hayatımın dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatımın dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2020 Cumartesi

SİHİRLİ HALKA


Sihirli halkayı, parmağıma  taktıktan sonraki günlerde, üzerime bir hafiflik gelmişti. Aslında kimseye açıklama yapma gereği duymadığım, rahat edebildiğim için hafiflenmiştim. Sonraki günlerin, geçmesi ışık hızıyla eşdeğerdi.
Nişanlandığım akşam, herkes gittikten sonra, arkadaşlarımda mutfakta oturup saatlerce sohbet etmiştik. Fıstık, Kıvırcık ve Zeliş ile beraber masada yeni aldığım yeşil üstüne krem çiçekleri olan fincanlar ile kahve içip pişti oynuyorduk. Ve Zeliş ile Kıvırcığın üstüne attığımız duman kokusuyla keyf ediyorduk.Resmen kimsenin evinde tütün çekme rahatına eremiyorduk ve bunu kullandığı bilinen arkadaşların üzerine atartık.
O gece, geç saatlere kadar konuştuk. Nişanlanmamı kutluyorduk, sorunsuz geçmişti. Cemalin ailesi büyük bir nişan gibi düşünüp takı taktıkları için, babam kızmış, kendisi takamadığı için hayıflandığını söylemişti. Annem bunları bana söylediğinde, bir anlamı olmadığını kimsenin böyle olacağını bilmediğini söylemiştim. Bunu şimdi konuşmanın bir anlamı yoktu. Ama bunu söyleyince annem bozulmuştu. Bence babamın düşüncesi değil annemin pimpirikliliğiydi.
Muayenehanede çalışmaya devam ediyordum. Sanki bir huzur gelmiş ve önümdeki bütün kapılar açılmış gibi hissediyordum. Bunun sebebi, başı bağlı kızlara daha farklı bakmalarıydı. Düşünsenize başkalarına göre farklı yaşadığı ve hissettiği düşünülen  -Acaba hissettiklerimi hissediyorlar mıydı?- bir genç kız olarak, başı bağlıydım.
Oh be diyenler de vardı, art niyet arayanlarda! Bunların hepsiyle zamanla ve eksiksiz karşılaşacağımın farkında değildim. herşey yolunda gibi görünse de arka planda dedikodunun özü dönüyordu. Bunlara sebep olanlar ise en yakınlarımdı. Vurucu, zorlayıcı darbelerdi ama yılmadım. Benim daha çok gitmek için bir nedenim olmasından öteye geçemediler.
Cemalin ailesi altın inci işini konuşmak için geldiler. Ailem ne yaparsanız kendinize diyerek lafı genelledi, siz bilirsiniz diye de ekledi. Annesi ‘Diğer gelinime ne yaptıysam, ona da onu yaparım.’ diye ekledi. ‘Sen bilirsin’ dediler. Ama ben bu konuda anneyi değil Cemali muhatap alıyordum.
Aşağılık psikolojisine girmiştim. Bizim oralarda dirseğe kadar bilezik, göbeğe kadar altın olursa zenginle evlenirsen herkesin gözü kamaşır. Kimse gençlerin birbiriyle muhabbetine, yaşadıklarına ve yeteneklerine bakmaz.
Bu altın işi aslında bir nevi insanların çocuklarına desteği, elalem ne der psikolojisi olduğunu düşünüyorum. Kilosuyla altın ile evlenenlerin yaşadığı ailevi sıkıntılar ve iletişim sıkıntısından doğan kavgaların mahkemeyle biten evliliklere sebebiyet vermesi hiçte masum bir durum olmadığını gösteriyor.
İstiyordum ama insanlar beni zenginle evlendi gitti desinler diye istiyordum. Bu gerçek değildi. cemal zengin değildi. Dedem ve ninem öksüz bir çocuğa acımasızca davranmalarına hakkımızın olmadığını söylüyorlardı. Annem ve babamda hemfikirdi ama ben daha çok gösteriş kısmında meraklıydım!
Unuttuğum bir şey vardı ne kadar çok istersem evlendikten sonra onları ödeme yükü benim olacaktı.
Nişanlımı nasıl bulduğum ve evlendiğimle ilgili dedikodular, ne iş yaptığı ne kadar zengin olduğu ile ilgili söylentiler dönüp duruyordu. Benim ise;evlenmek zorunda kaldığım için evlendiğim.  Zorunda olmasam bu evliliği yapmayacağım. Nerede gezdiği belli olmayan bir kızın nereli olduğu belli olmayan bir genç ile evlenmesi gerektiğine karar verilmişti. Dedikodu meclislerinde akıl almayacak cümleler kullanılıyordu. Ne yazık ki insanlar kınadıklarını yaşamadan ölmeyeceklerinin farkında değillerdi, dillerine sahip olamıyorlardı.
Ben ise çok umutluydum. Haziran ayında, üniversite sınavına girecek, okula yerleşirsem, evliliği erteleyecek, hiç çıkar yol bulamazsam, İstanbul da alelade bir okul kazanıp okurum diye düşünüyordum.
Burada bunu yapmamın mümkünatı yoktu! Evlenince var mıydı?

