Yazmanın bana iyi geldiğini yeni keşfettim. Bu keşifler daha
ne kadar sürecek bilemiyorum. Otuz yedi yaşımın sene devriyesine çok az bir
zaman kala bana otuz sonrasının çok daha iyi geçtiğini kim söylemişti
hatırlayamıyorum.
O kadar çok özlüyorum
ki yirmileri ve bu günlerin geri gelmesini imkansız olduğunu gördükçe
kırılıyorum. Bir dalım kırılmış bir ağaç gibi hissediyorum. Daha farklı
olabilirdi diye geçiriyorum içimden.
Geriye dönmek mümkün değil, peki ya ileriye gitmek nasıl
mümkün?
İçimden geçen cümleler yukarıda , gerçeği yaşamak
içimdekilerle kahrolmak gibi hissediyorum.hergününümü birbibirnden farklı
geçiremediğim günlerin ardında kendimi
keşfetmeye daha ne kadar devam edeceğimi merak ediyorum.
Kendime son zamanlarda psikolojik bir rahatsızlığım olduğu
konusunda kesinleşmiş cümleler kuruyorum. Ne kadarda bir şey yapıyorum diyerek
kendimi pohpohlamışım. Yılın serin aylarında öyle hareketli ve bereketli
zamanlarım oluyor ki, havaların ısınmasıyla bütün enerjim bitiyor.
Sanki kurumaya yüz tutuyorum. Her şeyin bittiğini ve bir daha
hiç başlamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden tüm hayattan elimi eteğimi
çekiyorum.
Sabahları kalktığımda ilk olarak kadın olmaktan nefret eder
halde buluyorum kendimi, kahvaltı masasını hazırlamaktan, evdeki dağınıklığın
sorumlusu olmaktan ve yataktan zorunluluk hali ile kalkmış olmaktan nefret
ediyorum. Ardından başlıyor iç sesim, bu dünyaya neden geldiğimi sorguluyor. Benden
başka herkesin ne kadar mutlu olduğuna ve benim mutlu olmak için hiçbir şey
yapmadığıma kadar ilerliyor.
Kahvaltıda hiçbir şey yemeden kalkmak çözüm olmuyor. Evdeki ahalinin
akşama ne yiyeceği düşüncesi beni sarıyor. Eğer bunu düşünmezsem uyumak
istiyorum. Kafamda oturttuğum ve gece sürekli yapmayı planladığım ya da sıraya
dizip, not aldığım hiçbir şeyi yapmıyorum.
Yazmayı, okumayı ve toz almayı istemiyorum. Ama istemediğim
için kendimi suçlu istiyorum. Yaşadığım hayatı sorgularken sorgulamamın yanlış olduğunu
ve daha iyisi için hareket etmeyeceksem ya da hareket etme isteğim olmadıkça anlamlı
bulmuyorum.
Yaptığım hiçbir şeyi bir anlama sığdıramıyorum ve
saçmalıyorum. Öleceğim günü iple çeken bir hastaymışım gibi acıyla bakıyorum bedenime.
Akşama kadar sürüyor bu düşman ile yaşamam ardından herkes bedenini uykuya
teslim ettiğinde ben yine ertesi günün planını yaparken yakalıyorum kendimi.
Ne yazacağımı bilmiyorum. Sanki beynim uyuşmuş gibi… Ülke
bir hapishaneye döndü, herkes şaşkın ve herkes korku içerisinde! Dünyanın ne
hale geleceği ve benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok!
Bundan ötesi başımıza bir şey gelirse korkusuyla yaşıyoruz. Ya
hastanelik bir durum olursa? Çocuklar hastalanırsa, Cemo’nun astım, hastalık
tetiklenirse? Sürekli uyku halindeyim, zihnim dağınık. Okuyorum ama anlamakta
güçlük çekiyorum.
Bu yüzden ne okumak, ne yemek yapmak ne de kimseyi görmek
istiyorum. İçtiğim kahvenin tadı yok, yemeğin tadı da öyle…
Cemo evde, AVM ler kapandı, bir gün arayla işe gidiyordu. Şimdilerde
ise artık sürekli evde, sabah uyanmamızın bir anlamı yok. Gece geç yatıp, sabah
geç kalkıyoruz. Günler birbiri ardına, benim için aynı geçiyor. Sürekli kendimi
sorguluyorum. Anne olarak ne kadar güçsüzüm diye durmadan kendimi sorguluyorum.
Şu an ne olduğunun farkında değiliz ama bunun sonsuzluğa
doğru ilerleyen bir kargaşa olduğunu görmemek mümkün değil.
Çalışan evine ekmek götürmek zorunda olan olmayan herkesin
iş kaybı yaşam mücadelesi bizden daha zor olduğunu düşündüğü insanlar için
endişeliyim.
