2. gebelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. gebelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2019 Cuma

DELİ GERÇEK


Hayatımızdaki belirsizlikleri düşünüyor, endişelerimle boğuşuyordum. Kafam doluydu. Sürekli bu evde ne kadar oturacağımızı, ev alıp alamayacağımızı, Selim’in gelişiminde bir sorun olup olmayacağını düşünüyordum.
Bir zamanlar ortaokulda okuyan, Hasan Ustanın tanıdığı kocam artık bir şirkette teknik eleman olmuş ve üniversite okuyordu. Her hafta çıraklık eğitim merkezine; gri pantolonu beyaz gömleği ve mavi ceketini giydikten sonra bir türlü doğru düzgün bağlayamadığımız kravatını cebine koyuyor okula gidiyordu. Artık; ustalık kalfalık ve mesleğiyle ilgili tüm eğitimleri almış ve kurumsal bir şirkette çalışıyordu.
Ama ben bir türlü okumayı becerememiştim. Mesleğimle ilgili olmayan muhasebeyi bitirmiş, üstüne sağlık kurumları işletmeciliğini okumuş ve lisans tamamlama yapıyordum. Ama örgün ve özel bir üniversitede kazandığım röntgen teknisyenliğine gitmemiştim. Tıpkı şimdi gibi gelecek kaygısı ile okula son anda kaydımı yaptırmaktan vazgeçmiştim.
Evimde olmayı, çocuk doğurmayı, yemek yapmayı, örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, kitap okumayı seçmiştim.
Seçmiştim ama bunların hiçbirini yapmıyordum. Halsizliğim ve düşüncelerim beni durmadan bir boşlukta bırakıyordu. Yazmaktan nefret ediyor. İki satır yazınca saçmaladığımı düşünüyordum.
Motive olmak için Cemo’nun hediye ettiği kalem ile turuncu çizgisiz defterime sürekli saçmalıklarımı dolduruyordum.
Gelen gidenler oluyor. Ve sürekli kendi mükemmel anneliklerinde bahsediyorlardı. Bir gün bir hemcinsim süper anneliğinden bahsederken, ‘ Görmeden inanmam’ dedim. Ortam buz gibi soğudu. Herkes birbirine bakıyordu. Yine aynı bahisler açıldığında ‘Hülyanın gözleri de ne güzel mavi değilmi?’ demiştim.(Hülya kimdi yav ? Bakışmalar) Artık insanların saçmaladıklarını düşünmelerini istiyordum. Onlar benim delirdiğimi düşündüler.
Mesele bu değildi. Madem siz bebek ziyaretine gidiyordunuz ve karşınızda zor bir dönemden geçmiş anne vardı daha süper bir anne olduğunuz iddia etmeyecektiniz.
Bu ne ya?
 Doğumun zorluğu yoktur. Tüm anneler aynı acıyı çekmiştir. Tüm annelerin endişeleri kaygıları aynıdır. Yalnızca bunları dile getirmezler. En güçlüsü onlar olmak zorundaymış gibi sanki bu normalmiş gibi anlatırlar.
Öyle değil işte!
Teorikte her şey görünür, onlarca kişisel gelişim kitabı okursun da annelik pratiğine geldiğinde o iş öyle olmuyor. Çok kesin konuşmuş olmayayım. Benimki öyle değildi.
Siz burada her şeyin en mutlu en güzel dakikalarını beklide saniyelerini görüyorsunuz ama işin gerçeği o an olmuyor.
Mutlu bir aile fotoğrafının arkasında mutfaktaki dağınıklığı düşünen, bu gece bebeğim uyusa da bende uyusam diyen, bir anne, tv karşısında göbeğini kaşıyarak yatan bir baba,derslerini yapmamak için bin dereden su getiren , tv ve tablet başından kalkmayan çocuklar olabiliyor. Yani benim oluyordu.
Evde televizyon yoktu. Memlekete annemlere götürmüştük. Amacım beraber daha çok vakit geçirebilmekti. Tabi kayınvalidem eski tüplü televizyonunu bizim evin kapısına koyup bir televizyonsuz evin olmayacağını dikta edene kadar.
Bizimkilerde bayram ettiler. Evde tüplü televizyon sevinci yaşayıp anten bağlayan kocam, damlayan musluğu değiştirmiyordu.
İtiraf edeyim o antenin kablosunu aralardan kırmaya çalıştım. En sonunda Cemo kabloyu camdan çıkarttı. O dolabın üstüne nasıl geldiğine ve bu denli kestiğine inanamıyordu. Çözüm vardı arkasındaki giriş soketini bozuyordum. Taaa ki sabitleyene kadar.
Bunlar evliliğimizde yaptığım en masum entrikalardı. Ama tabi o tüplü televizyondan eve dev ekran bir plazma alana kadar vazgeçmediler. Uğraşsam onu da hallederimde, uğraşmadım. Çünkü televizyon olayına eskisi kadar sert bakmıyorum. Eğer televizyon izlemeyen bir eşim olursa ben bu yazıları nasıl yazacağım? Seyret kocacım ama lütfen A haber ve A2 den uzak dur. Bence A’ların tümünden uzak dur!
Televizyon seyretmesinler çocuğa telefon tablet yaklaştırmasınlar. Mümkünse uzak dursunlar diyordum kendime… Ellerinizi yıkayın, duşa girin, mutfağı toplayın, bulaşık makinesini iki oda öteden boşaltın, yastıkları dağıtmayın, kitapları kurcalamayın, bacak bacak üstüne atıp göbeğiniz kaşımayın. Ses çıkartmayın, bağırmayın, müzik aleti yasak, şarkı söylemek yasak!
Tam bir Püskül diktatörlüğü!
Bazen Cemo  ‘ Biliyor musun? iki yaşına geldiğinde çok farklı düşünecekmişsin.’ diyordu. Bu davranışlarım ve ruh halim hakkında demek ki araştırma yapmıştı.
Ya da bana; en fazla iki yıl daha  bu yeni Püskül’e katlanabilirim demek istiyordu. Bu daha büyük ihtimal çünkü bir şeyi söylemek istediğim zaman asla ima yoluna başvurmazdım. Hayatım boyunca net olmayı seçmiştim. İma ve kinaye benim için saçma sapan bir şeydi. Net insanlar her zaman kazanırlar. O an kaybetmiş olduklarını zannetseler bile günün birinde kazanırlar. Aklıma geldi artık imayı da kaldırayım bu evden. Kapının üstüne; ‘Ne söylemek istiyorsan söyle, uzatma!’ Yazmalı.
Evdeki bu durum okula da, işe de yansıyordu. Evliliğimizde çok daha zor günler geçirmiş olmamıza rağmen, Selim doğduktan sonra resmen ikimizde saçları beyazlamıştı. Kızımda  ilkokulu bitirmek üzereydi.