18 Şubat 2020 Salı

NE İSTERSİNİZ ?


Daha önce, yazmadan çok yoğun duygusal anlar yaşar ve yaşadığım olaylara yoğunlaşırdım. O günleri tıpkı yeniden yaşıyormuş gibi zihnimde canlandırır ve hikâyeme uygun kelimeler seçerdim. Zihnimin çöplüğünde ya da sözlüğünde bulunan en uygun kelimelerle kendime bir cümle kurar ve bu cümlenin üzerine yazımı yazardım.
Şimdilerde ise o anı hatırlamak beni duygusal açıdan yormuyor, bunun yanında ise yazma eylemi fiziki açıdan yorucu olmayan bir gereklilik gibi geliyor. Dikkatimi toplayabildiğim ve fırsat bulup canımın istediği her an yazabiliyorum.
Artık yazdıklarımın saçmalığı değil, gerçekliğini, insanlara ‘Sen yalnız değilsin.’ diyebilmek için yazıyorum. Mutsuz muyum? Hayır ama çelişkilerle birlikte tanımayan ama beni araştıran insanların okuyor olabilme ihtimali bazen yüz kızartıcı hissettirebiliyor.
Hala, ‘Yazıyorum.’ derken çekiniyorum. ‘Evdeyim işte! Yıllarca yapmak istediğim mesleği yapıyorum.’ deyip aradan sıyrılıyorum. Ama yaptıklarımı anlayacak birini bulduğum zaman, yakasını bırakmıyorum.
Son zamanlarda konuşacak o kadar çok şey yapıyorum ki; anlatacak ve anlayacak inan konusunda sıkıntı yaşamaya başladığımı fark ettim.
Vazgeçtim. Anlatmak artık yorucu geliyor. İnsanlara ne yaptığını anlatmak yorulmaktan daha öteye geçmiyor. Zihinlerindeki boşluk gözlerine yansıyınca;  herhalde beynimdeki nöronlarımla snapslar ilişkilerini kesiyordur.
Ama yazınca belki ilişkileri yeniden başlayabilir! Peki, neler oluyor? Bunları biraz zihnimin odalarına yerleştirmek adına yazayım.
Öncelikle yılın başında bir tiyatro oyunu yazma yarışmasına katıldım. Kadın teması üzerine yapılan yarışmaya annemi olmasını istediğim kadın gibi yazdım. Umarım muvaffak olurum. Olmasam da bunu başarmış olmam ve kendi hemcinslerimden bu konuda destek görmüş olmam bana yetiyor.
Köydeki hayatımızı ve babamın durumlarını bir standarda bağlama ve geleceği güvence altına almak için kardeşlerim arasında bir adım attık. Beni en mutlu eden şey bu oldu. Onlara bu dünya uğruna kaybedebileceğim hiçbir şey olmadığını anlatabildiğim ve onlarla olan bağlarımın tüm somut kavramların önünde olduğunu söyleyebildiğim için çok mutluyum.
Oturduğum sitede bir sivil insiyatif, komşuluk değerleri, insani ilişkiler ve yaşam değerleri üzerine bir toplantı düzenledim. Aslında yapılan aidat zamları sonrası hareketlenen sakinlerin haklarını isterken etkin bir iletişim dili kullanmaları, sadece maddi kısmı ile değil diğer kısımları ile de ilgilenmeleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım.
Tek sıkıntım adam gibi bir konferans salonu bulmaktı. Malesef bizim köyde olsa en kötü okulda ya da kahvede toplanırsın ama emniyet, kaymakamlık,  muhtarlık, ilçe milli eğitim okul müdürü derken toplantı güvenlik sebebiyle, okul konferans salonunda  yapılamadı.
Saati elli lira ve içecekler ekstra olarak bir kafenin bahçe kısmını kapattım. İnsanlara sadece yol gösterecek, bilgi ve deneyim sahibi insanların etkin bir şekilde anlatmalarını sağladım. Toplantı çok güzel geçti. Hiç sorun yoktu. Fevkalade insanlar ile tanıştım.
Ama ‘Hem muhalifsin hem sivil insiyatif diyorsun, işin Silivri de bitmesin!’ diye dalga geçenler bile oldu. Güldüm geçtim.
İkinci çekirdeğim kreşe başladı. İçimde bir boşluk ki sormayın. Dikiş mi diksem, yazımı yazsam, evimi temizlesem, yemek mi yapsam bilemiyorum. Bugün kalktım işkembe yaptım. Durum vahim!
Kendime mektup arkadaşı buldum. Başlangıç aşamasında olsam da devam edeceğini umduğum ve bana uzun süredir dolma kalemi elime almadığımı hatırlatan alelade yazabileceğim bir arkadaş, başlangıç motive etti cevap gelirse daha iyi olacak.
Yaklaşık onbeş gündür ağır bir gribal enfeksiyon geçiriyorum. Burnum ve alt kısmı Herpesin işgalınden yeni kurtuldu, öksürük ise altıma kaçırana kadar devam ediyor.Tabi sarma nikotin epey ağır, yorum yok!
Eeee işte böyle, şimdi; ne istersiniz? Gelecek mi, yakın geçmiş mi, geçmiş gitmiş mi? Okudum anladım demekte yeter.

