13 Haziran 2020 Cumartesi

SON ZAMANLARDA


Yazmanın bana iyi geldiğini yeni keşfettim. Bu keşifler daha ne kadar sürecek bilemiyorum. Otuz yedi yaşımın sene devriyesine çok az bir zaman kala bana otuz sonrasının çok daha iyi geçtiğini kim söylemişti hatırlayamıyorum.
 O kadar çok özlüyorum ki yirmileri ve bu günlerin geri gelmesini imkansız olduğunu gördükçe kırılıyorum. Bir dalım kırılmış bir ağaç gibi hissediyorum. Daha farklı olabilirdi diye geçiriyorum içimden.
Geriye dönmek mümkün değil, peki ya ileriye gitmek nasıl mümkün?
İçimden geçen cümleler yukarıda , gerçeği yaşamak içimdekilerle kahrolmak gibi hissediyorum.hergününümü birbibirnden farklı geçiremediğim  günlerin ardında kendimi keşfetmeye daha ne kadar devam edeceğimi merak ediyorum.
Kendime son zamanlarda psikolojik bir rahatsızlığım olduğu konusunda kesinleşmiş cümleler kuruyorum. Ne kadarda bir şey yapıyorum diyerek kendimi pohpohlamışım. Yılın serin aylarında öyle hareketli ve bereketli zamanlarım oluyor ki, havaların ısınmasıyla bütün enerjim bitiyor.
Sanki kurumaya yüz tutuyorum. Her şeyin bittiğini ve bir daha hiç başlamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden tüm hayattan elimi eteğimi çekiyorum.
Sabahları kalktığımda ilk olarak kadın olmaktan nefret eder halde buluyorum kendimi, kahvaltı masasını hazırlamaktan, evdeki dağınıklığın sorumlusu olmaktan ve yataktan zorunluluk hali ile kalkmış olmaktan nefret ediyorum. Ardından başlıyor iç sesim, bu dünyaya neden geldiğimi sorguluyor. Benden başka herkesin ne kadar mutlu olduğuna ve benim mutlu olmak için hiçbir şey yapmadığıma kadar ilerliyor.
Kahvaltıda hiçbir şey yemeden kalkmak çözüm olmuyor. Evdeki ahalinin akşama ne yiyeceği düşüncesi beni sarıyor. Eğer bunu düşünmezsem uyumak istiyorum. Kafamda oturttuğum ve gece sürekli yapmayı planladığım ya da sıraya dizip, not aldığım hiçbir şeyi yapmıyorum.
Yazmayı, okumayı ve toz almayı istemiyorum. Ama istemediğim için kendimi suçlu istiyorum. Yaşadığım hayatı sorgularken sorgulamamın yanlış olduğunu ve daha iyisi için hareket etmeyeceksem ya da hareket etme isteğim olmadıkça anlamlı bulmuyorum.
Yaptığım hiçbir şeyi bir anlama sığdıramıyorum ve saçmalıyorum. Öleceğim günü iple çeken bir hastaymışım gibi acıyla bakıyorum bedenime. Akşama kadar sürüyor bu düşman ile yaşamam ardından herkes bedenini uykuya teslim ettiğinde ben yine ertesi günün planını yaparken yakalıyorum kendimi.

1 Nisan 2020 Çarşamba

KORONO


Ne yazacağımı bilmiyorum. Sanki beynim uyuşmuş gibi… Ülke bir hapishaneye döndü, herkes şaşkın ve herkes korku içerisinde! Dünyanın ne hale geleceği ve benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok!
Bundan ötesi başımıza bir şey gelirse korkusuyla yaşıyoruz. Ya hastanelik bir durum olursa? Çocuklar hastalanırsa, Cemo’nun astım, hastalık tetiklenirse? Sürekli uyku halindeyim, zihnim dağınık. Okuyorum ama anlamakta güçlük çekiyorum.
Bu yüzden ne okumak, ne yemek yapmak ne de kimseyi görmek istiyorum. İçtiğim kahvenin tadı yok, yemeğin tadı da öyle…
Cemo evde, AVM ler kapandı, bir gün arayla işe gidiyordu. Şimdilerde ise artık sürekli evde, sabah uyanmamızın bir anlamı yok. Gece geç yatıp, sabah geç kalkıyoruz. Günler birbiri ardına, benim için aynı geçiyor. Sürekli kendimi sorguluyorum. Anne olarak ne kadar güçsüzüm diye durmadan kendimi sorguluyorum.
Şu an ne olduğunun farkında değiliz ama bunun sonsuzluğa doğru ilerleyen bir kargaşa olduğunu görmemek mümkün değil.
Çalışan evine ekmek götürmek zorunda olan olmayan herkesin iş kaybı yaşam mücadelesi bizden daha zor olduğunu düşündüğü insanlar için endişeliyim.
Ailem uzakta, başımıza bir şey gelse, başlarına bir şey gelse ne yapacağımız konusunda hiçbir fikrim yok! Birçok insanında böyle düşündüğünü hissetmek, kötü bir durum…
Yaşadığım şey; bu hastalık mıydı? Sürekli bunu sorguluyorum. Bir daha olmayacağı ve bundan daha kötü olamayacağım kim bilebilir? O dönemde bile sistem içerisinde tıkanıp kalmıştım. Şimdi nasıl olacağını kim bilebilir?
İnsanlar yardım yarışında değil de kendilerini gösterme sevdasına düşmüşler. Ne yaptığınız önemli ama bence şu halde kimin yaptığı zerre kadar umurumda değil. Nasıl pay çıkartırım değil, basıl yardımcı olabilirim, neler yapabilirim konusunda insanı duyguları, kişilik ve siyaset  promosyonunun önüne geçmeyen insanlara, millet olarak daha çok ihtiyacımız var
Hala yasadığım halsizliğin ve şiddetli öksürüğün tekrarlamasından ve daha şiddetle geri dönmesinden korkuyorum.
 Yazdıklarım korkularımdan daha öteye geçemeyecek, bu dönemde yaşadıklarımı  ifade edebileceğim farklı bir ruh hali  yaşayacağımı düşünmüyorum. teşekkürler…