28 Aralık 2018 Cuma

BERBAT


Annemin göz kapakları çökmüştü, omzundaki yükün ne kadar ağır olduğu belliydi. Ellerindeki nasır ise mücadelesinin işaretiydi.
Dimdik durmalıydım. Dimdik! Hastane odasında yaşadıklarımız hakkında hiç konuşmadık. O kadar halsizdim bir o kadar bitkin oluyordum ki kendimi toparlayamıyordum doğumun üzerinden üç gün geçmiş bebeğimle uyum odasındaydım. Tedavi için aşağıya indiğimde bir süre yukarıya bebeğimin yanına çıkamıyordum.
Sürekli beslemem ve koynumda yatırmam gerekiyordu. Bir süre yukarıya çıkamayınca bazen annem gelip bana bakıyordu. Hemen toparlanıp yukarıya çıkıyordum.
Yanımızda down sendromlu bebeği ile bir anne daha vardı. İki ayrı açılabilir koltuğumuz vardı. O hiç uyumuyordu neredeyse, ben tedavilerim bitip artık akşam olduğunda koltuğu açıyor çarşafımı seriyor ve uyuyordum. Bebeğimi sık sık emzirmem gerekiyordu.
Her sabah hemşireler gelip bebeğimi tartıyorlar, topuğundan kan alıyorlardı. Bazen koynuma alamıyordum. İçimden  ‘Enfeksiyonum ona geçer mi?’diye düşünüyordum. Bu hastaneden çıkarsak ikimizde henüz güvende olamazdık.
Bu bebeğe daha bakamazdım. Ama yanımda olmalıydı burada değil odamda. İlk gün 200 gram aldı Doktor şaşırdı iyi gidiyor dedi. İkinci gün kilosunda bir değişim yoktu. Saat başı emziriyordum. Çok yorgundum. Üçüncü günün sonunda bebeğimi taburcu edeceklerini söylediler.
Her şey iyiye gidiyordu. Bebeğim yeni doğan yoğun bakımdan taburcu ediliyordu. Üç gün yoğun bakımda, üç gün anne bebek uyum odasında kalmıştık. Kafaları karıştıran şey benim taburcu olmamamdı.
Hala tedavim devam ediyordu. Ellerim ayaklarım şişmiş damar yolu bulunamamış artık hemşireler çok zorlanıyorlardı. Bebeği taburcu ettiklerinde annenin yanına verdiklerini sonra fark ettiler.
Artık odamdaki beşik boş değildi. Bebeğim yanımda ben ise yatağımdaydım. Annemde yanımdaydı. Bazen geceleri uyanamıyordum. Gözlerimi açmadan emziriyor uykuya geçiyordum.
Kocaman bir ailem olmuştu. Dört kişilik çekirdek ailem… Cemo her gün geliyor ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Sürekli evdeki eksiklerden bahsediyordum. Her geldiğinde o ne olacak bu ne olacak diyordum. Hazır değildi. Evdeki hiçbir şey hazır değildi.
Aslında hazır değildim.
Evdeki doğalgaz sobaları ya bebeği zehirlerse, ya uyanamazsam, mutfak çok dağınıktır şimdi?
Bir gün kızımla geldiklerinde kızımın gözündeki tuhaflığı hissetmiştim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Kucağına kardeşini verdim. Özgüveni yerindeydi onu kucaklamakta hiç sıkıntı yaşamadı.
Hemen ona dokunmadan ellerimizi yıkamamız gerektiği ve henüz çok küçük olduğunu söyledim. Gözleriyle yan yan bana bakıyordu. Babasıyla birazdan yemeğe gideceklerdi ve çok heyecanlıydı. En sevdiği pastadan annesine almasına babası izin vermemişti.
Artık gelen giden yoktu ben sekiz gündür hastanede 403 numaralı odadaydım. Telefonum ise hiç susmuyordu. Bu zamanda konuşmak insanı çok yoruyor.
Berbat bir anne olacaktım. Eğer hastaneden çıkarsam bu işi başaramayacaktım. Çok yorgundum. Uyuyordum fakat dinlenemiyordum. Bu berbat hayatımın ve kişiliğimin içine bebeğimi de sokmuştum.
O masumdu, dünya berbat ve biz bu çocuklara hiçbir şey veremeyecektik. Çalışsam onlarsız kalacak çalışmasam berbat bir hayatım olacaktı. Ailem malumdu ilişkilerim ise berbattı.
Ne kadar kötü bir insandım. Saçma sapan yazılar yazıyordum. Ne gerek vardı bunları yazmaya? Aptalım aptal berbatım berbat, birde üstüne bir bebek daha yaptım.
Yetmezmiş gibi…
Klinikte çalışmak istemiyordum, evde kalmak istemiyordum, okumak istemiyordum, yazmak istemiyordum.
Yazdığım yaptığım her şey saçmaydı. Ama bunları annem bilmemeliydi.
Hayatında görüp görebileceği tüm sıkıntıları yaşamış birine saçma düşüncelerinizden bahsedemezsiniz. Zaten aynı açıdan bakacak durumda değildik.
Babaannem yatalak babam evde değildi ve annem babaanneme halam bakmasına rağmen onun nasıl olduğunu düşünüyordu.
Ne zaman vicdanı evlatlarına yönlendirecekti acaba? Bana ne zaman sarılıp seni seviyorum diyecekti? Kendi evini düşünüyordu. Bende durmadan onu alıkoyduğumu düşünüyordum.
Babam durmadan arıyor ona direktifler veriyor, beni soruyordu. Onunla konuşmaya hiç niyetim yoktu. Yine yanımda değildi. Yine yanımızda değildi yine kendi cezasının kölesi olmuştu.
Yine hayatım berbattı, berbat!
Eve gitmekten korkuyordum. Kesinlikle evde berbattır. Çocuk okula gidecek, bebek bakıma muhtaç ev berbat. Bu berbat hayatım berbat seyredecekti.
 Dokuz gün sonunda; Halsizliğim, berbat düşüncelerim, geçmişle yüzleşemeyen vicdanım, geleceği görmeyen gözlerim, doksana düşmüş olan enfeksiyonum, sarılık olan bebeğim ile taburcu edilmiştim.