14 Şubat 2020 Cuma


DALLARIN KOKUYORSA ; KÖKÜN KOKUYORDUR, KÖKÜN KOKUYORSA DALLARIN KOKUYORDUR.’
Bu söz benim için yazılmış gibi… Soylu ve eğitimli kusursuz bir aileden gelmek en azından bizim gibi köylü kesimden mümkün değil. Soyluların zengin olduklarını ve iyi eğitim aldıklarını düşünürsek, köylü kesim ne kadar milletin efendisi diye adlandırılsa da insanların gözünde alelade bir kesim olarak kalmaya mahkûm!
Ben ve ailemde yıllarca babamın yaptıklarını taşıyacağız. Bunlar bizim karşımıza resmi kurumlarda muhakkak çıkacak ve çocuklarımız bunun yükünü her zaman hissedecekler.
Sadece babam değil, ben kendi gençlik hatalarımı da bu şekilde görüyorum. Bu utanmak değil,  gerçekleri görmek ve kabul etmek!
Kendimden ve ailemden utanıyor muyum? Asla!
Yaşadıklarımız ne kadar acı ve utanç verici olsa da ben bunda utanılacak bir şey göremiyorum. Kader dediğin bu değil. Yaşadığım kadarı böyle hissediyorum.
Bana verdiği öğütler ve öğretiler bana yeter. Bundan bir ders çıkarmak yerine bilincimi daha farklı bir şekilde geliştirmeyi çok isterdim. Bunun mümkün olmadığını görünce kabullenmek yerine elimdeki imkânlarla kendimi geliştirmek bana yetti.
Ne olursa olsun o benim babam! Bunu değiştirmem mümkün değil. Ve asla mümkün olmayacak. Yıllar geçse de, soyadım değişse de, bambaşka bir şehirde bambaşka bir hayat peşinde olsam da hiçbir şey değişmeyecek. En azından babam olduğu gerçeğini değiştirmem mümkün değil.
Yaşadıklarımın arkasında en çok beni yaralayan insanların düşünceleri ve eylemleri idi. Ve en yakınından gelen darbeler babamdan daha çok beni yaraladı.
O kişilik bozukluğu olan bir hastaydı ve maalesef annesi onun kıskanıldığını ve kötü niyetli insanlar tarafından, bozguna uğratılmak için efsunlandığını düşünüyordu.
Yıllar sonra babamın hastalığı meydana çıkmadan önce bunun bir huy olduğunu düşünmüş ve çıkmaz bir yolda hissetmiştik. Annem beni inanılmaz iftiralardan korkar bir şekilde aramıştı. Ona ne kadar kötü olursa olsun benim annem olduğunu, babam için yaptığımız şeylerin milyon katını yapsak ta hakkını ödeyemeyeceğimizi söylemiştim.
Büyük erkek kardeşim sayesinde onu doktora götürdük ve teşhis konulduğunda; artık yaşadıklarımızın bir ismi olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bu adam hastaydı ve bunu yapıyordu. Ailesinin tek hatası onu y kromozomu sayesinde şımartılmış bir çocuk olarak büyütmeleri ve ne yazık ki genlerini ona geçirmiş olmaları idi.
Bizim ise; sığındığımız bir liman inşa edilmişti.
Köklerimizin neden koktuğunu anlamıştık. Dallar olarak bunun sebebini bulmak ve düzeltmek için; çare olduğunu anlamak, en azından daha az hasar almak için bir yol bulmuş olmak, define bulan bir fakirden farksız değildi.