25 Mart 2020 Çarşamba

KORONA GÜNLÜKLERİ


En son evlenmeden önceki son dönemeçdekalmışım. Dünya bu halde iken bunları yazmamı bekleyen okuyucularım var mı? Bunu bilmem mümkün değil! Sihirli halka yazısı ile bitirmişim ama ondan öncesine dönmek istiyorum.
18 Şubat tarihli yazımı bu yazımdan önce paylaşarak bir hatırlatma yapacağım. Gündem Covid – 19 virüsü olduğuna göre bende yaşadıklarımı anlatsam daha iyi olacak.
 Son yazımda; grip olduğumdan, uçukların yüzümün alt kısmını ele geçirdiğinden ve altıma kaçırana kadar öksürdüğümden bahsetmişim, aslında çok hafife almışım.
Önceleri site ile ilgili bir toplantı düzenlediğim için çok yorucu bir süreç geçiriyordum. Bu yüzden yorulduğumu ve direncimin düştüğü için rahatsızlandığımı ve içtiğimin sigaranın beni bu hale getirdiğini düşünüyordum. Ama şimdi bunları yazarken bile çok basit bir şey geçirmediğimi düşünüyorum.
Toplantı öncesi ciddi anlamda halsizlik ve öksürük ile başlayan bir süreçti. Önce halsizleşip öksürmeye başladım. Künt bir öksürüktü. Dikkatimi toplayamıyor hiçbir şey yapamıyordum. Multivitamin alarak bunu atlatmaya çalıştım. Bu arada, burnum tıkalı ve nefes almakta zorlanıyordum. uçuklarım için bir krem aldım. Toplantıyı yaptım, Çanakkale yolculuğu sırası gelmişti. Ailevi bir sebepten dolayı memlekete gidip bir hafta kalacaktım.
Uçuklarım gitmiş, halsizliğim azalmış, öksürüğüm kesilmemişti. Memlekete gittiğimde, öksürüğüm devam ediyordu. Hala nikotine bağlıyordum. Oradaki işlerimi hallederken halsizliğim hala devam ediyordu. Ama idare ediyordum. Hatta memlekete gitmeden önce kitap kulübü toplantısına da katılmıştım.
Köyde kaldığım süre zarfında geceleri nefessiz kalıyor tıkanıyordum. Uykudan uyandıran bir nefes alma zorluğu yaşıyordum. Annem hem kızıyor hemde ‘Doktora gidelim.’ diyordu.’ istanbulda giderim.’ diyordum.
Bir gün daha erken dönüp kardeşimi çalıştığımız klinikte bir muayeneye götürme kararı aldım. Cuma gecesi dönecek Cumartesi kardeşimi doktora götürecek, o dönecek bende eski çalıştığım iş yerinde vakit geçirmiş olacaktım.
Her şey buraya kadar çok güzeldi. Öksürüğüm dışında! 29 Şubat cumartesi günü kardeşim muayene oldu, bende klinikteki arkadaşlarımı gördüm. Kardeşim bizi eve bıraktıktan sonra evine döndü. Çanakkale’den döndükten sonra benim halsizliğim artmıştı. İkinci çekirdeği kreşe bıraktıktan sonra evde yatıyor, evdeki işlerimi zorlukla hallediyor ve dikkatimi toplayamıyordum. Öksürük devam ediyordu.
 3 Şubatta kardeşim arayıp boğazının kötü olduğunu söyledi. Başladığı ilaç ile alakalı olabileceğini düşündüm. Ama dayanamadı bir doktora gitti. Boğaz enfeksiyonu dediler. İlaç başlandı. İki gün sonra daha kötüleşti, nefes alamıyorum diye arayınca ben korktum. Bir yandan onunla konuşuyordum ama bende kötüydüm. Halsizliğim artmış, öksürüğüm zorlamaya başlamıştı.
Çabuk yoruluyor. Yattığım yerden kalkınca ne zaman yattığımı nasıl uyduğumu bile hatırlamıyordum. Bilincim yerinde değildi, uyandığımda uyuyup dinlenmiş olamıyordum.
Bu arada kardeşimden korkmuştum. Hemen hastaneye gitmesini söyledim. Bende hastaneye gidiyordum. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Hastaneye maske ile gittim. Çünkü çok korkuyordum.
Doktor sıram geldiğinde öksürük ve halsizlik olduğunu söyledim. İlacımı yazıp, bir serum takıldı. Kardeşim ise bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafından, gözetim altına hastaneye yatırılmıştı. Tabi teşhis yok, biz sadece şüpheleniyoruz!
Üç gün hastanede kaldı ama influenza ilacı verildi. Ve düzeldiğini söylüyordu. Ben ise serumdan sonra iyi olmak bir yana daha fenalaşmıştım ama doktorum gidebileceğimi söylemişti. Muayene sırasında sadece boğazıma bakmıştı.
İlaçlarımı kullanmaya başladım. Antibiyotik, burun spreyi ve boğaz spreyim vardı. İki gün kötü bir gün iyi oluyorsunuz. Ama ben bir türlü toparlayamadım. Ardından kardeşim influenza ilacı kullandı diye bir doktor tanıdığımıza sordum. Kullanmamı söyleyince hemen ilacı aldım.
Bu arada 15 Martta bir yakınımızın Nişantaşı’nda nişan töreni olacak ve katılmak için hazırlıklar yapıyoruz. Ama bir gün iyi isem 2. Gün yataktayım. İnfluenza ilacına başladıktan iki gün sora daha iyi hissetmeye başladım. En azından halsizliğim hafiflemişti.
10 Martta ilaca başladım. 13 Mart ‘a kadar iyiydim. Cemo da öksürmeye başladı. İşe gitmiyordu. Ona sende kullan diye ısrar ediyordum. (Bu yaptığımın doğru olmadığını biliyorum.)
13 Mart günü Cemo işe gidip kötü hissedince eve geldi. Bende o gün kendimi iyi hissediyordum biraz dışarıya çıktım, alışveriş yaptım.