27 Aralık 2018 Perşembe

HASTAHANE


403 numaralı oda; içinde banyosu, tuvaleti, dolabı televizyonu ve tek kişilik gri dinlenme koltuğu vardı. Yatağıma uzandığımda koltuk sağımda kalıyordu. Sağımdaki uzun camdan park görülüyordu. Manzaram hiç fena değildi.
Sabah işe gidenler, spor yapmaya gelen kadınlar, hayvanlarıyla yürüyüş yapan insanlar görülüyordu. Henüz yatağımdan kalkamıyordum. Tuvalet ihtiyacım sonda ile karşılıyordum.
Sabah 10 da doğumdan çıkmış ve odaya geçirilmiştim. Hemşire arkadaşım izin almış yanıma gelmişti. Pijamalarımla yataktaydım. Öğleden sonra Cemo eve gitti. Kızım okuldaydı ve evde yapılması gereken işler vardı. Henüz kimse doğum yaptığımı bilmiyordu.
Annem yoldaydı gece İstanbul da olacaktı. Arkadaşım Paki gece yarısına kadar yanımda kalacak, Cemo’nun ablası gece yarısından sonra nöbeti alacaktı. Annem eve gidecek, dinlenip ertesi günü  yanıma gelecekti.
Bebeğim aynı hastanenin 5. Katında yeni doğan yoğun bakımındaydı. Aynı gün akşam üzeri sondayı çıkardılar. Kolumda serum takılıydı. Ağrı kesici uyguladılar. Bazen uyanıyor bazen ise gözlerimi açamıyordum.
Günde dört kez antibiyotik uyguluyorlardı. Vücudumdaki enfeksiyon doğuma neden olmuştu. Ama bu enfeksiyonu yükselten neydi bilmiyordum.
O gece; Cemo’nun ablası gelmiş, arkadaşım gitmişti.Tüm gece cemoyu ne kadar sevdiğimden, geçmiş konulardan bahsetmiştim. Bazen kendimden geçiyordum, uyandığımda; yaşadıklarımızın bittiğinin bundan sonra her şeyin daha iyi olacağından bahsediyordum. Tüm gece sürekli konuştum.
Ertesi sabah annem geldi. Onu gördüğümde rahatlamıştım. Sarılmadık. Gözlerindeki endişe ve korku beni rahatsız etmişti. Bana birkaç eşya getirmişti. Güçlü olmaya çalışıyordum ve sürekli su içmek istiyordum.
Bebeğim için bir an önce süt sağmam gerekiyordu. Akciğer yetmezliği vardı, antibiyotik tedavisi başlanmıştı. Mama içiyordu. Büyük ihtimalle durumuna göre doğum kilosuna yaklaştığında ve rahat nefes alabildiğinde yanımda olacaktı.
İkinci gün süt sağmaya başladım. Lanet olası kolostum sütü sadece 1 cc çıkmıştı. Akşam saat dokuz gibi kendi başıma yukarıya çıkıp görevlilere sütü vermek istedim. Hemen getirmem gerekmiyordu. Dolapta 24 saat kalabilirdi. Olsun siz taze taze verin benim için getirmek sorun değil, yeter ki toparlasın dediğimde, benim için değil orada çalışanlar için sıkıntı olabileceğini öğrendim.
‘1cc sütü ağzına ilaç niyetine verin bir şey olmaz.’ dedim. Bebeğimi yeşil sargılı halinden sonra hiç görmemiştim. Durmadan anne sütümün gelmesi için uğraşıyordum. Bir yandan ise; antibiyotik tedavisi alıyordum. Aldığım tedaviden sonra kendimden geçiyordum.
İki çeşit antibiyotik veriyorlardı 6 saat arayla serum takılıyordu. Damar yolum çok sıkıntılı, uğraşan hemşire çok deneyimsizdi. Her seferinde kolum şişiyor ve yenisi açılmak zorunda kalıyordu.
Anneme göre hep dönüm noktalarına denk gelen bir hayatım vardı. Dört gün dönümünden biri olan yılın en uzun gününün ertesi günü doğmuştum. Kızım yılın en uzun gecesinden bir gün önce doğmuştu. Şimdi ise ikinci bebeğim, gün dönümünün ertesi günü doğmuştu.
Artık damar yolum iyice kötüleşmişti. Durmadan süt sağıyor yukarıya götürüyordum. Zaman gözetmiyordum. Sütün dolapta kalması anlamsızdı. Zaten az olan süt pek tabi bebeğimin ağzına her saat de verilebilirdi. Yalnızdım. Kimseyi beklemiyordum. Telefonlar hiç susmuyordu. Köy ahalisinden ve akrabalarımdan hemen hepsi aramıştı. Konuşacak halim yoktu. Sonra birkaç arkadaşıma haber verdiğimi hatırlıyorum. Kızım eve gelmiş babası kardeşi olduğunu söylemişti. Ama o hiç kimseye söylememişti.
