18 Şubat 2020 Salı

NE İSTERSİNİZ ?


Daha önce, yazmadan çok yoğun duygusal anlar yaşar ve yaşadığım olaylara yoğunlaşırdım. O günleri tıpkı yeniden yaşıyormuş gibi zihnimde canlandırır ve hikâyeme uygun kelimeler seçerdim. Zihnimin çöplüğünde ya da sözlüğünde bulunan en uygun kelimelerle kendime bir cümle kurar ve bu cümlenin üzerine yazımı yazardım.
Şimdilerde ise o anı hatırlamak beni duygusal açıdan yormuyor, bunun yanında ise yazma eylemi fiziki açıdan yorucu olmayan bir gereklilik gibi geliyor. Dikkatimi toplayabildiğim ve fırsat bulup canımın istediği her an yazabiliyorum.
Artık yazdıklarımın saçmalığı değil, gerçekliğini, insanlara ‘Sen yalnız değilsin.’ diyebilmek için yazıyorum. Mutsuz muyum? Hayır ama çelişkilerle birlikte tanımayan ama beni araştıran insanların okuyor olabilme ihtimali bazen yüz kızartıcı hissettirebiliyor.
Hala, ‘Yazıyorum.’ derken çekiniyorum. ‘Evdeyim işte! Yıllarca yapmak istediğim mesleği yapıyorum.’ deyip aradan sıyrılıyorum. Ama yaptıklarımı anlayacak birini bulduğum zaman, yakasını bırakmıyorum.
Son zamanlarda konuşacak o kadar çok şey yapıyorum ki; anlatacak ve anlayacak inan konusunda sıkıntı yaşamaya başladığımı fark ettim.
Vazgeçtim. Anlatmak artık yorucu geliyor. İnsanlara ne yaptığını anlatmak yorulmaktan daha öteye geçmiyor. Zihinlerindeki boşluk gözlerine yansıyınca;  herhalde beynimdeki nöronlarımla snapslar ilişkilerini kesiyordur.
Ama yazınca belki ilişkileri yeniden başlayabilir! Peki, neler oluyor? Bunları biraz zihnimin odalarına yerleştirmek adına yazayım.
Öncelikle yılın başında bir tiyatro oyunu yazma yarışmasına katıldım. Kadın teması üzerine yapılan yarışmaya annemi olmasını istediğim kadın gibi yazdım. Umarım muvaffak olurum. Olmasam da bunu başarmış olmam ve kendi hemcinslerimden bu konuda destek görmüş olmam bana yetiyor.
Köydeki hayatımızı ve babamın durumlarını bir standarda bağlama ve geleceği güvence altına almak için kardeşlerim arasında bir adım attık. Beni en mutlu eden şey bu oldu. Onlara bu dünya uğruna kaybedebileceğim hiçbir şey olmadığını anlatabildiğim ve onlarla olan bağlarımın tüm somut kavramların önünde olduğunu söyleyebildiğim için çok mutluyum.
Oturduğum sitede bir sivil insiyatif, komşuluk değerleri, insani ilişkiler ve yaşam değerleri üzerine bir toplantı düzenledim. Aslında yapılan aidat zamları sonrası hareketlenen sakinlerin haklarını isterken etkin bir iletişim dili kullanmaları, sadece maddi kısmı ile değil diğer kısımları ile de ilgilenmeleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım.
Tek sıkıntım adam gibi bir konferans salonu bulmaktı. Malesef bizim köyde olsa en kötü okulda ya da kahvede toplanırsın ama emniyet, kaymakamlık,  muhtarlık, ilçe milli eğitim okul müdürü derken toplantı güvenlik sebebiyle, okul konferans salonunda  yapılamadı.
Saati elli lira ve içecekler ekstra olarak bir kafenin bahçe kısmını kapattım. İnsanlara sadece yol gösterecek, bilgi ve deneyim sahibi insanların etkin bir şekilde anlatmalarını sağladım. Toplantı çok güzel geçti. Hiç sorun yoktu. Fevkalade insanlar ile tanıştım.
Ama ‘Hem muhalifsin hem sivil insiyatif diyorsun, işin Silivri de bitmesin!’ diye dalga geçenler bile oldu. Güldüm geçtim.
İkinci çekirdeğim kreşe başladı. İçimde bir boşluk ki sormayın. Dikiş mi diksem, yazımı yazsam, evimi temizlesem, yemek mi yapsam bilemiyorum. Bugün kalktım işkembe yaptım. Durum vahim!
Kendime mektup arkadaşı buldum. Başlangıç aşamasında olsam da devam edeceğini umduğum ve bana uzun süredir dolma kalemi elime almadığımı hatırlatan alelade yazabileceğim bir arkadaş, başlangıç motive etti cevap gelirse daha iyi olacak.
Yaklaşık onbeş gündür ağır bir gribal enfeksiyon geçiriyorum. Burnum ve alt kısmı Herpesin işgalınden yeni kurtuldu, öksürük ise altıma kaçırana kadar devam ediyor.Tabi sarma nikotin epey ağır, yorum yok!
Eeee işte böyle, şimdi; ne istersiniz? Gelecek mi, yakın geçmiş mi, geçmiş gitmiş mi? Okudum anladım demekte yeter.