22 Şubat 2020 Cumartesi

SİHİRLİ HALKA


Sihirli halkayı, parmağıma  taktıktan sonraki günlerde, üzerime bir hafiflik gelmişti. Aslında kimseye açıklama yapma gereği duymadığım, rahat edebildiğim için hafiflenmiştim. Sonraki günlerin, geçmesi ışık hızıyla eşdeğerdi.
Nişanlandığım akşam, herkes gittikten sonra, arkadaşlarımda mutfakta oturup saatlerce sohbet etmiştik. Fıstık, Kıvırcık ve Zeliş ile beraber masada yeni aldığım yeşil üstüne krem çiçekleri olan fincanlar ile kahve içip pişti oynuyorduk. Ve Zeliş ile Kıvırcığın üstüne attığımız duman kokusuyla keyf ediyorduk.Resmen kimsenin evinde tütün çekme rahatına eremiyorduk ve bunu kullandığı bilinen arkadaşların üzerine atartık.
O gece, geç saatlere kadar konuştuk. Nişanlanmamı kutluyorduk, sorunsuz geçmişti. Cemalin ailesi büyük bir nişan gibi düşünüp takı taktıkları için, babam kızmış, kendisi takamadığı için hayıflandığını söylemişti. Annem bunları bana söylediğinde, bir anlamı olmadığını kimsenin böyle olacağını bilmediğini söylemiştim. Bunu şimdi konuşmanın bir anlamı yoktu. Ama bunu söyleyince annem bozulmuştu. Bence babamın düşüncesi değil annemin pimpirikliliğiydi.
Muayenehanede çalışmaya devam ediyordum. Sanki bir huzur gelmiş ve önümdeki bütün kapılar açılmış gibi hissediyordum. Bunun sebebi, başı bağlı kızlara daha farklı bakmalarıydı. Düşünsenize başkalarına göre farklı yaşadığı ve hissettiği düşünülen  -Acaba hissettiklerimi hissediyorlar mıydı?- bir genç kız olarak, başı bağlıydım.
Oh be diyenler de vardı, art niyet arayanlarda! Bunların hepsiyle zamanla ve eksiksiz karşılaşacağımın farkında değildim. herşey yolunda gibi görünse de arka planda dedikodunun özü dönüyordu. Bunlara sebep olanlar ise en yakınlarımdı. Vurucu, zorlayıcı darbelerdi ama yılmadım. Benim daha çok gitmek için bir nedenim olmasından öteye geçemediler.
Cemalin ailesi altın inci işini konuşmak için geldiler. Ailem ne yaparsanız kendinize diyerek lafı genelledi, siz bilirsiniz diye de ekledi. Annesi ‘Diğer gelinime ne yaptıysam, ona da onu yaparım.’ diye ekledi. ‘Sen bilirsin’ dediler. Ama ben bu konuda anneyi değil Cemali muhatap alıyordum.
Aşağılık psikolojisine girmiştim. Bizim oralarda dirseğe kadar bilezik, göbeğe kadar altın olursa zenginle evlenirsen herkesin gözü kamaşır. Kimse gençlerin birbiriyle muhabbetine, yaşadıklarına ve yeteneklerine bakmaz.
Bu altın işi aslında bir nevi insanların çocuklarına desteği, elalem ne der psikolojisi olduğunu düşünüyorum. Kilosuyla altın ile evlenenlerin yaşadığı ailevi sıkıntılar ve iletişim sıkıntısından doğan kavgaların mahkemeyle biten evliliklere sebebiyet vermesi hiçte masum bir durum olmadığını gösteriyor.
İstiyordum ama insanlar beni zenginle evlendi gitti desinler diye istiyordum. Bu gerçek değildi. cemal zengin değildi. Dedem ve ninem öksüz bir çocuğa acımasızca davranmalarına hakkımızın olmadığını söylüyorlardı. Annem ve babamda hemfikirdi ama ben daha çok gösteriş kısmında meraklıydım!
Unuttuğum bir şey vardı ne kadar çok istersem evlendikten sonra onları ödeme yükü benim olacaktı.
Nişanlımı nasıl bulduğum ve evlendiğimle ilgili dedikodular, ne iş yaptığı ne kadar zengin olduğu ile ilgili söylentiler dönüp duruyordu. Benim ise;evlenmek zorunda kaldığım için evlendiğim.  Zorunda olmasam bu evliliği yapmayacağım. Nerede gezdiği belli olmayan bir kızın nereli olduğu belli olmayan bir genç ile evlenmesi gerektiğine karar verilmişti. Dedikodu meclislerinde akıl almayacak cümleler kullanılıyordu. Ne yazık ki insanlar kınadıklarını yaşamadan ölmeyeceklerinin farkında değillerdi, dillerine sahip olamıyorlardı.
Ben ise çok umutluydum. Haziran ayında, üniversite sınavına girecek, okula yerleşirsem, evliliği erteleyecek, hiç çıkar yol bulamazsam, İstanbul da alelade bir okul kazanıp okurum diye düşünüyordum.
Burada bunu yapmamın mümkünatı yoktu! Evlenince var mıydı?