Ailem uzakta, başımıza bir şey gelse, başlarına bir şey gelse
ne yapacağımız konusunda hiçbir fikrim yok! Birçok insanında böyle düşündüğünü hissetmek,
kötü bir durum…
Yaşadığım şey; bu hastalık mıydı? Sürekli bunu sorguluyorum. Bir
daha olmayacağı ve bundan daha kötü olamayacağım kim bilebilir? O dönemde bile
sistem içerisinde tıkanıp kalmıştım. Şimdi nasıl olacağını kim bilebilir?
İnsanlar yardım yarışında değil de kendilerini gösterme
sevdasına düşmüşler. Ne yaptığınız önemli ama bence şu halde kimin yaptığı
zerre kadar umurumda değil. Nasıl pay çıkartırım değil, basıl yardımcı
olabilirim, neler yapabilirim konusunda insanı duyguları, kişilik ve siyaset promosyonunun önüne geçmeyen insanlara, millet
olarak daha çok ihtiyacımız var
Hala yasadığım halsizliğin ve şiddetli öksürüğün tekrarlamasından
ve daha şiddetle geri dönmesinden korkuyorum.
Yazdıklarım korkularımdan
daha öteye geçemeyecek, bu dönemde yaşadıklarımı ifade edebileceğim farklı bir ruh hali yaşayacağımı düşünmüyorum. teşekkürler…
En son evlenmeden önceki son dönemeçdekalmışım. Dünya bu
halde iken bunları yazmamı bekleyen okuyucularım var mı? Bunu bilmem mümkün
değil! Sihirli halka yazısı ile bitirmişim ama ondan öncesine dönmek istiyorum.
18 Şubat tarihli yazımı bu yazımdan önce paylaşarak bir
hatırlatma yapacağım. Gündem Covid – 19 virüsü olduğuna göre bende
yaşadıklarımı anlatsam daha iyi olacak.
Son yazımda; grip olduğumdan,
uçukların yüzümün alt kısmını ele geçirdiğinden ve altıma kaçırana kadar
öksürdüğümden bahsetmişim, aslında çok hafife almışım.
Önceleri site ile ilgili bir toplantı düzenlediğim için çok
yorucu bir süreç geçiriyordum. Bu yüzden yorulduğumu ve direncimin düştüğü için
rahatsızlandığımı ve içtiğimin sigaranın beni bu hale getirdiğini düşünüyordum.
Ama şimdi bunları yazarken bile çok basit bir şey geçirmediğimi düşünüyorum.
Toplantı öncesi ciddi anlamda halsizlik ve öksürük ile
başlayan bir süreçti. Önce halsizleşip öksürmeye başladım. Künt bir öksürüktü. Dikkatimi
toplayamıyor hiçbir şey yapamıyordum. Multivitamin alarak bunu atlatmaya çalıştım.
Bu arada, burnum tıkalı ve nefes almakta zorlanıyordum. uçuklarım için bir krem
aldım. Toplantıyı yaptım, Çanakkale yolculuğu sırası gelmişti. Ailevi bir sebepten
dolayı memlekete gidip bir hafta kalacaktım.
Uçuklarım gitmiş, halsizliğim azalmış, öksürüğüm kesilmemişti.
Memlekete gittiğimde, öksürüğüm devam ediyordu. Hala nikotine bağlıyordum. Oradaki
işlerimi hallederken halsizliğim hala devam ediyordu. Ama idare ediyordum. Hatta
memlekete gitmeden önce kitap kulübü toplantısına da katılmıştım.
Köyde kaldığım süre zarfında geceleri nefessiz kalıyor
tıkanıyordum. Uykudan uyandıran bir nefes alma zorluğu yaşıyordum. Annem hem
kızıyor hemde ‘Doktora gidelim.’ diyordu.’ istanbulda giderim.’ diyordum.
Bir gün daha erken dönüp kardeşimi çalıştığımız klinikte bir
muayeneye götürme kararı aldım. Cuma gecesi dönecek Cumartesi kardeşimi doktora
götürecek, o dönecek bende eski çalıştığım iş yerinde vakit geçirmiş olacaktım.
Her şey buraya kadar çok güzeldi. Öksürüğüm dışında! 29 Şubat
cumartesi günü kardeşim muayene oldu, bende klinikteki arkadaşlarımı gördüm. Kardeşim
bizi eve bıraktıktan sonra evine döndü. Çanakkale’den döndükten sonra benim
halsizliğim artmıştı. İkinci çekirdeği kreşe bıraktıktan sonra evde yatıyor,
evdeki işlerimi zorlukla hallediyor ve dikkatimi toplayamıyordum. Öksürük devam
ediyordu.
3 Şubatta kardeşim
arayıp boğazının kötü olduğunu söyledi. Başladığı ilaç ile alakalı
olabileceğini düşündüm. Ama dayanamadı bir doktora gitti. Boğaz enfeksiyonu
dediler. İlaç başlandı. İki gün sonra daha kötüleşti, nefes alamıyorum diye
arayınca ben korktum. Bir yandan onunla konuşuyordum ama bende kötüydüm. Halsizliğim
artmış, öksürüğüm zorlamaya başlamıştı.