14 Şubat 2020 Cuma


DALLARIN KOKUYORSA ; KÖKÜN KOKUYORDUR, KÖKÜN KOKUYORSA DALLARIN KOKUYORDUR.’
Bu söz benim için yazılmış gibi… Soylu ve eğitimli kusursuz bir aileden gelmek en azından bizim gibi köylü kesimden mümkün değil. Soyluların zengin olduklarını ve iyi eğitim aldıklarını düşünürsek, köylü kesim ne kadar milletin efendisi diye adlandırılsa da insanların gözünde alelade bir kesim olarak kalmaya mahkûm!
Ben ve ailemde yıllarca babamın yaptıklarını taşıyacağız. Bunlar bizim karşımıza resmi kurumlarda muhakkak çıkacak ve çocuklarımız bunun yükünü her zaman hissedecekler.
Sadece babam değil, ben kendi gençlik hatalarımı da bu şekilde görüyorum. Bu utanmak değil,  gerçekleri görmek ve kabul etmek!
Kendimden ve ailemden utanıyor muyum? Asla!
Yaşadıklarımız ne kadar acı ve utanç verici olsa da ben bunda utanılacak bir şey göremiyorum. Kader dediğin bu değil. Yaşadığım kadarı böyle hissediyorum.
Bana verdiği öğütler ve öğretiler bana yeter. Bundan bir ders çıkarmak yerine bilincimi daha farklı bir şekilde geliştirmeyi çok isterdim. Bunun mümkün olmadığını görünce kabullenmek yerine elimdeki imkânlarla kendimi geliştirmek bana yetti.
Ne olursa olsun o benim babam! Bunu değiştirmem mümkün değil. Ve asla mümkün olmayacak. Yıllar geçse de, soyadım değişse de, bambaşka bir şehirde bambaşka bir hayat peşinde olsam da hiçbir şey değişmeyecek. En azından babam olduğu gerçeğini değiştirmem mümkün değil.
Yaşadıklarımın arkasında en çok beni yaralayan insanların düşünceleri ve eylemleri idi. Ve en yakınından gelen darbeler babamdan daha çok beni yaraladı.
O kişilik bozukluğu olan bir hastaydı ve maalesef annesi onun kıskanıldığını ve kötü niyetli insanlar tarafından, bozguna uğratılmak için efsunlandığını düşünüyordu.
Yıllar sonra babamın hastalığı meydana çıkmadan önce bunun bir huy olduğunu düşünmüş ve çıkmaz bir yolda hissetmiştik. Annem beni inanılmaz iftiralardan korkar bir şekilde aramıştı. Ona ne kadar kötü olursa olsun benim annem olduğunu, babam için yaptığımız şeylerin milyon katını yapsak ta hakkını ödeyemeyeceğimizi söylemiştim.
Büyük erkek kardeşim sayesinde onu doktora götürdük ve teşhis konulduğunda; artık yaşadıklarımızın bir ismi olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bu adam hastaydı ve bunu yapıyordu. Ailesinin tek hatası onu y kromozomu sayesinde şımartılmış bir çocuk olarak büyütmeleri ve ne yazık ki genlerini ona geçirmiş olmaları idi.
Bizim ise; sığındığımız bir liman inşa edilmişti.
Köklerimizin neden koktuğunu anlamıştık. Dallar olarak bunun sebebini bulmak ve düzeltmek için; çare olduğunu anlamak, en azından daha az hasar almak için bir yol bulmuş olmak, define bulan bir fakirden farksız değildi.