20 Şubat 2020 Perşembe

RESMİ GÖRÜŞMEYE ADIM ATMA TÖRENİ


Aslına bakarsanız, yaşadıklarım çokta fena değilmi . Dünyada bunca acı yaşanırken ben ne yaşamışım ki? Kendi kendime sormadan edemiyorum…
Zamanın ilacı dedikleri bu olsa gerek! Yaşam, uğraşma, çaba gösterme ve dürüstlükten ayrılmama…
O muhteşem gün gelene kadar yaptıklarımızla ev bambaşka olmuştu. Gökyüzüne benzeyen tavanlarımız, pırıl pırıl bir mutfağımız olmuştu. Maviş ninem biz bütün evi baştan aşağı yenileyene kadar, bahçeyi en ince ayrıntısına kadar temizlemişti. Yirmi nisan günü aile arasında bir sözlenme olacaktı. Siyah kumaş pantolon, beyaz gömlek, kırmızı süveter almıştım.
Biz aile arasında bir söz demiştik. Cemo bey yüzük getirecek işte onun ailesi benim ailem sözlenecektik. Resmi görüşme için adım atma töreni diye düşünmüştüm.
Tabi her iki tarafta kalabalık benim ailem; o gün neredeyse otuz kişiydi. Onun ailesi ise 10 kişi falan gelmişti. Heyecanlıydım yemekler hazırlandı, planlar yapıldı. İsteme yapılacak sonrasında yüzük takılacaktı.
Erkekler, evin koltuk olmayan, kapıdan girdiğinde sağ tarafta duvar dibinde devasa vitrinli, bizim divanlı oda diye tabir ettiğimiz odada oturmuşlar, kadınlar iki çekyatlı salonda oturmuşlardı. Haremlik selamlık yapılmış. İstanbul misafirlerine önce masada yemek ikram edilmişti.
O güne dair, Cemo’nun eniştesinin bir anekdotu var. U şeklinde odada hazır yastıklara dayanıp bağdaş kurarak oturmuşlar. Babam bir tarafında – Allahtan gelmiş- dedem bir tarafında oturuyorlar. Sıra kız istemeye geliyor, enişte; Allahın emri, peygamberin kavliyle diye başlıyor, cümle bitiyor babamdan ses yok, sonra tekrar ediyor yine ses yok! Şaşırıyor, sonra dönüyor dedeme, tekrar ediyor cümleyi, hemen dedem,’ Hayırlısıyla olsun.’ diyor.
Enişte salona haber salıyor ve başlıyor bizim resmi görüşme için adım atma töreni…
Enişte meğerse herhalde adettendir büyüklerden isteniyor diyor. Ama babam duymamışta ondan cevap vermemiş. Tilkiler kuyruklarını kaybetmişse artık orasını bilemem! Şimdi alay eder benle ‘Dedenden aldık seni, adam öldü ki nasıl iade edelim? Geri dönmek yok ha!’ der. Muhatabın burada enişte yorma kendini derim bende!
O güne dair dedemle, annemle, ailemle tek kare fotoğrafım yok. Cemo ailesiyle çekilenlerin hepsi duruyor. Onlar kendi fotoğraf makineleriyle bizde kendi makinemizle fotoğraf çektik. O zamanlar çekip bakamıyorsun. Poz sayın bitince gidip fotoğrafçıya fotoğrafları yıkatıyorsun. Yani ne çıkarsa bahtına!
Benim bahtım ne karaymış, bütün filmler yandı, çıkan tek tük fotoğraf ise karanlık! Işığı arkana alırsan olacağı budur!
Kim vardı kim yoktu hatırlayamıyorum, ama anneannemin olmadığı aklımda ama neden yoktu diye bir türlü bir sebep bulamadım.
Kesinlikle kimse İstanbuldan biriyle evlenmemi istemiyordu. Fakat bu kız başımıza bela olacak gitsin adamı uğraşsın diyende çoktu. Aslında istanbula gitmem gözlerini korkutuyordu. Acaba içlerinden ‘İstanbul’u yakar bu kız, başımıza iç açar mı?’ diyorlardı.
Kocaman bir nişan töreni oldu. Ben ilkokul talebesi gibi ortalıkta dolaşırken, yüzük tepsisini taşıyan akrabamız ve arkadaşım, gelin gibi süzülüyordu. Acayip şıktı ve alımlıydı. Ben yanda örülmüş, altına atılmış saçlar ve üniformamla bir öğrenci gibi yüzüğü parmağıma takıyordum.
2o Nisan 2003 tarihinde resmen nişanlandım. Evlilik daha çok erkendi. Üniversite okuyacaktım. Gerekirse üniversiteyi; İstanbul da evlenerek okuyacaktım. Ama öncelik okuldu ve bu sadece Cemo ile rahat görüşebilmemiz adına; adı konulmuş bir ilişkiydi…