Çabuk yoruluyor. Yattığım yerden kalkınca ne zaman yattığımı
nasıl uyduğumu bile hatırlamıyordum. Bilincim yerinde değildi, uyandığımda
uyuyup dinlenmiş olamıyordum.
Bu arada kardeşimden korkmuştum. Hemen hastaneye gitmesini söyledim.
Bende hastaneye gidiyordum. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Hastaneye maske ile
gittim. Çünkü çok korkuyordum.
Doktor sıram geldiğinde öksürük ve halsizlik olduğunu söyledim.
İlacımı yazıp, bir serum takıldı. Kardeşim ise bir göğüs hastalıkları uzmanı
tarafından, gözetim altına hastaneye yatırılmıştı. Tabi teşhis yok, biz sadece şüpheleniyoruz!
Üç gün hastanede kaldı ama influenza ilacı verildi. Ve düzeldiğini
söylüyordu. Ben ise serumdan sonra iyi olmak bir yana daha fenalaşmıştım ama
doktorum gidebileceğimi söylemişti. Muayene sırasında sadece boğazıma bakmıştı.
İlaçlarımı kullanmaya başladım. Antibiyotik, burun spreyi ve
boğaz spreyim vardı. İki gün kötü bir gün iyi oluyorsunuz. Ama ben bir türlü
toparlayamadım. Ardından kardeşim influenza ilacı kullandı diye bir doktor
tanıdığımıza sordum. Kullanmamı söyleyince hemen ilacı aldım.
Bu arada 15 Martta bir yakınımızın Nişantaşı’nda nişan töreni
olacak ve katılmak için hazırlıklar yapıyoruz. Ama bir gün iyi isem 2. Gün yataktayım.
İnfluenza ilacına başladıktan iki gün sora daha iyi hissetmeye başladım. En azından
halsizliğim hafiflemişti.
10 Martta ilaca başladım. 13 Mart ‘a kadar iyiydim. Cemo da
öksürmeye başladı. İşe gitmiyordu. Ona sende kullan diye ısrar ediyordum. (Bu
yaptığımın doğru olmadığını biliyorum.)
13 Mart günü Cemo işe gidip kötü hissedince eve geldi. Bende
o gün kendimi iyi hissediyordum biraz dışarıya çıktım, alışveriş yaptım.
Sihirli halkayı, parmağıma taktıktan sonraki günlerde, üzerime bir
hafiflik gelmişti. Aslında kimseye açıklama yapma gereği duymadığım, rahat edebildiğim
için hafiflenmiştim. Sonraki günlerin, geçmesi ışık hızıyla eşdeğerdi.
Nişanlandığım akşam, herkes gittikten sonra, arkadaşlarımda
mutfakta oturup saatlerce sohbet etmiştik. Fıstık, Kıvırcık ve Zeliş ile
beraber masada yeni aldığım yeşil üstüne krem çiçekleri olan fincanlar ile kahve
içip pişti oynuyorduk. Ve Zeliş ile Kıvırcığın üstüne attığımız duman kokusuyla
keyf ediyorduk.Resmen kimsenin evinde tütün çekme rahatına eremiyorduk ve bunu
kullandığı bilinen arkadaşların üzerine atartık.
O gece, geç saatlere kadar konuştuk. Nişanlanmamı kutluyorduk,
sorunsuz geçmişti. Cemalin ailesi büyük bir nişan gibi düşünüp takı taktıkları
için, babam kızmış, kendisi takamadığı için hayıflandığını söylemişti. Annem bunları
bana söylediğinde, bir anlamı olmadığını kimsenin böyle olacağını bilmediğini
söylemiştim. Bunu şimdi konuşmanın bir anlamı yoktu. Ama bunu söyleyince annem
bozulmuştu. Bence babamın düşüncesi değil annemin pimpirikliliğiydi.
Muayenehanede çalışmaya devam ediyordum. Sanki bir huzur
gelmiş ve önümdeki bütün kapılar açılmış gibi hissediyordum. Bunun sebebi, başı
bağlı kızlara daha farklı bakmalarıydı. Düşünsenize başkalarına göre farklı
yaşadığı ve hissettiği düşünülen -Acaba hissettiklerimi hissediyorlar mıydı?-
bir genç kız olarak, başı bağlıydım.
Oh be diyenler de vardı, art niyet arayanlarda! Bunların hepsiyle
zamanla ve eksiksiz karşılaşacağımın farkında değildim. herşey yolunda gibi görünse
de arka planda dedikodunun özü dönüyordu. Bunlara sebep olanlar ise en yakınlarımdı.
Vurucu, zorlayıcı darbelerdi ama yılmadım. Benim daha çok gitmek için bir
nedenim olmasından öteye geçemediler.
Cemalin ailesi altın inci işini konuşmak için geldiler. Ailem
ne yaparsanız kendinize diyerek lafı genelledi, siz bilirsiniz diye de ekledi. Annesi
‘Diğer gelinime ne yaptıysam, ona da onu yaparım.’ diye ekledi. ‘Sen bilirsin’
dediler. Ama ben bu konuda anneyi değil Cemali muhatap alıyordum.