Öğretmeni ve birkaç arkadaşım öğrendiğinde ben üç gündür hastanedeydim. Telefonla konuşmak çok bunaltıcı geliyordu. Yanımda olmasını istediğim arkadaşlarım vardı.
Simone duyar duymaz gelen hemşire bir arkadaş uzun süre yanımda kalmış benimle sohbet etmişti. Bir tedavi öncesi hemşirenin damar yolu bulamayışına nazik bir dille uyararak ben yapabilirim deyip damar yolumu uzunca bir süre kullanabileceğimi düşünerek sağ bileğimin iç kısmından açmıştı.
Deneyimli bir yoğun bakım hemşiresi ayrıca memleketlimdi.’ Püskül canın yanmıyor mu, nasıl izin veriyorsun? Bunun bir yolunu bulsunlar anestezi uzmanı falan getirsinler. ‘dediğinde zaten çıkacağım gerginlik yaratırsam hemsire daha deneyimsiz olmaz mı? Dediğimi hatırlıyorum.
O gittiğinde karşımda vakur duruşuyla Nesli duruyordu. Nesliyi görmek beni inanılmaz mutlu etmişti. Tüm moralim yerine gelmişti. Her zamanki gibi içten ve komik sohbetiyle odamı şenlendirmişti. Annem olamasaydı, omzuna yaslanıp ağlayıp anlatacaktım. yav püskül ulan insan fasulyeyi büyütmeden doğurur mu acelen neydi deyip beni gırgıra aldığında;Her şeyi hissediyorum geçecek merak etme diyordu aslında!
O gittiğinde, kapıda dr. Gacet ve arkadaşı Ann belirdi. Elinde kocaman beyaz bir orkide vardı. Gacet bebeğim Hakkında bilgi almıştı. Süreç hakkında bana da bilgi verdi. Biraz konuştuk. Onun ardından Dr. Örtger , Carlos ve Meki geldiler. Odam kalabalık olmuştu. Onları görmekte moralimin düzelmesine yardımcı olmuştu.
Onlardan sonra kimse gelmedi. Janjanlı oda süslemesi ve doğum hazırlığı bekleyenler gelmemişti. İnsanın en ihtiyacı olduğu zamanlar bu günlerdi.insan en zor zamanında bekliyor aslında sevdiklerini. Bir kere yüzünü görmek yeterdi insana…
Artık bebeğim ve ben aynı hastanede yatıyorduk ve henüz onu görmemiştim.3.  gün bebeğimi göreceğimi söylediler. Kanımdaki enfeksiyon değeri 900 den 250 ye düşmüştü. Tedavim devam ediyordu.
3. Gün öğleden sonra onu göğsüme verdiler. Ufacıktı çekik gözleri vardı uyuyordu. Kapının karşısındaki kuvözde yatıyordu.
Ayaklarını göğüslerimin arasına soktum elleri ve kafası burnundaki hortumla beraber boynumun altında kalmıştı. Ufacık elleri mosmordu. Ayakları da öyle… Bunu yaşamak bir dakika bile sürmedi. Cemo yanımdaydı ve çok heyecanlıydı.
Ertesi gün sabah vizitin de asistan şefine benim enfeksiyon değerimin düşme eğiliminde olduğunun ve taburcu olabileceğimi söylediklerinde; şef ben bunu göze alamam istersen sen tabucu edebilirsin demişti. Cuma günü olduğu için taburcu işlemim pazartesiye kalmıştı. Hafta sonu enfeksiyon değerim tekrar yükselmeseydi ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı tekrar değerlendirmeseydi. Pazartesi taburcu olabilirdim.
Ama bebeğimle de bebeğimsiz de evde ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Pazartesi günün bebeğim ile uyum odasında kalacağımı söylediler. Ama almakta olduğum bir tedavi olduğu için nasıl olacağı konusunda kararsız kalındı. Bu arada artık damar yolum birçok kez denenmiş ama her seferinde sorun çıkartır hale gelmişti. Hemşireye ayağımdan damar yolu açmasını teklif ettiğimde şaşırmıştı. Ayağımdaki damar yolu beni üç gün idare etmişti.
Uyum odasında bebeğimle kalacağım, tedavi için odama ineceğim tedavi sırasında annemin bebeğimle kalacağı günler başlamıştı. Eğer uyum odasında bebeğime iyi bakabilirsem , taburcu  olacaktı.