18 Şubat 2020 Salı

NE İSTERSİNİZ ?


Daha önce, yazmadan çok yoğun duygusal anlar yaşar ve yaşadığım olaylara yoğunlaşırdım. O günleri tıpkı yeniden yaşıyormuş gibi zihnimde canlandırır ve hikâyeme uygun kelimeler seçerdim. Zihnimin çöplüğünde ya da sözlüğünde bulunan en uygun kelimelerle kendime bir cümle kurar ve bu cümlenin üzerine yazımı yazardım.
Şimdilerde ise o anı hatırlamak beni duygusal açıdan yormuyor, bunun yanında ise yazma eylemi fiziki açıdan yorucu olmayan bir gereklilik gibi geliyor. Dikkatimi toplayabildiğim ve fırsat bulup canımın istediği her an yazabiliyorum.
Artık yazdıklarımın saçmalığı değil, gerçekliğini, insanlara ‘Sen yalnız değilsin.’ diyebilmek için yazıyorum. Mutsuz muyum? Hayır ama çelişkilerle birlikte tanımayan ama beni araştıran insanların okuyor olabilme ihtimali bazen yüz kızartıcı hissettirebiliyor.
Hala, ‘Yazıyorum.’ derken çekiniyorum. ‘Evdeyim işte! Yıllarca yapmak istediğim mesleği yapıyorum.’ deyip aradan sıyrılıyorum. Ama yaptıklarımı anlayacak birini bulduğum zaman, yakasını bırakmıyorum.
Son zamanlarda konuşacak o kadar çok şey yapıyorum ki; anlatacak ve anlayacak inan konusunda sıkıntı yaşamaya başladığımı fark ettim.
Vazgeçtim. Anlatmak artık yorucu geliyor. İnsanlara ne yaptığını anlatmak yorulmaktan daha öteye geçmiyor. Zihinlerindeki boşluk gözlerine yansıyınca;  herhalde beynimdeki nöronlarımla snapslar ilişkilerini kesiyordur.
Ama yazınca belki ilişkileri yeniden başlayabilir! Peki, neler oluyor? Bunları biraz zihnimin odalarına yerleştirmek adına yazayım.
Öncelikle yılın başında bir tiyatro oyunu yazma yarışmasına katıldım. Kadın teması üzerine yapılan yarışmaya annemi olmasını istediğim kadın gibi yazdım. Umarım muvaffak olurum. Olmasam da bunu başarmış olmam ve kendi hemcinslerimden bu konuda destek görmüş olmam bana yetiyor.
Köydeki hayatımızı ve babamın durumlarını bir standarda bağlama ve geleceği güvence altına almak için kardeşlerim arasında bir adım attık. Beni en mutlu eden şey bu oldu. Onlara bu dünya uğruna kaybedebileceğim hiçbir şey olmadığını anlatabildiğim ve onlarla olan bağlarımın tüm somut kavramların önünde olduğunu söyleyebildiğim için çok mutluyum.
Oturduğum sitede bir sivil insiyatif, komşuluk değerleri, insani ilişkiler ve yaşam değerleri üzerine bir toplantı düzenledim. Aslında yapılan aidat zamları sonrası hareketlenen sakinlerin haklarını isterken etkin bir iletişim dili kullanmaları, sadece maddi kısmı ile değil diğer kısımları ile de ilgilenmeleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım.
Tek sıkıntım adam gibi bir konferans salonu bulmaktı. Malesef bizim köyde olsa en kötü okulda ya da kahvede toplanırsın ama emniyet, kaymakamlık,  muhtarlık, ilçe milli eğitim okul müdürü derken toplantı güvenlik sebebiyle, okul konferans salonunda  yapılamadı.
Saati elli lira ve içecekler ekstra olarak bir kafenin bahçe kısmını kapattım. İnsanlara sadece yol gösterecek, bilgi ve deneyim sahibi insanların etkin bir şekilde anlatmalarını sağladım. Toplantı çok güzel geçti. Hiç sorun yoktu. Fevkalade insanlar ile tanıştım.
Ama ‘Hem muhalifsin hem sivil insiyatif diyorsun, işin Silivri de bitmesin!’ diye dalga geçenler bile oldu. Güldüm geçtim.
İkinci çekirdeğim kreşe başladı. İçimde bir boşluk ki sormayın. Dikiş mi diksem, yazımı yazsam, evimi temizlesem, yemek mi yapsam bilemiyorum. Bugün kalktım işkembe yaptım. Durum vahim!
Kendime mektup arkadaşı buldum. Başlangıç aşamasında olsam da devam edeceğini umduğum ve bana uzun süredir dolma kalemi elime almadığımı hatırlatan alelade yazabileceğim bir arkadaş, başlangıç motive etti cevap gelirse daha iyi olacak.
Yaklaşık onbeş gündür ağır bir gribal enfeksiyon geçiriyorum. Burnum ve alt kısmı Herpesin işgalınden yeni kurtuldu, öksürük ise altıma kaçırana kadar devam ediyor.Tabi sarma nikotin epey ağır, yorum yok!
Eeee işte böyle, şimdi; ne istersiniz? Gelecek mi, yakın geçmiş mi, geçmiş gitmiş mi? Okudum anladım demekte yeter.