Aşağılık psikolojisine girmiştim. Bizim oralarda dirseğe
kadar bilezik, göbeğe kadar altın olursa zenginle evlenirsen herkesin gözü kamaşır.
Kimse gençlerin birbiriyle muhabbetine, yaşadıklarına ve yeteneklerine bakmaz.
Bu altın işi aslında bir nevi insanların çocuklarına
desteği, elalem ne der psikolojisi olduğunu düşünüyorum. Kilosuyla altın ile
evlenenlerin yaşadığı ailevi sıkıntılar ve iletişim sıkıntısından doğan
kavgaların mahkemeyle biten evliliklere sebebiyet vermesi hiçte masum bir durum
olmadığını gösteriyor.
İstiyordum ama insanlar beni zenginle evlendi gitti desinler
diye istiyordum. Bu gerçek değildi. cemal zengin değildi. Dedem ve ninem öksüz
bir çocuğa acımasızca davranmalarına hakkımızın olmadığını söylüyorlardı. Annem
ve babamda hemfikirdi ama ben daha çok gösteriş kısmında meraklıydım!
Unuttuğum bir şey vardı ne kadar çok istersem evlendikten
sonra onları ödeme yükü benim olacaktı.
Nişanlımı nasıl bulduğum ve evlendiğimle ilgili dedikodular,
ne iş yaptığı ne kadar zengin olduğu ile ilgili söylentiler dönüp duruyordu. Benim
ise;evlenmek zorunda kaldığım için evlendiğim. Zorunda olmasam bu evliliği yapmayacağım. Nerede
gezdiği belli olmayan bir kızın nereli olduğu belli olmayan bir genç ile
evlenmesi gerektiğine karar verilmişti. Dedikodu meclislerinde akıl almayacak
cümleler kullanılıyordu. Ne yazık ki insanlar kınadıklarını yaşamadan
ölmeyeceklerinin farkında değillerdi, dillerine sahip olamıyorlardı.
Ben ise çok umutluydum. Haziran ayında, üniversite sınavına girecek,
okula yerleşirsem, evliliği erteleyecek, hiç çıkar yol bulamazsam, İstanbul da
alelade bir okul kazanıp okurum diye düşünüyordum.
Burada bunu yapmamın mümkünatı yoktu! Evlenince var mıydı?
Aslına bakarsanız, yaşadıklarım çokta fena değilmi . Dünyada
bunca acı yaşanırken ben ne yaşamışım ki? Kendi kendime sormadan edemiyorum…
Zamanın ilacı dedikleri bu olsa gerek! Yaşam, uğraşma, çaba
gösterme ve dürüstlükten ayrılmama…
O muhteşem gün gelene kadar yaptıklarımızla ev bambaşka olmuştu.
Gökyüzüne benzeyen tavanlarımız, pırıl pırıl bir mutfağımız olmuştu. Maviş ninem
biz bütün evi baştan aşağı yenileyene kadar, bahçeyi en ince ayrıntısına kadar temizlemişti.
Yirmi nisan günü aile arasında bir sözlenme olacaktı. Siyah kumaş pantolon,
beyaz gömlek, kırmızı süveter almıştım.
Biz aile arasında bir söz demiştik. Cemo bey yüzük getirecek
işte onun ailesi benim ailem sözlenecektik. Resmi görüşme için adım atma töreni
diye düşünmüştüm.
Tabi her iki tarafta kalabalık benim ailem; o gün neredeyse otuz
kişiydi. Onun ailesi ise 10 kişi falan gelmişti. Heyecanlıydım yemekler hazırlandı,
planlar yapıldı. İsteme yapılacak sonrasında yüzük takılacaktı.
Erkekler, evin koltuk olmayan, kapıdan girdiğinde sağ
tarafta duvar dibinde devasa vitrinli, bizim divanlı oda diye tabir ettiğimiz
odada oturmuşlar, kadınlar iki çekyatlı salonda oturmuşlardı. Haremlik selamlık
yapılmış. İstanbul misafirlerine önce masada yemek ikram edilmişti.
O güne dair, Cemo’nun eniştesinin bir anekdotu var. U şeklinde
odada hazır yastıklara dayanıp bağdaş kurarak oturmuşlar. Babam bir tarafında –
Allahtan gelmiş- dedem bir tarafında oturuyorlar. Sıra kız istemeye geliyor, enişte;
Allahın emri, peygamberin kavliyle diye başlıyor, cümle bitiyor babamdan ses
yok, sonra tekrar ediyor yine ses yok! Şaşırıyor, sonra dönüyor dedeme, tekrar
ediyor cümleyi, hemen dedem,’ Hayırlısıyla olsun.’ diyor.
Enişte salona haber salıyor ve başlıyor bizim resmi görüşme
için adım atma töreni…
Enişte meğerse herhalde adettendir büyüklerden isteniyor
diyor. Ama babam duymamışta ondan cevap vermemiş. Tilkiler kuyruklarını
kaybetmişse artık orasını bilemem! Şimdi alay eder benle ‘Dedenden aldık seni,
adam öldü ki nasıl iade edelim? Geri dönmek yok ha!’ der. Muhatabın burada
enişte yorma kendini derim bende!