12 Şubat 2020 Çarşamba

DİRENME


İnsan; anne ve babasını, hayatından tamamen çıkartabilir mi? Yaşadığı kötü anıları unutabilir mi? En azından benim için unutmak pek mümkün görünmüyor. Lakin kabullenerek direnmeyi tercih edebilirsiniz. Yani ben bunu yapmışım yıllardır, şimdi öyle düşünüyorum.
Direnme kısmım sadece yaşadıklarımı hazmetme ve kabullenerek devam etmek onlara karşı değil! Tüm yaşadıklarımın içerisinde payı olan herkes için geçerli.
Üzerinden yıllar geçti. Yetişkin bir kadın, anne, eş oldum. Ailemiz genişledi. Tek temennim; bu yaşadıklarımı, diğer aile fertlerimin çocukları, kadınları kızları yaşamasın. Farkındalıklarını arttırıp, kelimelerin oluşturduğu cümlelerin dilden çıkınca ne kadar acı verdiğinin farkında olmaları…
İstemeye gelecekleri için, yıllar önce büyük erkek kardeşimin sünnet düğünün de düzenlenen ve tadilat yapılan evimizin, tekrar elden geçirilmesine karar verdik. Evimizin tavanında duvar kağıtları kaplıydı. O dönem her şeyin en kalitelisini düşünen babam, çok iyi bir yöntemle ve pahalı bir fiyata bu işlemi yaptırmıştı.
Yıllar içerisinde tavan akmış, yeryer kağıt çatlakları ve yırtıklar oluşmuştu. Yenilemek için, duvar kağıdı almamız ve yapmamız gerekiyordu. Lambalar berbat, mutfak dolapları eskimişti ama buna ayıracak paramız yoktu en azından tavanı düzenlesek ev daha düzgün görünebilirdi.
Büyük erkek kardeşimle ilçeye gittik, bulamadık. başka bir ilçede hem yapıştırıcı hem duvar kağıdı bulduk. Masmavi, bulutlara benzeyen bir dokusu olan bir kağıt beğendim. Uyandığımızda gökyüzüne bakar gibi hissedebilecektik.
Tüm evi sıra ile odalardan başlayarak hem boyadık hemde tavan kağıtlarını yeniledik. Bu konuda annem çok yardımcı idi. Erkek kardeşim, bir işi ve evi olduğu için il’e gitmişti. Tüm ev sırtımızda geçti. Duvarları badana yaptık. Her yeri düzenledik. Mutfağı daha iyi hale getirdik.
Elektrik prizleri berbat halde idi, tavan lambaları da öyle; annem babamı bunun yaptırması için sıkıştırdı. Çünkü elimizde malımız ineklerimiz olmasına rağmen babamın bu işi kendi başına yapması için kendi kardeşi dahil herkes baskı yapıyordu.
Babam tabiî ki bu işi halletti ama yaptırdığı işin parasını ödeyerek yapsaydı daha düzgün olabilirdi. eve bir televizyon dolabı ve sehpa takımı aldım. Çalışmam ve sabit gelirimin olması burada çok işime yaramıştı. Ayrıca ilçeye süt götürüyordum. Annem peynir yapıp pazarda satıyor, bahçede yetişenleri de satıyordu.
Evi daha iyi hale getirebilmiştik. Aslında o ev bizim yaşadıklarımızı yansıtıyordu. Bir insanın eviyle ve çocuklarıyla nasıl ilgilenmediğinin göstergesiydi. Tavan kağıtlarındaki yırtıklar duvarda yamadığım çatlaklar ise benim yaralarımdı. Hepsini yamadım.
20 Nisan günü beni isteyecekler ve aile arasında bir nişan takılacaktı. tüm hazırlıklar; hemen hemen tamamdı. O günü beklerken birkaç eksiği daha tamamladık. En önemlisi mutfak masamız yoktu ve açılır kapanır bir masa almamız gerekiyordu. Bu insanları yerde oturtamazdık. Şimdiki aklım olsa yerde oturdum. Güzel bir yer sofrasında birlik ve beraberliğin nasıl olduğunu görebilme şansına sahip olurlardı.