14 Şubat 2020 Cuma


DALLARIN KOKUYORSA ; KÖKÜN KOKUYORDUR, KÖKÜN KOKUYORSA DALLARIN KOKUYORDUR.’
Bu söz benim için yazılmış gibi… Soylu ve eğitimli kusursuz bir aileden gelmek en azından bizim gibi köylü kesimden mümkün değil. Soyluların zengin olduklarını ve iyi eğitim aldıklarını düşünürsek, köylü kesim ne kadar milletin efendisi diye adlandırılsa da insanların gözünde alelade bir kesim olarak kalmaya mahkûm!
Ben ve ailemde yıllarca babamın yaptıklarını taşıyacağız. Bunlar bizim karşımıza resmi kurumlarda muhakkak çıkacak ve çocuklarımız bunun yükünü her zaman hissedecekler.
Sadece babam değil, ben kendi gençlik hatalarımı da bu şekilde görüyorum. Bu utanmak değil,  gerçekleri görmek ve kabul etmek!
Kendimden ve ailemden utanıyor muyum? Asla!
Yaşadıklarımız ne kadar acı ve utanç verici olsa da ben bunda utanılacak bir şey göremiyorum. Kader dediğin bu değil. Yaşadığım kadarı böyle hissediyorum.
Bana verdiği öğütler ve öğretiler bana yeter. Bundan bir ders çıkarmak yerine bilincimi daha farklı bir şekilde geliştirmeyi çok isterdim. Bunun mümkün olmadığını görünce kabullenmek yerine elimdeki imkânlarla kendimi geliştirmek bana yetti.
Ne olursa olsun o benim babam! Bunu değiştirmem mümkün değil. Ve asla mümkün olmayacak. Yıllar geçse de, soyadım değişse de, bambaşka bir şehirde bambaşka bir hayat peşinde olsam da hiçbir şey değişmeyecek. En azından babam olduğu gerçeğini değiştirmem mümkün değil.
Yaşadıklarımın arkasında en çok beni yaralayan insanların düşünceleri ve eylemleri idi. Ve en yakınından gelen darbeler babamdan daha çok beni yaraladı.
O kişilik bozukluğu olan bir hastaydı ve maalesef annesi onun kıskanıldığını ve kötü niyetli insanlar tarafından, bozguna uğratılmak için efsunlandığını düşünüyordu.
Yıllar sonra babamın hastalığı meydana çıkmadan önce bunun bir huy olduğunu düşünmüş ve çıkmaz bir yolda hissetmiştik. Annem beni inanılmaz iftiralardan korkar bir şekilde aramıştı. Ona ne kadar kötü olursa olsun benim annem olduğunu, babam için yaptığımız şeylerin milyon katını yapsak ta hakkını ödeyemeyeceğimizi söylemiştim.
Büyük erkek kardeşim sayesinde onu doktora götürdük ve teşhis konulduğunda; artık yaşadıklarımızın bir ismi olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bu adam hastaydı ve bunu yapıyordu. Ailesinin tek hatası onu y kromozomu sayesinde şımartılmış bir çocuk olarak büyütmeleri ve ne yazık ki genlerini ona geçirmiş olmaları idi.
Bizim ise; sığındığımız bir liman inşa edilmişti.
Köklerimizin neden koktuğunu anlamıştık. Dallar olarak bunun sebebini bulmak ve düzeltmek için; çare olduğunu anlamak, en azından daha az hasar almak için bir yol bulmuş olmak, define bulan bir fakirden farksız değildi.