O güne dair dedemle, annemle, ailemle tek kare fotoğrafım
yok. Cemo ailesiyle çekilenlerin hepsi duruyor. Onlar kendi fotoğraf makineleriyle
bizde kendi makinemizle fotoğraf çektik. O zamanlar çekip bakamıyorsun. Poz sayın
bitince gidip fotoğrafçıya fotoğrafları yıkatıyorsun. Yani ne çıkarsa bahtına!
Benim bahtım ne karaymış, bütün filmler yandı, çıkan tek tük
fotoğraf ise karanlık! Işığı arkana alırsan olacağı budur!
Kim vardı kim yoktu hatırlayamıyorum, ama anneannemin
olmadığı aklımda ama neden yoktu diye bir türlü bir sebep bulamadım.
Kesinlikle kimse İstanbuldan biriyle evlenmemi istemiyordu. Fakat
bu kız başımıza bela olacak gitsin adamı uğraşsın diyende çoktu. Aslında istanbula
gitmem gözlerini korkutuyordu. Acaba içlerinden ‘İstanbul’u yakar bu kız,
başımıza iç açar mı?’ diyorlardı.
Kocaman bir nişan töreni oldu. Ben ilkokul talebesi gibi
ortalıkta dolaşırken, yüzük tepsisini taşıyan akrabamız ve arkadaşım, gelin
gibi süzülüyordu. Acayip şıktı ve alımlıydı. Ben yanda örülmüş, altına atılmış
saçlar ve üniformamla bir öğrenci gibi yüzüğü parmağıma takıyordum.
2o Nisan 2003 tarihinde resmen nişanlandım. Evlilik daha çok
erkendi. Üniversite okuyacaktım. Gerekirse üniversiteyi; İstanbul da evlenerek
okuyacaktım. Ama öncelik okuldu ve bu sadece Cemo ile rahat görüşebilmemiz
adına; adı konulmuş bir ilişkiydi…
Daha önce, yazmadan çok yoğun duygusal anlar yaşar ve yaşadığım
olaylara yoğunlaşırdım. O günleri tıpkı yeniden yaşıyormuş gibi zihnimde
canlandırır ve hikâyeme uygun kelimeler seçerdim. Zihnimin çöplüğünde ya da
sözlüğünde bulunan en uygun kelimelerle kendime bir cümle kurar ve bu cümlenin
üzerine yazımı yazardım.
Şimdilerde ise o anı hatırlamak beni duygusal açıdan
yormuyor, bunun yanında ise yazma eylemi fiziki açıdan yorucu olmayan bir
gereklilik gibi geliyor. Dikkatimi toplayabildiğim ve fırsat bulup canımın
istediği her an yazabiliyorum.
Artık yazdıklarımın saçmalığı değil, gerçekliğini, insanlara
‘Sen yalnız değilsin.’ diyebilmek için yazıyorum. Mutsuz muyum? Hayır ama
çelişkilerle birlikte tanımayan ama beni araştıran insanların okuyor olabilme
ihtimali bazen yüz kızartıcı hissettirebiliyor.
Hala, ‘Yazıyorum.’ derken çekiniyorum. ‘Evdeyim işte! Yıllarca
yapmak istediğim mesleği yapıyorum.’ deyip aradan sıyrılıyorum. Ama yaptıklarımı
anlayacak birini bulduğum zaman, yakasını bırakmıyorum.
Son zamanlarda konuşacak o kadar çok şey yapıyorum ki;
anlatacak ve anlayacak inan konusunda sıkıntı yaşamaya başladığımı fark ettim.
Vazgeçtim. Anlatmak artık yorucu geliyor. İnsanlara ne
yaptığını anlatmak yorulmaktan daha öteye geçmiyor. Zihinlerindeki boşluk
gözlerine yansıyınca; herhalde beynimdeki
nöronlarımla snapslar ilişkilerini kesiyordur.
Ama yazınca belki ilişkileri yeniden başlayabilir! Peki, neler
oluyor? Bunları biraz zihnimin odalarına yerleştirmek adına yazayım.
Öncelikle yılın başında bir tiyatro oyunu yazma yarışmasına
katıldım. Kadın teması üzerine yapılan yarışmaya annemi olmasını istediğim
kadın gibi yazdım. Umarım muvaffak olurum. Olmasam da bunu başarmış olmam ve
kendi hemcinslerimden bu konuda destek görmüş olmam bana yetiyor.
Köydeki hayatımızı ve babamın durumlarını bir standarda
bağlama ve geleceği güvence altına almak için kardeşlerim arasında bir adım
attık. Beni en mutlu eden şey bu oldu. Onlara bu dünya uğruna kaybedebileceğim
hiçbir şey olmadığını anlatabildiğim ve onlarla olan bağlarımın tüm somut
kavramların önünde olduğunu söyleyebildiğim için çok mutluyum.