24 Ocak 2020 Cuma

ACIMA


Siz hiç insanların size acıyan gözlerle baktığını ama hoyrat gözlerle ve sözlerle bunu daha acımasız hale getirdiğine şahit oldunuz mu?
 Ben oldum. Hem de birçok kez bu duyguyu yaşadım. Hem süt satarken, hem kırmızı ojelerimle ve şiş gözlerimle süt toplarken, hem evlenirken hem de hayatımın birçok zamanında bu duyguyu yaşadım.
Muayenehaneye başladığımda, çalıştığım insanlar tarafından ise bu duyguyu hiç yaşamadım. Doktor bey sakin ve sessiz bir insandı. Eşi dünya tatlısı ve bana şu an bile birçok şeyde aklıma gelip davranışlarını özümsediğim bir insandı.
Doktor bey sadece aletleri yıkamayı geciktirdiğimde ve bilgisayarını kurcaladığımı anladığında kızardı. Haklıydı ama bende çok meraklıydım. O dönemler internet tt netten ağ bağlantısı yapılıyordu haliyle bu da telefon faturasına yansıyordu.
Merak işte benim en bariz özelliklerimden biri!
Muayeneye çok hasta gelmezdi. Nadir tek tük hastalar gelirdi. Bazen işitme testleri için yoğunluk olurdu zaten doktor bey her şeyi yapar bende onu asiste ederdim. Merak duygumu muayene esnasında doyururdum. Birçok kez endovizyon aletiyle kulağıma ve boğazıma baktım. Çok severdim, ben yapabiliyor muyum diye? Sonraları hem merakım gitti hem de steril etmesi zor geliyor diye bıraktım.
Hayatımın en aç dönemlerini burada geçirdim. Hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok açtım. Sessiz bir yerdi. İlk başlarda neredeyse her gün yıkadığım merdivenleri haftada bire bazen ayda ikiye düşürüyordum.
Küçük odada sobayı yakıp, sedire; kendime atar öğlene kadar uyurdum. Öğlen bazen doktor gelmezdi. Hasta olmayınca bende ufak tefek işleri yapıp tekrar uyurdum.
Otuz yedi ekran televizyonda iki kez Yedi Tepe İstanbul dizisini izledim. Hayatımda gördüğüm en iyi oyuncular ve en iyi diziydi. Yaseminin Penceresi diye bir program vardı. Ayşe Tükrükçü o zaman nasıl devlete ait bir geneleve düştüğünü ve çıkmak için nasıl mücadele verdiğini anlatıyordu. O zamanları resmen ezbere biliyordum. Bir insanı toplumun bu hale nasıl getirebildiğine şaşırıyordum.