12 Şubat 2020 Çarşamba

DİRENME


İnsan; anne ve babasını, hayatından tamamen çıkartabilir mi? Yaşadığı kötü anıları unutabilir mi? En azından benim için unutmak pek mümkün görünmüyor. Lakin kabullenerek direnmeyi tercih edebilirsiniz. Yani ben bunu yapmışım yıllardır, şimdi öyle düşünüyorum.
Direnme kısmım sadece yaşadıklarımı hazmetme ve kabullenerek devam etmek onlara karşı değil! Tüm yaşadıklarımın içerisinde payı olan herkes için geçerli.
Üzerinden yıllar geçti. Yetişkin bir kadın, anne, eş oldum. Ailemiz genişledi. Tek temennim; bu yaşadıklarımı, diğer aile fertlerimin çocukları, kadınları kızları yaşamasın. Farkındalıklarını arttırıp, kelimelerin oluşturduğu cümlelerin dilden çıkınca ne kadar acı verdiğinin farkında olmaları…
İstemeye gelecekleri için, yıllar önce büyük erkek kardeşimin sünnet düğünün de düzenlenen ve tadilat yapılan evimizin, tekrar elden geçirilmesine karar verdik. Evimizin tavanında duvar kağıtları kaplıydı. O dönem her şeyin en kalitelisini düşünen babam, çok iyi bir yöntemle ve pahalı bir fiyata bu işlemi yaptırmıştı.
Yıllar içerisinde tavan akmış, yeryer kağıt çatlakları ve yırtıklar oluşmuştu. Yenilemek için, duvar kağıdı almamız ve yapmamız gerekiyordu. Lambalar berbat, mutfak dolapları eskimişti ama buna ayıracak paramız yoktu en azından tavanı düzenlesek ev daha düzgün görünebilirdi.
Büyük erkek kardeşimle ilçeye gittik, bulamadık. başka bir ilçede hem yapıştırıcı hem duvar kağıdı bulduk. Masmavi, bulutlara benzeyen bir dokusu olan bir kağıt beğendim. Uyandığımızda gökyüzüne bakar gibi hissedebilecektik.
Tüm evi sıra ile odalardan başlayarak hem boyadık hemde tavan kağıtlarını yeniledik. Bu konuda annem çok yardımcı idi. Erkek kardeşim, bir işi ve evi olduğu için il’e gitmişti. Tüm ev sırtımızda geçti. Duvarları badana yaptık. Her yeri düzenledik. Mutfağı daha iyi hale getirdik.
Elektrik prizleri berbat halde idi, tavan lambaları da öyle; annem babamı bunun yaptırması için sıkıştırdı. Çünkü elimizde malımız ineklerimiz olmasına rağmen babamın bu işi kendi başına yapması için kendi kardeşi dahil herkes baskı yapıyordu.
Babam tabiî ki bu işi halletti ama yaptırdığı işin parasını ödeyerek yapsaydı daha düzgün olabilirdi. eve bir televizyon dolabı ve sehpa takımı aldım. Çalışmam ve sabit gelirimin olması burada çok işime yaramıştı. Ayrıca ilçeye süt götürüyordum. Annem peynir yapıp pazarda satıyor, bahçede yetişenleri de satıyordu.
Evi daha iyi hale getirebilmiştik. Aslında o ev bizim yaşadıklarımızı yansıtıyordu. Bir insanın eviyle ve çocuklarıyla nasıl ilgilenmediğinin göstergesiydi. Tavan kağıtlarındaki yırtıklar duvarda yamadığım çatlaklar ise benim yaralarımdı. Hepsini yamadım.
20 Nisan günü beni isteyecekler ve aile arasında bir nişan takılacaktı. tüm hazırlıklar; hemen hemen tamamdı. O günü beklerken birkaç eksiği daha tamamladık. En önemlisi mutfak masamız yoktu ve açılır kapanır bir masa almamız gerekiyordu. Bu insanları yerde oturtamazdık. Şimdiki aklım olsa yerde oturdum. Güzel bir yer sofrasında birlik ve beraberliğin nasıl olduğunu görebilme şansına sahip olurlardı.