26 Aralık 2018 Çarşamba

BELKİ


Uzun arayışlardan sonra bir eleman bulunmuştu. Aslında bir seçim yapmak zorunda kalınmıştı. Artık doğum iznine ayrılmam bir  hafta kalmıştı. Zorlanıyordum.
Gacet mutsuz, Örtger çaresiz bakıyordu. İstedikleri bu değildi. Korkularım, kaygıları ile yorgunluklarım ise beni bırakmıyordu.
Her şey çok güzel olacak mı? Yıllarca yoğun tempo ile çalışmıştım. Konforu kötü olan evimde neler yapacaktım. Her şey yoluna girecek miydi sahiden? Cemo ya işten ayrılırsa? Bana kapıları açık geri dönerdim. Tekrar eski günlere dönmek beni mutlu eder miydi? Olacak mıydı hakikaten?
Bebeğim olduğunda her şey güzel olacak mıydı?
Yerime işe başlayan, evli, çocuklu, sıska kız bu işi yapabilirdi. En azından gönül rahatlığıyla artık duygu durum bozukluklarımı yaşayabilirdim.
Kız zehir gibiydi. Her anlattığımı dinliyor ve uyguluyordu. İşi almaya hevesli ve çalışmak için can atıyordu. Karıştırdığı tek şey; davranış taklit etmeydi. Benim gibi olup işi almak, patronların gözüne girebilmek istiyordu. Ama ben gibi olması mümkün değildi. Armut pişmeden daldan düşmezdi.
O ben değildim. Mutsuz ve öfkeli... Birçok hastayı, yaşam şekillerini, aile hayatlarını biliyordum. Sorun çıkartacak hastayı, yol gösterilecek hastayı biliyordum. Bu öfkeli halime onlarda bildikleri için katlanıyorlardı. Çünkü hepsi beni tanıyan bir zamanlar hayatlarının kötü anlarında onlarla olmuş bir çalışandım. Başları sıkışınca gelebilecekleri, yol yordam gösterebilen ruh hallerine göre davranabilen, yıllarca o semtin Püskülüydüm. Benim o zaman ki duygusuz ve öfkeli Püskül olmamı idare ediyorlardı.
Hepsi yolda selamlaştığım bir şekilde ev hastaları için destek veyol yordam gösterdiğim insanlardı. Aramızda bir güven inşa edilmişti. Püsküle soralım mantığı insanlarda gelişmiş bazen inanılmaz basit ama beceremedikleri şeyler için bana geliyorlardı.
Yabancı hastalarla iletişim konusunda becerikliydim. Uyruklarına göre yaşanabilecek olayların önüne geçme becerisini yıllarca edinmiştim. Birçok yerli hasta için ise; başı sıkışınca gelebileceği bir insan olmuştum.
Ne kadar o dönemde mutsuz ve depresif olsam da, şimdi başkaları açısından kendime övgü değil, hakikati sunuyorum.
Bu kız bu işi yapardı. Ama bir Püskül olabilme yolunda çok ilerlemesi gerekiyordu ve yanlış yolda ilerliyordu. Bana benzemeye çalışıyordu ama bilmediği şey Püskül o zamanlar bir zamanlar ki Püskül değildi.
Gacet’in bir durum karşısında,insanı dinlerken , gözlüklerinin altından bilgisayarda bir şeyler yapmasını, gözlerini devirerek bıktım bakışını, sorun sorun olmadan gelmemeli oflayışlarını, Örtger’in öfke krizi anında ‘tamam çözeriz.’ deyince rahatladığını, kızgınlıkları geçene kadar, sessizce beklemek gerektiğini, yanlış yaptığınızda özürden haşlandığını, bir şeyi kabul ettirmek için eşref saatine denk gelinmesi gerektiğini bilmiyordu.
Çünkü ben sorun sorun olmadan kimseye gitmiyor, alınacak hastaları seçiyor, bilgisayar sorunu olduğunda önce google dan sonra, bilirkişiden ne yapacağımı öğreniyordum. Sorun çözülsün de aman Örtger , Gacet  duymasın diye uğraşıyordum.Kendimi övmüyorum. Bu bana yakışmazdı. o mavi kapıdan girdiğimde bu insanlara bana iş verin çalışırım dediğimde samimiydim. Aman sorun çıkmasın diye yıllarca haftada altı gün, günde dokuz saat çalışmıştım. Katlanamadıklarıma katlanmıştım. Alışmıştım ama bıkmıştım.
Yaptığım işlerle alakalı küçük bir defter oluşturdum. Gacet istiyordu. Başımıza gelebilecek olaylar karşısında yazılı olarak başvurulacak bir kaynak olmalıydı… Gacet’in bilmediği bu kitap okunursa bir işe yarayabileceği idi. Tabi okunsa bile uygulama kısmındaki kişisel ayrıntı çok daha önemliydi.
Bir hafta olmasına rağmen kız zehir gibi, zehir Püskül’ün huylarından öğrenmişti. Gidecektim ya artık gerisi yalandı.
Doğum izni aldığımda; artık saha da değil kenarda seyir, olayda müdahale aşamasındaydım.
Ne kliniğe gelecek halim ne de insanlara katlanacak ruhum vardı. Günden güne gelecek kaygısı ile boğuşuyordum. Evde belki de bu bebek için bakabilecek birini bulur verirdim. İşe döner hayatımı, pişmanlıklarımla devam ettirirdim.
Biz bu işi yapamazdık. Lanet olsun, boktan bir hayatım vardı. Neden hamileydim ki? İşten ayrılıp gezmek tozmak varken ben neden hamileydim?
Ruh halimdeki gelgitlerle birlikte artık resmen izine ayrılmış evde uyuyacağım günlerin az kaldığını düşünüyordum. belki bebeği evde doğurur kimseye söylemez birine verirdim.
Doğum için kendi doktorumdan özel hastaneden randevuyu almıştım. Beklenen tarih on dokuz mayıstı, operasyon yani doğum iki mayısta gerçekleşecekti. Bir mayıs resmi tatildi. Doktorum beni psikologa yönlendirmişti. Her şey yolunda görüşmek üzere demesinden sadece iki gün sonra doğum yaptım.
 Sadece iki gün sonra…
Bebeğim; kadın doğum devlet hastanesinin yeni doğan yoğun bakımında ben ise vücudumdaki en yüksek değer altı olması gerekli, enfeksiyonun, 900 olan değeri ile hastanedeydim.