Hemcinslerimin bu tip kadınlara bakış açısını hayretler içinde izliyordum. Yasemin Bozkurt tarafından hazırlanan, sunuculuğunu yaptığı programda, bu kadının hayata duruşu beni çok etkiliyordu. İşte bu sabah programlarının en reyting kaygısı gütmeyen, en dürüstün atası bu programdır. Şimdilerde AYŞE TÜKRÜKÇÜ taksimde bir ev yemekleri restoranı işletiyor. Hatta bir dönem bizim kliniğe bile geldi.
Köyden iki dilim ekmek, bir yumurta getirip pişirme becerisini akıl edemiyordum. Belkide yoktu, ne bileyim? Cahillik işte.
Maaşı alınca doktor beyin her zaman söylediği kaşarlı kuşbaşılı pideyi kendime ısmarlar ve üstüne fanta içerdim. Çok zor günler geçmedi. En güzeli ise yazları avukat hanımın kullanılmayan odasını kullandığım dönemdi. İşte orada şiirler yazar, notlar alır, kitap okurdum. Kışın örgü, uyku, televizyon yazın ise; kitap ve yazı işleriyle uğraşırdım.
İkisi de iyi insanlardı ama avukat hanımı daha çok severdim. Benim başladığımda bir yaşlarında olan bir oğlan çocukları vardı. Bayılırdım. Çocuk çok zekiydi ve şuan İstanbul erkek lisesinde okuyarak ne kadar zeki olduğunu ve benim tahmin ettiğimin doğru olduğunu gösterdi.
Avukat hanım; hâkimlik sınavına gireceği için ders çalışması gerekiyordu. Bakıcı aramışlar bulamamışlardı. Bir dönem evlerinde çocuklarına baktım. Aslında muayenehaneden daha rahattım ve hasta olunca evde dinlenebiliyordum ama çocuklarına bakma konusunda kendimi beceriksiz hissediyordum. Belkide gençlik; bilemiyor insan.
Çok erken evlerine gelmek zorunda kalıyordum. Köyden daha geç saatte otobüs yoktu. Onlar daha uyanmadan ben onlarda oluyordum ve çok çekiniyordum. Birde karnım çok acıkıyordu. Bıraksalar dünyayı yerdim ama çekiniyordum.
Avukat hanımdan kabak çorbası yapmayı öğrendim. Senden hiçbir şey istemiyoruz sadece oğlumuzla ilgilen diyorlardı ama işte ben her şeyi yapmak istiyordum.
Bir sabah erkenden geldim. Oğulları uyanmıştı. Avukat hanım yorgundu biraz yatmak istedi. Bizde oğluyla yatakta oynuyoruz. Nasıl olduysa çocuk düştü ve gözünün kenarı çekyata çarptı. Hafif morluk ve kızarıklık oldu. Bir şey olmamıştı ama içim içimi yiyordu o gün öğleden sonra onu göz doktoruna götürdüler.