9 Şubat 2020 Pazar

BİTMEDİ


Acaba o siyah günlerden beyaz günlere geldim mi? Çıktım mı sahiden? Boğulmaktan kurtuldum mu ve nefes almaya mı çalışıyorum?
Bilmiyorum.
Geçmişin izleri hala yüreğimde dururken, yaşamaya devam etmek zor! Onları zihinde yerleştirme, hatıralara acımasızca davranmak gibi geliyor. Kimileri kader diyor.
Kaderin bu kadarının içine edesim geliyor. Öyle derinden sancılar geliyor ki göğsüme nefes alamıyorum. Tıpkı o dışında kaya gibi duran kız gibi…
İçinde eriyen karlarını kimseye göstermek istemeyen buz dağı gibi…
 Saf, cahil ve kurtulmak için her yolu denemek isteyen ama aslının kurtuluşa gidiş olmadığında ne yapacağını bilmeyen o yeşil gözlü, sarı saçlı on dokuz yaşındaki kız gibi…
Her satırını yazmak isteyip de gözyaşlarımla siliyorum. Dünyada bir tek acı çeken ben miyim diyerek hafifletiyorum acımı…
Her acının kendince gözyaşı ve sızısı var. Bu sızı öyle tarif edilebilecek bir sızı değil!  kendine has, kendine özgü ve tir tir titretiyor yüreğimi…
En ufak bir sohbette bile birileri kendi hayatlarından bir şey paylaştığında yaram kanıyor. Başkalarının acıları bile yaramı kanatmaya yetiyor.
Bir türlü ağlamadan işleyemiyorum bu satırları…
Tıpkı hislerimi yazarken, şu anda yaptığım gibi.
Bitmedi!

6 Şubat 2020 Perşembe

İSTEMİYORUM


O günü çok iyi hatırlıyorum. Doktor bey muayenehaneye gelip hastalardan sonra gitmişti. Bir Pazartesi günüydü, merdivenleri yıkamıştım. Muayene odasının camlarını silmiştim. Camları silerken durmadan sessiz telefonlar geliyordu. Birileri benim içeri girip çıkmamdan zevk alıyordu.
Öğleden sonra teyzemlerin arkadaşı, benim o kişiyle evlenmem için ön ayak olan beyefendi geldi. Hasta geldiğini düşünerek kapıyı açtım. Karşımda gördüğümde şaşırmadım. Çok sempatik bir adamdı.
Bekleme odasındaki sedirde oturdu, televizyonun karşısındaki sandalyede ben oturuyordum. Hal hatır ettik. Teyzemlerden dolayı benim ailemi de tanıyordu.
Anlatmaya başladı. Evden, kendimin döşeyeceği bir evden, arabadan, fabrikada sigortalı bir işten, ailenin malvarlığından bahsediyordu. Ben sadece dinliyordum. Çünkü kafam karmakarışıktı. Hem korkuyor, hem seviyordum. Cemali tanıyor biliyordum ama beni kendisine layık gören kişi ile henüz görüşmemiştik. Yeni biri ile yeniden bir ilişki içerisinde olmak gözümü korkutuyordu.
Sadece dinliyordum…
Beyefendi durdu ve şöyle dedi.’Babanın yaptıklarını düşünüyorsan, onları görmezlikten geliriz , merak etme.’ O anda beynimde şimşekler çaktı. Konuşmaya başladım.
‘Hiçbir şeyle ilgisi yok, beğenmedim ve bana uygun gördüğünüz kişi ile evlenmek istemiyorum.’dedim. Açıklamak istedi ama ben işim olduğunu söyleyerek onu gönderdim.
Gittikten sonra; sedire kendimi atıp hüngür hüngür ağladım. Benim babam ne yapmıştı? Kimseye bir zarar vermemişti, zararı bizeydi ve bu kimseyi ilgilendiren bir konu değildi! Hiç kimse ben yardım istemediğim müddetçe bana yardım edemez ve yargılayamazdı, bu kimsenin haddine değildi! o benim babamdı. Demek ki; evlensem bunlar karşıma çıkacaktı. Babamın yaptığı her yanlış, bir kusur gibi ya da bir suç gibi suratıma çarpılacak, benim davranışlarımı uygun bulmadıklarında zaten bunun babasında hayır yok deyip yüzüme vuracaklardı. Kafalarında davranışların ve istenilenlerin gerçek olabileceği düşüncesi oluşmayacaktı.
O akşam eve gittiğimde yine ağladım. Annemde Cemallerin nasıl bir aile olduklarından İstanbul da güvende olmayacağımdan korkuyordu. Bu olayı anneme evlendikten sonra anlattım. O gün ona ‘ korkma anne, ben ayaklarımın üzerinde dururum, eğer dediğin gibi olursa boşanırım, sen bana güven! Cemalle evlenmek istiyorum dedim.
Annem hüzünlü gözlerle bana bakıyordu…