25 Aralık 2018 Salı

--YAŞADIKLARIM--


‘Uyandım, balkonda derin nefes aldım, her bir anıma şükrettim. Usul usul yağmur yağıyor. Oğlum uyumadan ‘Beni öp anne’.dedi. Üstünü örttüm. Ev ahalisi derin uykuda…’
Beni ben yapan yaşadıklarım. Minnettarım.


Artık gazeteye ilan verilmiş, resmen kiniğe bir eleman aranıyordu. Birkaç kişi görüşmeye gelmişti. Gelenler ile görüşülüyor. İş tanımı yapılıyor daha sonrasında dönüş yapılıyordu. Bir kişi benimle birkaç gün çalıştıktan sonra çalışamaya karar vermişti.
Bir kişi kalabalık ailesiyle gelmiş ve Gacet ve Örtgerden geçer not alamamıştı. Bende yıllarca başka bir klinikte çalışmış, ara sıra kliniğimizdeki resmi işlerin yürütülmesi için, fikir alışverişinde bulunduğum bir arkadaşı bulmuştum.
Eski işyerinden ayrılmıştı bulmam için epey vakit harcamam gerekti. Fakat bu işi yapabilecek en iyi kişi olmasına rağmen sigorta istemiyordu. Gacet ve Örtger üzülerek kabul edemediler. Kararsız kalınmıştı. İlan sürekli veriliyor ama gelenleri ya bizimkiler ya da bizimkileri başvuru yapanlar beğenmiyordu.
Hadi bu olsun dediğimiz iki gün sonra gelmiyordu.
Hamileliğim ve depresif hallerim devam ediyordu. Mutsuzdum. Doğurmak istemiyordum. Doğursam bile büyütemezdim. Ben bu işin altından kalkamaz perişan olurdum.
Annemle telefon konuşmaları yaparken annemin bir huzursuzluğu olduğunun farkındaydım ama babamın mutsuzlukları diye düşünüyordum. Köyden birinin beni arayıp geçmiş olsun dileklerini sunmasıyla; babamın devletin kanuni misafiri olduğunu öğrendim.
Tıpkı; tam evlenme arifesindeyken, kına gecesi akşamı gittiği gibi,  yeşil üniformalılarla gitmişti.
Yine ihmali bir suçtan, devletle ilişkisini kuvvetlendirmişti. Bayramda yaşadığımız tartışmadan bir bayram önce büyük erkek kardeşimle aynı problemi yaşamıştı. Önce büyük erkek kardeşim sudan sebepten babamın öfke krizine yenik düşmüş, evine dönmüştü. Sonraki bayramda, ben İstanbul ‘ a ağlayarak dönmüştüm.
Bu kez onu öfkelendiren bendim. Yılların hesabını soruyor ve hayatımızı berbat ettiğini söylüyordum. Bunları söylerken, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizin farkındaydım. Artık işler çığırından çıkmış babam tamamen geleceğimizle oynuyordu. Her zaman yaptığı şeydi ama artık yaşlanmaya başlamış desteklerimizle emekli olmuş toparlanması gerekiyordu.
Büyük erkek kardeşimle de bu olaylardan çok önce aramız bozulmuştu. Artık eskisi gibi internet üzerinden her gün konuşmuyorduk. Sadece zorunlu haller için konuşuyorduk. Ama aramızdaki sorun hakkında hiç konuşmamayı tercih ediyorduk. Kelimelerimiz itici ve soğuktu.aramızdaki sıcak sandığım ilişki gitmiş ve resmi hale gelmişti.
Yıllarca beraber kardeşçe yaşamıştık. İstanbul’a geldiğinde benimle yaşamış uzunca bir süre yanımızda kalmıştı. Ayrıldığında ise tüm hafta sonlarını beraber geçirmiştik. Küçük erkek kardeşim önce onun yanında kalmış her hafta sonu eşyalarını toplayıp, yıkamak için bize geliyorlardı. Hafta sonları evimiz tam şenlik oluyor hep beraber kahvaltılar, akşam yemekleri eşliğinde sohbetler oluyordu.
 Zamanla ilişkimizin büyük bir çıkar ilişkisi olduğunu ve benim hakkımda hiç hoş olmayan şeyler düşündüğünü öğrendiğimde dünya başıma yıkılmıştı.
Duyguları açıkça ifade edebilen bir insan olarak; ona göre fazla karışan ve fazla bilmiştim. Bu olaydan sonra artık bir ailem olduğunu ve bütün önceliğimi onlara vermem gerektiğine karar vermiştim. Benim bir çocuğum ve eşim vardı. Önce onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmem sonra yapabildiğimden fazlası için çok düşünmemem gerektiğini öğrendim.
Annemi arayıp her şeyden haberimin olduğunu, üzülmemesi gerektiğini söyledim. Ağlıyordu. Bence; yıllarca çocukları için mücadele etmiş bir kadın olarak çocuklarının artık uzakta ve aileden kopmuş olmasına da üzülüyordu.  Alıştım anne neden korkuyorsun ki dedim. Düşük tehlikesi geçirdiğim için söylemediğini, babamın bunu bildiğini ama kendi isteğiyle bu cezayı çekmek istediğini söyleyip, beni üzmemeye çalıştı.
Arkasında dev gibi borç yığını ile kaldığını bilmiyordum.
Hâlbuki içim kan ağlıyordu. Ama beni üzen; babamla yaşadıklarımız mı yoksa yaşayamadıklarımız mı bir tülü karar veremiyordum. Yetişkin ayakları üzerinde bir kadın olduğumu biliyordum. Buna rağmen arkamda beni anlayan ve beni destekleyen bir aileminolmasını çok isterdim.
Alıştık diyordum dilimle ama alıştıklarımın acısı yüreğimde dağ gibiydi.
Sürekli annemin bu duruma gelmesine üzülüyordum. O çok iyi yürekli bir kadındı. Babamda öyleydi ama yıllar sonra kişilik bozukluğu olduğunu öğrendiğimizde anlayabilmiştik.
Sonra bunun benim için fırsat olduğunu ve Mayısta doğum yaparsam Haziran Temmuz gibi memlekete gidebileceğimi, hem anneme destek olabileceğimi hemde annemin yanında daha iyi toparlayacağımı düşünerek daha iyi düşünmeye çalışıyordum.
Evde mutsuz, işte öfkeliydim. Kızımın okulunda sorunlar devam ediyordu. Ben kahvesini fotoğraf çekip mutluluk paylaşan biri değildim. Mutlu olduklarım paylaşamayacak kadar değerliydi. belkide bir kahvenin yanındaki sohbet, içini dökebildiğin, yargılamayan, beklentisi minimal insanlar beni daha çok mutlu ediyordu.
Hayat bir gösteri merkezi değildi. Yaşamdı, içtenlikti ve hakikati görebilmekti. Birçok olayda sessiz kaldım. Çünkü bence en büyük cevap sessizlikti.
Öyle olmuyordu. Ne kadar uzak kalmaya çalışsam da olmadı…
Okul bitince rahatlayacaktık. Başka bir okul yeni umutlar vaat ediyordu. Doğum sonrası kızımla ilgili sorunların biteceğine emindim.
Bu ruh halim yerini sakinliğe bırakacaktı.
İş çok stresliydi, işsizlikte öyleydi ama çocuklarımla olup hayatı öğrenmelerine yardımcı olacaktım.
Ruh halim bebeğim için bambaşka şeyler söylerken ilk çocuğum için bambaşka şeyler düşünüyordum.