9 Şubat 2020 Pazar

BİTMEDİ


Acaba o siyah günlerden beyaz günlere geldim mi? Çıktım mı sahiden? Boğulmaktan kurtuldum mu ve nefes almaya mı çalışıyorum?
Bilmiyorum.
Geçmişin izleri hala yüreğimde dururken, yaşamaya devam etmek zor! Onları zihinde yerleştirme, hatıralara acımasızca davranmak gibi geliyor. Kimileri kader diyor.
Kaderin bu kadarının içine edesim geliyor. Öyle derinden sancılar geliyor ki göğsüme nefes alamıyorum. Tıpkı o dışında kaya gibi duran kız gibi…
İçinde eriyen karlarını kimseye göstermek istemeyen buz dağı gibi…
 Saf, cahil ve kurtulmak için her yolu denemek isteyen ama aslının kurtuluşa gidiş olmadığında ne yapacağını bilmeyen o yeşil gözlü, sarı saçlı on dokuz yaşındaki kız gibi…
Her satırını yazmak isteyip de gözyaşlarımla siliyorum. Dünyada bir tek acı çeken ben miyim diyerek hafifletiyorum acımı…
Her acının kendince gözyaşı ve sızısı var. Bu sızı öyle tarif edilebilecek bir sızı değil!  kendine has, kendine özgü ve tir tir titretiyor yüreğimi…
En ufak bir sohbette bile birileri kendi hayatlarından bir şey paylaştığında yaram kanıyor. Başkalarının acıları bile yaramı kanatmaya yetiyor.
Bir türlü ağlamadan işleyemiyorum bu satırları…
Tıpkı hislerimi yazarken, şu anda yaptığım gibi.
Bitmedi!

6 Şubat 2020 Perşembe

İSTEMİYORUM


O günü çok iyi hatırlıyorum. Doktor bey muayenehaneye gelip hastalardan sonra gitmişti. Bir Pazartesi günüydü, merdivenleri yıkamıştım. Muayene odasının camlarını silmiştim. Camları silerken durmadan sessiz telefonlar geliyordu. Birileri benim içeri girip çıkmamdan zevk alıyordu.
Öğleden sonra teyzemlerin arkadaşı, benim o kişiyle evlenmem için ön ayak olan beyefendi geldi. Hasta geldiğini düşünerek kapıyı açtım. Karşımda gördüğümde şaşırmadım. Çok sempatik bir adamdı.
Bekleme odasındaki sedirde oturdu, televizyonun karşısındaki sandalyede ben oturuyordum. Hal hatır ettik. Teyzemlerden dolayı benim ailemi de tanıyordu.
Anlatmaya başladı. Evden, kendimin döşeyeceği bir evden, arabadan, fabrikada sigortalı bir işten, ailenin malvarlığından bahsediyordu. Ben sadece dinliyordum. Çünkü kafam karmakarışıktı. Hem korkuyor, hem seviyordum. Cemali tanıyor biliyordum ama beni kendisine layık gören kişi ile henüz görüşmemiştik. Yeni biri ile yeniden bir ilişki içerisinde olmak gözümü korkutuyordu.
Sadece dinliyordum…
Beyefendi durdu ve şöyle dedi.’Babanın yaptıklarını düşünüyorsan, onları görmezlikten geliriz , merak etme.’ O anda beynimde şimşekler çaktı. Konuşmaya başladım.
‘Hiçbir şeyle ilgisi yok, beğenmedim ve bana uygun gördüğünüz kişi ile evlenmek istemiyorum.’dedim. Açıklamak istedi ama ben işim olduğunu söyleyerek onu gönderdim.
Gittikten sonra; sedire kendimi atıp hüngür hüngür ağladım. Benim babam ne yapmıştı? Kimseye bir zarar vermemişti, zararı bizeydi ve bu kimseyi ilgilendiren bir konu değildi! Hiç kimse ben yardım istemediğim müddetçe bana yardım edemez ve yargılayamazdı, bu kimsenin haddine değildi! o benim babamdı. Demek ki; evlensem bunlar karşıma çıkacaktı. Babamın yaptığı her yanlış, bir kusur gibi ya da bir suç gibi suratıma çarpılacak, benim davranışlarımı uygun bulmadıklarında zaten bunun babasında hayır yok deyip yüzüme vuracaklardı. Kafalarında davranışların ve istenilenlerin gerçek olabileceği düşüncesi oluşmayacaktı.
O akşam eve gittiğimde yine ağladım. Annemde Cemallerin nasıl bir aile olduklarından İstanbul da güvende olmayacağımdan korkuyordu. Bu olayı anneme evlendikten sonra anlattım. O gün ona ‘ korkma anne, ben ayaklarımın üzerinde dururum, eğer dediğin gibi olursa boşanırım, sen bana güven! Cemalle evlenmek istiyorum dedim.
Annem hüzünlü gözlerle bana bakıyordu…