Oturduğum sitede bir sivil insiyatif, komşuluk değerleri,
insani ilişkiler ve yaşam değerleri üzerine bir toplantı düzenledim. Aslında yapılan
aidat zamları sonrası hareketlenen sakinlerin haklarını isterken etkin bir
iletişim dili kullanmaları, sadece maddi kısmı ile değil diğer kısımları ile de
ilgilenmeleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım.
Tek sıkıntım adam gibi bir konferans salonu bulmaktı. Malesef
bizim köyde olsa en kötü okulda ya da kahvede toplanırsın ama emniyet,
kaymakamlık, muhtarlık, ilçe milli
eğitim okul müdürü derken toplantı güvenlik sebebiyle, okul konferans salonunda
yapılamadı.
Saati elli lira ve içecekler ekstra olarak bir kafenin bahçe
kısmını kapattım. İnsanlara sadece yol gösterecek, bilgi ve deneyim sahibi
insanların etkin bir şekilde anlatmalarını sağladım. Toplantı çok güzel geçti. Hiç
sorun yoktu. Fevkalade insanlar ile tanıştım.
Ama ‘Hem muhalifsin hem sivil insiyatif diyorsun, işin Silivri
de bitmesin!’ diye dalga geçenler bile oldu. Güldüm geçtim.
İkinci çekirdeğim kreşe başladı. İçimde bir boşluk ki
sormayın. Dikiş mi diksem, yazımı yazsam, evimi temizlesem, yemek mi yapsam
bilemiyorum. Bugün kalktım işkembe yaptım. Durum vahim!
Kendime mektup arkadaşı buldum. Başlangıç aşamasında olsam da
devam edeceğini umduğum ve bana uzun süredir dolma kalemi elime almadığımı
hatırlatan alelade yazabileceğim bir arkadaş, başlangıç motive etti cevap
gelirse daha iyi olacak.
Yaklaşık onbeş gündür ağır bir gribal enfeksiyon
geçiriyorum. Burnum ve alt kısmı Herpesin işgalınden yeni kurtuldu, öksürük ise
altıma kaçırana kadar devam ediyor.Tabi sarma nikotin epey ağır, yorum yok!
Eeee işte böyle, şimdi; ne istersiniz? Gelecek mi, yakın
geçmiş mi, geçmiş gitmiş mi? Okudum anladım demekte yeter.
‘DALLARIN
KOKUYORSA ; KÖKÜN KOKUYORDUR, KÖKÜN KOKUYORSA DALLARIN KOKUYORDUR.’
Bu söz benim için yazılmış gibi… Soylu ve eğitimli kusursuz
bir aileden gelmek en azından bizim gibi köylü kesimden mümkün değil. Soyluların
zengin olduklarını ve iyi eğitim aldıklarını düşünürsek, köylü kesim ne kadar
milletin efendisi diye adlandırılsa da insanların gözünde alelade bir kesim
olarak kalmaya mahkûm!
Ben ve ailemde yıllarca babamın yaptıklarını taşıyacağız. Bunlar
bizim karşımıza resmi kurumlarda muhakkak çıkacak ve çocuklarımız bunun yükünü
her zaman hissedecekler.
Sadece babam değil, ben kendi gençlik hatalarımı da bu şekilde
görüyorum. Bu utanmak değil, gerçekleri
görmek ve kabul etmek!
Kendimden ve ailemden utanıyor muyum? Asla!
Yaşadıklarımız ne kadar acı ve utanç verici olsa da ben
bunda utanılacak bir şey göremiyorum. Kader dediğin bu değil. Yaşadığım kadarı
böyle hissediyorum.
Bana verdiği öğütler ve öğretiler bana yeter. Bundan bir
ders çıkarmak yerine bilincimi daha farklı bir şekilde geliştirmeyi çok
isterdim. Bunun mümkün olmadığını görünce kabullenmek yerine elimdeki imkânlarla
kendimi geliştirmek bana yetti.
Ne olursa olsun o benim babam! Bunu değiştirmem mümkün değil.
Ve asla mümkün olmayacak. Yıllar geçse de, soyadım değişse de, bambaşka bir
şehirde bambaşka bir hayat peşinde olsam da hiçbir şey değişmeyecek. En azından
babam olduğu gerçeğini değiştirmem mümkün değil.
Yaşadıklarımın arkasında en çok beni yaralayan insanların
düşünceleri ve eylemleri idi. Ve en yakınından gelen darbeler babamdan daha çok
beni yaraladı.
O kişilik bozukluğu olan bir hastaydı ve maalesef annesi
onun kıskanıldığını ve kötü niyetli insanlar tarafından, bozguna uğratılmak
için efsunlandığını düşünüyordu.