18 Ocak 2020 Cumartesi

KRİZ -2


Süt satmaya gittiğim bir gün öğle vaktiydi,  işi bana bulan arkadaşın çalıştığı diş muayenehanesine gittim. O gün benim çalışacağım yer görmem ve yeni patronum ile görüşmem gerekiyordu. biraz bekledikten sonra çıktık, yolda bana direktif veriyordu.’Sakin ol sakın yetmiş liradan fazla aylık isteme, bu işin piyasası bu!’ diyordu. O zamanlar asgari ücret iki yüz elli lira falan sanırım.
Zaten kendini kanıtlarsın diye ekliyordu. Kısa siyah saçlı, sakin yüzlü, güzel dişleri olan ayrıca musikiyle uğraşan aktif, genç bir kadındı.
Muayenehane; bir apartmanın ikinci katındaydı ve neredeyse yirmi basamakla çıkılıyordu. Zile bastık ve içeriye girdik. Kapıdan uzun bir koridora giriyorduk. Sol tarafta; doktorun muayene odası yani salon, kapının karşısında mutfak, sağ tarafta koridorun sonunda bir oda ve onun yanında balkona çıkılan küçük bir oda, bu odanın hemen karşısında tuvalet vardı. Banyo mutfağın içinden giriliyordu. Ama burası odyometre odası olarak kullanılıyordu.
Muayene odasına girdiğinizde; sağ tarafında, duvar dibine konumlandırılmış bir sedye, sedyenin yanında ekrana bağlı vitrin içerisine konulmuş endovizyon aleti, onun yanında muayene koltuğu, ışık, onun yanında ise gerekli muayene aletlerinin olduğu, cam tezgahlı demir bir masa vardı. Her iki yanına muayene aletlerinin atıldığı demir çanaklar konumlandırılmıştı.
Kapıdan girdiğinizde solda doktorun masası duvar dibinde kitapların konumlandırıldığı bir vitrin. ikinci bir balkona çıkılan kapı, hemen cam dibine konulmuş bir bilgisayar ve masası vardı.
Doktorun masasının önüne konulmuş iki sandalyeden birine oturmuş, önümdeki sehpaya bakıyordum.
Sanki sinirliymiş ve sakin olmaya çalışıyormuş gibi görünen patron adayım; bana iş tanımından ve benim neler yapmam gerektiğinden bahsetti, ne kadar maaş istediğimi sordu.’ Yetmiş lira.’ dedim.
Zaten sıkı tembihlerle gelmiştim. O anda mı yoksa daha sonra mı karar verdim bilemiyorum.  Benden önce çalışsan kişi bir hemşireydi ve başka bir doktorun yanında işe başlayacaktı. Bir süre beraber çalışacak ve sonrasında benim çalışıp çalışmama karar verilecekti. Aha bir kişinin daha gözüne girmeliydim!
Tabi işe kabul edilmem zaman aldı. En zor olanı kabul edildikten sonraki aşamaydı. İşe başlamak?
Ne güzel bir doktor yanında iş bulmuştum. Hemde kendi başıma çalışabileceğim kendimi geliştirmeyi hayal ettiğim bir iş! Ya fabrikaya gireceksin sigortan olacak ya da kaliteli insanlarla çalışıp adam olacaksın. Hele bu işsizlikte bu bulunmaz bir nimet.Mağazada tezgahtar, herhangi bir yerde sekreter de olabilirsin ama bu işin saati belli en azından doktor, yani adam okumuş!
Ama tabi daha aşmam gereken bir sürü tabu vardı.
Önce babam orada çalışmama izin vermedi. Neden vermediğini bilmiyorum. Ama bu konuda içimden geçenleri yazmak istemiyorum. Bir akrabamız ben işe başlamadan bir gün önce bize gelmişti. Tesadüf mü yoksa bilinçlimi bilmiyorum. Ama söylediği aynen şuydu;’ Kız kısmı genç doktorun yanında çalışır mı? Adı çıkar, evinde otursun, çeyizini yapsın!’
İnsanların sonra; ben aslında onu korumak için söyledim deyip arkasına saklandıkları cümleler ne kadar ağır?
Aha buyur buradan yak! Babam hayır diyor. Annem sessiz. Annemin de kendi akrabasına bir şey demeyen babam nedense cıngar çıkartıyor.
Valla dedim istediğinizi yapın, ben çalışacağım. Ben kendi ayaklarımın üzerinde dururum daha fazla üzerime gelirseniz daha da eve gelmem. Tabi o zamanda babamla birbirimize girdik. Büyük ihtimalle yine sopalamıştır. Ama hatırlamıyorum. Kabul edildim ve işe başladım.
Hayatımın en sessiz, en güzel, en karmaşık günlerine adım attım.