5 Şubat 2020 Çarşamba

İSTENİLME


Önce ben gidip görmeliydim. O nerede yaşıyor ne yapıyor bilmeliydim ama bir türlü, kaçıp- gidip, görüp- gelme dörtlüsünü ayarlayamadım. Akrabamız olan, şuan köy muhtarlığı yapan eniştemden bunu rica ettim, adreslerini verdim.
 Eniştem hali vakti yerinde çalışkan bir adamdı, nedense beni geri çevirmedi. O da ne kadar kaygılı olduğumun farkındaydı. Ailemde o kadar insan varken, babam başkaları için her yolu denerken, asla benim için bunu yapmadı. Bu iş; dedemin kız kardeşinin damadına kaldı.
Sağ olsun yine köyden bir komşumuzla evlerine gitmiş, kayınvalidem ve çocukluğundan beri Cemal’e ve ailesine sahip çıkan, onları babalarının emaneti gibi gören biricik Hatice Teyzemin eşi, rahmetli Edip amca ile sohbet etmişlerdi.
Edip amcaya ‘Biz buraya bu çocuğu araştırmaya geldik.’ diye sormuşlar, oturup kahve içmişlerdi. Edip Amca Cemal’in küçük yaşta babasız kaldığını ve kötülük görmediğini söylemişti Enişte bunları bana söylerken İstanbul’un göbeğinde oturduklarını ama evlerinin çok küçük olduğunu söylemiş, bu semtte evler böyle oluyormuş diye eklemişti.
Benim içime sinmiyordu. O zamanlar böyle internet yaygın değil, sorup araştırma gidip gelme çok yok, zaten parada yok!
Bir Cumartesi gecesi aileme arkadaşımda kalacağımı söyleyip ama arkadaşıma söylemeden, istanbul’a gece yolculuğu yaptım. Pazar sabahı Cemo beni otogardan aldı kahvaltıya gittik. beyaz kartal bir araç ile gelmişti. Kahvaltı sonrası evlerine gittik. Kayınvalidemi ilk kez o zaman gördüm.
Evet, ev çok küçüktü, iki artı bire çevrilmiş, bir artı bir daire, 65 metrekare! Kayınvalidem meşhur etli sarmasını yapmıştı. Yemeği yedik, Cemal ile biraz gezdik. Ne kadar çok sıkışık olduğunu düşünmüştüm. Neredeyse hepsinin adının huzur olduğu apartmanları gördükçe; insanları huzuru isimde aradıklarını düşünmüştüm. O gece otobüsle gece yolculuğu yaptım ve sabah muayenehaneye gittim. Bu yolculuğu ailem ile ve gönül rahatlığıyla yapmayı çok isterdim. Onsekiz yaşında iyi cesaret!
Şimdi ailelerin tanışma zamanı gelmişti. Önce onlar gelecek ve isteme faslı olacak,daha sonra söz takılıp rahat görüşecektik.
Bu isteme, tanışma faslı için geldiklerinde; büyük erkek kardeşim, bir arkadaşının evinde kalıp o gün kapıdan alelade tanışmış olmak için girip geri dönmüş, babam ise biraz vakit geçirip benim ‘Karacabey’de işim var gitmeliyim!’ deyip gitmişti.
Dedem ninem annem ben Cemal ve kayınvalidem tüm gün vakit geçirip akşamüzeri onları yolcu etmiştik. Hepsi birbirine ısınmıştı.