Yıllar sonra babamın hastalığı meydana çıkmadan önce bunun
bir huy olduğunu düşünmüş ve çıkmaz bir yolda hissetmiştik. Annem beni
inanılmaz iftiralardan korkar bir şekilde aramıştı. Ona ne kadar kötü olursa
olsun benim annem olduğunu, babam için yaptığımız şeylerin milyon katını yapsak
ta hakkını ödeyemeyeceğimizi söylemiştim.
Büyük erkek kardeşim sayesinde onu doktora götürdük ve
teşhis konulduğunda; artık yaşadıklarımızın bir ismi olduğunu düşünmeye
başlamıştım.
Bu adam hastaydı ve bunu yapıyordu. Ailesinin tek hatası onu
y kromozomu sayesinde şımartılmış bir çocuk olarak büyütmeleri ve ne yazık ki
genlerini ona geçirmiş olmaları idi.
Bizim ise; sığındığımız bir liman inşa edilmişti.
Köklerimizin neden koktuğunu anlamıştık. Dallar olarak bunun
sebebini bulmak ve düzeltmek için; çare olduğunu anlamak, en azından daha az
hasar almak için bir yol bulmuş olmak, define bulan bir fakirden farksız
değildi.
İnsan; anne ve babasını, hayatından tamamen çıkartabilir mi?
Yaşadığı kötü anıları unutabilir mi? En azından benim için unutmak pek mümkün
görünmüyor. Lakin kabullenerek direnmeyi tercih edebilirsiniz. Yani ben bunu
yapmışım yıllardır, şimdi öyle düşünüyorum.
Direnme kısmım sadece yaşadıklarımı hazmetme ve kabullenerek
devam etmek onlara karşı değil! Tüm yaşadıklarımın içerisinde payı olan herkes
için geçerli.
Üzerinden yıllar geçti. Yetişkin bir kadın, anne, eş oldum. Ailemiz
genişledi. Tek temennim; bu yaşadıklarımı, diğer aile fertlerimin çocukları,
kadınları kızları yaşamasın. Farkındalıklarını arttırıp, kelimelerin
oluşturduğu cümlelerin dilden çıkınca ne kadar acı verdiğinin farkında olmaları…
İstemeye gelecekleri için, yıllar önce büyük erkek
kardeşimin sünnet düğünün de düzenlenen ve tadilat yapılan evimizin, tekrar
elden geçirilmesine karar verdik. Evimizin tavanında duvar kağıtları kaplıydı. O
dönem her şeyin en kalitelisini düşünen babam, çok iyi bir yöntemle ve pahalı
bir fiyata bu işlemi yaptırmıştı.
Yıllar içerisinde tavan akmış, yeryer kağıt çatlakları ve
yırtıklar oluşmuştu. Yenilemek için, duvar kağıdı almamız ve yapmamız gerekiyordu.
Lambalar berbat, mutfak dolapları eskimişti ama buna ayıracak paramız yoktu en
azından tavanı düzenlesek ev daha düzgün görünebilirdi.
Büyük erkek kardeşimle ilçeye gittik, bulamadık. başka bir
ilçede hem yapıştırıcı hem duvar kağıdı bulduk. Masmavi, bulutlara benzeyen bir
dokusu olan bir kağıt beğendim. Uyandığımızda gökyüzüne bakar gibi
hissedebilecektik.
Tüm evi sıra ile odalardan başlayarak hem boyadık hemde
tavan kağıtlarını yeniledik. Bu konuda annem çok yardımcı idi. Erkek kardeşim,
bir işi ve evi olduğu için il’e gitmişti. Tüm ev sırtımızda geçti. Duvarları badana
yaptık. Her yeri düzenledik. Mutfağı daha iyi hale getirdik.
Elektrik prizleri berbat halde idi, tavan lambaları da öyle;
annem babamı bunun yaptırması için sıkıştırdı. Çünkü elimizde malımız
ineklerimiz olmasına rağmen babamın bu işi kendi başına yapması için kendi
kardeşi dahil herkes baskı yapıyordu.
Babam tabiî ki bu işi halletti ama yaptırdığı işin parasını
ödeyerek yapsaydı daha düzgün olabilirdi. eve bir televizyon dolabı ve sehpa
takımı aldım. Çalışmam ve sabit gelirimin olması burada çok işime yaramıştı. Ayrıca
ilçeye süt götürüyordum. Annem peynir yapıp pazarda satıyor, bahçede yetişenleri
de satıyordu.
Evi daha iyi hale getirebilmiştik. Aslında o ev bizim
yaşadıklarımızı yansıtıyordu. Bir insanın eviyle ve çocuklarıyla nasıl
ilgilenmediğinin göstergesiydi. Tavan kağıtlarındaki yırtıklar duvarda
yamadığım çatlaklar ise benim yaralarımdı. Hepsini yamadım.
20 Nisan günü beni isteyecekler ve aile arasında bir nişan takılacaktı.
tüm hazırlıklar; hemen hemen tamamdı. O günü beklerken birkaç eksiği daha tamamladık.
En önemlisi mutfak masamız yoktu ve açılır kapanır bir masa almamız
gerekiyordu. Bu insanları yerde oturtamazdık. Şimdiki aklım olsa yerde oturdum.