21 Aralık 2018 Cuma

İçtenlikle


Hepsini unuttum. Geçmişi sildim ve aramızdaki ilişkinin yeniden çok iyi olması için çaba gösterdim.
Babam…
Hamileliğimi sadece ben biliyorken, bir bayram ziyareti için köye gitmiştik. Yaşadığımız her şeyin müsebbibi o yıllar ve yaşadıkları olmasına bağlamıştım. Bir zamanlar artık geçmiş, ben yetişkin babam ise yaşlılığa adım atıyordu.
Ama olmadı o bayram,  bayram olmadı. Babam ile aramız bozuldu. Bayramı beklemeden apar topar dönüş yaptım. Hamileydim biliyordum ama sadece ben biliyordum.
Şimdi olsa asla o gün davrandığım gibi davranmazdım. Haklıydım ama gerçekçi bir tutum değildi.
Bayram öncesi; Dr. Örtgerden iki gün fazladan izin istemiştim. Bu iznin maaşımdan kesileceğini söylerken gözlerinden yeter artık ifadesini okuyordum. Ama ben sıkılmış, bunalmış bu yoğun iş temposuna dayanamıyordum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Zaten hamileliğimin daha başlangıç evresindeydim ve devam etmeyeceğinden korkuyordum.
Dr. Örtger’e alınmıştım. Yıllardır çalışıyordum, Hiçbir zaman fazla mesai için talepte bulunmamıştım. İşe erken gelir geç giderdim. Erken çıkmak istediğim de hep kızardı. Ama Örtgerdi ne zaman ne yapacağı belli olmazdı.
O bayram bayram olmadı. Önce Örtgere kızdım, yerime gelen elemanın parasını kendi kazandığım günlük paranın iki katı olarak verdim. Babamla kavga ettim ve İstanbul’a döndüm.
Cemo sessiz kaldı. Ben iki gün boyunca uyudum. Şimdi düşünüyorum da bazı olaylar karşısında gerçekten erdemli bir davranış olarak mı sessiz kaldı yoksa hiçbir şey bilmediğinden, yani nasıl davranacağını bilmediğinden mi sessizliği tercih ediyordu?Acaba?
Hamileydim, iş berbattı, bir daha da köye gitmeyecektim.
Tüm hamileliğim babamla yaşadığımız olayın stresiyle geçiyordu. Düşük tehlikesiyle birlikte artan düşünce bozukluklarım, geçmişin en karanlık hatıralarını önüme her gün sunuyordu.
Bir yandan artık işten ayrılacağım bebeğimle evimde kızımla beraber olacağım için mutlu olamıyordum. Bir daha asla çalışamayacak, eski işime asla dönemeyecek, maddi sıkıntı yaşayacaktık. Kiradaydık, elimizdeki birikimle ev alamayacak, hepsini harcayacak ve çocuklarımızı perperişan edecektik. onlara iyi bir gelecek sunamayacaktım. Ya Cemo işten ayrılırsa?
Tüm özgüvenim bitmişti. Bunları düşünüyordum ama işten ayrılmaktan vazgeçmiyordum. Çünkü artık bunalmıştım. İnatçıydım.
Sabahları erkenden kızımı okula bırakıyor. Yürümüyor, kitap okumuyordum. Otobüse binip işe geliyor. Formalarımı giyip soyunma odasının sedyesinde mesai başlayana kadar uyuyordum.
Berbat bir anne, eş ve çalışandım. Sanki tüm dünya benim üstüme geliyordu.  İşimi zorlaştıran hastalara çabuk öfkeleniyordum.zaten hep zorlaştırıyorlardı fakat ben bunu öfke yoluyla çözmediğimi öğrenmiş olmama rağmen unutmuş gibiydim. Hala parasını bir organı olarak gören, göbek yağlarını kasları sanan, kelliğini bir türlü kabullenmeyen erkekrimsi tiplerin; ağalık tavırlarına taviz vermiyordum. Bu tşipleri hiç unutmadım.
