hayırlısı olsun.
Bir çok okulla görüştüğümü söylemiştim . Önce etütlü bir okula ön kayıt yaptırıp kuraya girdik ,kurada 76. yedek oldu kızım.100 tl verip geri alamamakta ayrı acı bide maddi boyutu şu 300 kayıt almışlar ilkokullarla birlikte ve bu 30000 tl eder.28 kişi anasınıfına 30 kişi ilköğretime alıcaklar  2500 tl  etüt parası ve kayıt parasının da 2000 tl den başladığı söyleniyor.. Bu okul aksaray mahmudiye ilköğretim okulu .
Devlet ilköğretimler anasıfına 500 tl kayıt parası 4 top a4 kağıdı artı pilot kalem tutarıda 30 tl dir.Yani toplam 530 tl. ikili eğitim ama sabahçı ya da öğlenci olacak çocuk.
Ataköyde görüştüğüm medeni berk ilköğretim okuluda 1000 tl istiyoruz ama daha fazla verebilirsiniz dedi :)))Ayrıca aylık 120 ya da 130 tl olacak 150 tl de servis parası ve saat 9:00-15:00 arası okul var 15 :00 ten sonra ise bakıcı ve alıcı gerekli oda 200-300 tl olsa düşünün işte....Birde ilköğretime burda devam edip etmeyeceği belli değil.
Şirinevlerde HAYAL GEMİSİ ÇOCUK EVİ diye bir yerle görüştüm .İçime sinen tek yer orasıydı keşke uzak olmasaydı. Sabah 8:00 da çocuğunuzu bırakıyorsunuz akşam 5:00 ama siz uzatabilirsiniz. SONAY hanım sorumlusu çocuk gelişim eğitmeni.  Gerçekten temiz , güzel  bir yerdi bana çok yakın ilgi gösterip bilgi verdiler.Sağolsunlar.
Neyse bu kadar yeri gezip gördükten sonra mecburen karar vermek, seçmek zorundaydık.Dün okula gittim ilgili müdür yardımcısını bekledim ,geldiğinde  geçen yıl tartıştığım öğretmen olduğunu görünce şok geçirim uzun bir hikaye bu bu yola sapmayayım en iyisi ...O beni tanımadı ama hehehehe...
Önce ona neden ana okulu kaydı  yaptırmak zorunda olduğumu anlatmam gerekti.Çünkü kızımın ilköğretim 1. sınıfa e-okuldan kaydı  bu okula çıkmıştı. 2005 aralık doğumlu olduğu için ana sınıfına kaydını yaptırmak istediğimi ,okul olgunluğu testi yaptırdığımızı bir sürü işte araştırma ve incelemelerimi anlattım.Bütün gittiğim okullarda anlatmak istediğimi ilgiyle dinleyen PDR ve müdürler  ile karşılaştım ama bu hanım efendi bana direk dinlemeden söyle bir soru sordu
 M.Y.-Hanım efendi çocuğunuz geri zekalımı ? neden anaokulu dedi
Ben(bozulmuş bir şekilde)_ siz nediyorsunuz okul olgunluğu testinin ne olduğunu biliyormusunuz dedim .
M.Y.-Evet
Ben - O zaman ne konuşuyorsunuz dedim.
sustuk
Düşünün işte eğitimci bu kişi ya ne olurdu zihinzel özürlümü deseydi yada anlatıyorum dinlesene be kadın yahu.. bide gerizekalılarmı ana okuluna gidiyor Tamam anlıyorum zaten darmadağınıktı suratı belki başka bir problemi olabilir ben iyi niyetle yaklaşmaya çalışıyorum ama içim içimi yiyor size çocuğunuz geri zekalımı diye soran bir zihniyet nasıl bir eğtim verir acaba merak ediyorum içime sinmedi ama ben 250 tl kayıt parası ve a4 kağıdı aldım toplamda 280 tl  harcadım. eyül ayında dilekçe verip okulu anasıfına düşürücez bakalım bu eğitimciyle daha ne kadar tattışıcaz...
Benim kızım geri zekalı değil ben araştıran, inceleyen , çocuğu için en iyisinin olmasını isteyen ,mantıklı bir anneyim sadece...