11 Eylül 2015 Cuma

HAYATIMIN DİZİSİ - I


I

Bir yaz günü seherde doğmuşum. Babam Özlem, annem Seher istemiş adımı… Annem; ne babamı ne kendini dinlemiş. Doğuma Dedemle gittiği için dedeme koydurmuş ismimi…
Köydeki hoca Selvet’in kızının adı olmuş adım. Semra, Arapça da esmer kadın anlamına geliyor. Ama ben sarışın yeşil gözlüyüm. Babam Edremit eriği der gözlerime… Ya babam Edremit eriğini sever ya da beni…
Annem akrabamızın, mavi gözlü, beyaz tenli kızını görüyor, çok beğeniyor. Bana hamile ‘böyle güzel , yeşil gözlü , beyaz tenli kızım olsun.’diye geçiriyor içinden …İlk çocuğu erkek, ikinci çocuğunun hangi cinsiyeti olacağını bilmeyen annemin duası kabul olmuş. Anası babası esmer, kardeşi esmer ama sarışın doğan kızıyım.Anamın kabul görmüş duasıyım.
Aralarında 20 ay fark olan iki çocukla annem, ne zor günlerdir kim bilir? Bu günlerden annem hep yardıma ihtiyacı olduğundan bahseder. Hangi doğum yapan kadının yardıma ihtiyacı olmaz ki?
Üçüncü tekil şahıs annemin anılarından, bahislerinden esinlenerek yazıyorum. Birinci tekil şahıs olarak henüz kendimi ifade edemiyorken. Sebepsiz ağlayan, kimseye kendini dokundurmayan bir bebekmişim. Çocukluk arkadaşımın annesinin ‘ Bu bebek aç bizim bebeğin mamalarından biraz yedirelim bakalım.’ demesiyle. Annemin sütü olmadığı anlaşılmış.
Ailenin en masraflı bebeği olarak tarihe yazılmam, babamın aylık şoför maaşının, haftalık mama param kadar olmasıyla başlamış. Huysuz bebeğim çünkü annem diğer yavrusunu bırakıp tarlaya ot biçmeye, saman toplamaya, ekin yerleştirmeye gidebiliyormuş. Bende böyle bir şansı olmadığını, bir gün tarladan geldiğinde, cazgırlığımın bitmediğini gördüğünde anlamış. Nasıl baş etmiş? Bu hep bir soru işareti olarak kalmış.
Şimdilerde söyledikleri demek ki kafan hala aynı, cazgırsın! Bendeki cevap cazgır değil ne istediğimi biliyorum. Annemi istiyordum.
Annem dedemin ona doğumdan sonra getirdiği kelle-paça çorbasının lezzetini hala bulmadığından bahseder. Dedem hayatımızın her alanında var olan kişiydi. Varlığı ile yokluğu belli olmayan kişilerden değil. Var olan bir adamdı. Bebekken bize üzüm yedirirmiş. Kucağına alır sever, dolaştırırmış. Bunları yaptırdığını zihnimde keskinleştirmem için on bir yaşındayken en küçük kardeşimin doğmasını bekledim. Ona da aynı şekilde davrandı.
Diğerleri köy işleri… Büyük baş hayvanlar bağ bahçe işleri ve yaşanmışlıklar. Doğumumdan anı olarak yer eden dedemin kelle paça çorbası, babamın mama parama yetmeyen maaşı… Hikâyemi daha derinleştirip annemden dahasını dinleyebilirim ama anne olduktan sonra hayatın ne denli zor ama geçici olduğunu daha iyi anladım.

Sarışın yeşil gözlü anamın istediği gibi doğdum. Dedemin istediği ismi koydular. Koca bahçeli evimizin ahşap tavanına kancalarla takılı salıncağında tıngır mıngır sallanlarak büyümüşüm…