Bunları yazarken; kabullenmediğim ne çok şey olduğunu fark ettim. siz ne kadar kabullenmemenizde; hayat elinizdekilerdi. Elime alabileceklerimi görmeye çalışmaktan ya da elimden düşenleri bulmaya çalışmaktan elimdekileri göremiyordum.
22 haftalık hamileyken işten ayrılacağımı yöneticilerime söyledim. Bence onlarda bunu tahmin ediyorlardı ama işi sürece bırakmayı tercih etmişlerdi. Ya da her zamanki gibi sorun onlara daha büyük sorun haline gelmeden görmezlikten gelmeyi tercih etmişlerdi.
İlk birkaç gün kimse bir şey demedi. Örtger’in hicivli kelimeleri dışında hiçbir şey yoktu.zaman geçiyor kimse bir adım atmıyordu.Eleman aramıyorlardı.Halimden memnundum.Zaten psikolojim yerime eleman yetiştirecek halde değildi.
Bir gün; çalışmaya devam etmemi istediklerini, bu yüzden daha az çalışacağım ama daha çok kazanacağım bir iş teklifi sundular. Hayır dedim. yeni çalışma koşullarıyla birkaç teklifle ve Örtger’in onore edici konuşmalarıyla zaten devam etmekte olan düşünce bozukluklarımı daha kötü hale getirmişlerdi.
Kararımdan her seferinde vazgeçmedim. Çünkü ben inatçıydım ve yıllarca bebeğimi bırakıp çalışmanın acısını yaşamıştım. Bu kez  bebeğimle olacaktım.
Onlara; ‘Kapınız açık olsun her zaman dönebileyim ama artık çalışmak istemiyorum.’ dedim.

6 Kasım 2015 Cuma

Bu Fasulye - 13. hafta

Aslında insan çoğu zaman ne yazacağını bilemiyor. Bilemiyor ya da aklına ne yazacağı konusunda bir fikir gelmiyor ya da yazılanların devamı gelmiyor.
Kısacası 32 yaşındayım ve 13 haftalık gebeyim. Bu süreci yazıp yazmamakta kararsızdım. Evde yazabilirim diye düşündüm, yazıp yazmamamın gerekliliği hakkında düşündüm, yazmaya karar verdim.
İlk başlarda şaşırıp bu işin nasıl sonlanacağını merak edenler olsa da biz zaten ikinci bebeğin hayatımıza katma kararını çoktan vermiştik. Çoğul konuşmamam gerekli ben karar vermiştim.
Öğrendiğimde önce kimseye söylememeye niyetliydim. 10. Haftaya gelene kadar da öyle yaptım. Sessizce kontrollerimi yaptırdım, testlerimi verdim. Kimsenin ruhu duymadı.
Anne baba olarak bildik. Sonrada bizim Fasulye’nin ablasına, daha sonra fazla gürültü etti. Herkesin bilmesi gerekti.
Fazla kilo almam, sürekli sakat at yeme isteğim dışında bir sıkıntım yok. İleride en büyük sıkıntı da fazla kilolarım olacak…
Evdekilerin aman eğilme, uzanma şunu yapma, bunu yapma demesinden pek bir mutluyum. Tembellik ile gelen kilolar diyelim. Bazen bu Fasulyeyi bu kadar neden beklemişim yahu? Diye sormadan edemiyorum.
Süreci oluruna bıraktım şimdilik. Yarını düşünemeden gebeliğin tadını çıkarmaya bakıyorum. bu arada ikili tarama testini yaptırdım. Sonuç henüz belli değil.

Zaman akıyor, hayat devam ediyor. Bu Fasulye henüz 13 haftalık ve merakla bekleniyor.