Güzel bir yer sofrasında birlik ve beraberliğin nasıl olduğunu görebilme
şansına sahip olurlardı.
Acaba o siyah günlerden beyaz günlere geldim mi? Çıktım mı
sahiden? Boğulmaktan kurtuldum mu ve nefes almaya mı çalışıyorum?
Bilmiyorum.
Geçmişin izleri hala yüreğimde dururken, yaşamaya devam
etmek zor! Onları zihinde yerleştirme, hatıralara acımasızca davranmak gibi
geliyor. Kimileri kader diyor.
Kaderin bu kadarının içine edesim geliyor. Öyle derinden
sancılar geliyor ki göğsüme nefes alamıyorum. Tıpkı o dışında kaya gibi duran
kız gibi…
İçinde eriyen karlarını kimseye göstermek istemeyen buz dağı
gibi…
Saf, cahil ve
kurtulmak için her yolu denemek isteyen ama aslının kurtuluşa gidiş olmadığında
ne yapacağını bilmeyen o yeşil gözlü, sarı saçlı on dokuz yaşındaki kız gibi…
Her satırını yazmak isteyip de gözyaşlarımla siliyorum. Dünyada
bir tek acı çeken ben miyim diyerek hafifletiyorum acımı…
Her acının kendince gözyaşı ve sızısı var. Bu sızı öyle
tarif edilebilecek bir sızı değil! kendine has, kendine özgü ve tir tir
titretiyor yüreğimi…
En ufak bir sohbette bile birileri kendi hayatlarından bir
şey paylaştığında yaram kanıyor. Başkalarının acıları bile yaramı kanatmaya
yetiyor.
Bir türlü ağlamadan işleyemiyorum bu satırları…
Tıpkı hislerimi yazarken, şu anda yaptığım gibi.
Bitmedi!
O günü çok iyi hatırlıyorum. Doktor bey muayenehaneye gelip
hastalardan sonra gitmişti. Bir Pazartesi günüydü, merdivenleri yıkamıştım. Muayene
odasının camlarını silmiştim. Camları silerken durmadan sessiz telefonlar
geliyordu. Birileri benim içeri girip çıkmamdan zevk alıyordu.
Öğleden sonra teyzemlerin arkadaşı, benim o kişiyle evlenmem
için ön ayak olan beyefendi geldi. Hasta geldiğini düşünerek kapıyı açtım. Karşımda
gördüğümde şaşırmadım. Çok sempatik bir adamdı.
Bekleme odasındaki sedirde oturdu, televizyonun karşısındaki
sandalyede ben oturuyordum. Hal hatır ettik. Teyzemlerden dolayı benim ailemi
de tanıyordu.
Anlatmaya başladı. Evden, kendimin döşeyeceği bir evden,
arabadan, fabrikada sigortalı bir işten, ailenin malvarlığından bahsediyordu. Ben
sadece dinliyordum. Çünkü kafam karmakarışıktı. Hem korkuyor, hem seviyordum. Cemali
tanıyor biliyordum ama beni kendisine layık gören kişi ile henüz görüşmemiştik.
Yeni biri ile yeniden bir ilişki içerisinde olmak gözümü korkutuyordu.
Sadece dinliyordum…
Beyefendi durdu ve şöyle dedi.’Babanın yaptıklarını
düşünüyorsan, onları görmezlikten geliriz , merak etme.’ O anda beynimde
şimşekler çaktı. Konuşmaya başladım.
‘Hiçbir şeyle ilgisi yok, beğenmedim ve bana uygun
gördüğünüz kişi ile evlenmek istemiyorum.’dedim. Açıklamak istedi ama ben işim
olduğunu söyleyerek onu gönderdim.
Gittikten sonra; sedire kendimi atıp hüngür hüngür ağladım. Benim
babam ne yapmıştı? Kimseye bir zarar vermemişti, zararı bizeydi ve bu kimseyi
ilgilendiren bir konu değildi! Hiç kimse ben yardım istemediğim müddetçe bana yardım
edemez ve yargılayamazdı, bu kimsenin haddine değildi! o benim babamdı. Demek
ki; evlensem bunlar karşıma çıkacaktı. Babamın yaptığı her yanlış, bir kusur
gibi ya da bir suç gibi suratıma çarpılacak, benim davranışlarımı uygun
bulmadıklarında zaten bunun babasında hayır yok deyip yüzüme vuracaklardı. Kafalarında
davranışların ve istenilenlerin gerçek olabileceği düşüncesi oluşmayacaktı.
O akşam eve gittiğimde yine ağladım. Annemde Cemallerin
nasıl bir aile olduklarından İstanbul da güvende olmayacağımdan korkuyordu. Bu olayı
anneme evlendikten sonra anlattım. O gün ona ‘ korkma anne, ben ayaklarımın
üzerinde dururum, eğer dediğin gibi olursa boşanırım, sen bana güven! Cemalle
evlenmek istiyorum dedim.
Annem hüzünlü gözlerle bana bakıyordu…