Dedem ve ninem beni sevdiğine verme konusunda hemfikirdi. Tabi annem abimin önüne geçip evlendiğim için abimin çok sıkkın olduğunu söyleyip orada bulunmamış olmasını açıklamaya çalışıyordu. Ben ise içimden; onun yanımda olmasını ne kadar isteyip istemediğimi sorguluyor ve anlamaya çalışıyordum.
Sadece bununla kalsa iyi abisinin önüne geçip evlenen kız olarak adım artık azmış tekeye çıkabilirdi, tabi bir tek o kalmıştı!
Cemal Malatyalı, Kürt;’Ne olduklarını bilmiyoruz, bu kızı bilmediğimiz yere vermeyelim.’ diyenler çok oldu. Evleneceğimi abimin bana öncelik verdiğini duyup istemeye gelenlerde oldu.
Annemin kardeşleri bu evliliği onaylamıyorlardı. Uzağa evlenmemi istemiyorlar ve bütün zorlukları anlatıyorlardı. Söyledikleri her şeyi gerçekten yaşadım. Bizim ailede destekleme sistemi vardır. Yok, olana var olan destek verir. Herkes birbirinin ayıbını örter, her şekilde yanında olur destekler. Uzakta olursam bunları yapamayacaklarını söylüyorlardı.
‘Görmeyiz, sıkıntı çekersen destek olamayız, uzak yer hasta olursun gelemeyiz.’ diyorlar ve gitmemem için seninle konuşmayız gibi masumane tehtitler savuruyorlardı.
Bunu söyleyen kişi ilk benim evime gelen anne tarafı akrabamdır. Büyük lokma ye, büyük konuşma kardeşim!
Teyzelerimden en büyüğü bana hayırlı bir nasip bulmuştu. Tabi tanışma faslı oldu ama ben hala kuşku içerisindeyim. Kürtleri; çok eşli ve kuyruklu öğrenmişiz ya! Kuma olmaktan ve kuyruklu çocuk doğurmaktan korkuyorum. Kuyruklu Kürt sözünün anlamını bilenler ne dediğimi anlayacaklar.
Neyse bu hayırlı eş adayı ile Pazar yerinde bir gün birbirimizi görüp beğendik. Zatıâlileri beni beğendi, onay verdi,’Bu kız olur.’ dedi. Tesadüfe bak onunda babası yok, annesiyle yaşıyor.
Vaatler; ev, kendi zevkimle döşeyeceğim bir ev,kendimize ait olan bir ev, fabrikada iş, paralı bir hayat. Herkesin gözünün, önünde dizinin dibinde bir hayat!
Tabi ben korkuyorum ve kararsızım. Sanırım bizim bu işi ayarlamaya çalışan çocuğun akrabası teyzemlerin arkadaşı adam baktı ki; benden ses çıkmıyor, bir gün muayenehaneye geldi.
Vaatleri tek tek sıraladı. Bilezikler, altınlar, evler, arabalar, konforlu bir hayat!
Ama ben o gün Cemal ile kesinlikle evlenmem gerektiğine karar verdim!

4 Şubat 2020 Salı

ACIMA



Siz hiç insanların size acıyan gözlerle baktığını ama hoyrat gözlerle ve sözlerle bunu daha acımasız hale getirdiğine şahit oldunuz mu?
 Ben oldum. Hem de birçok kez bu duyguyu yaşadım. Hem süt satarken, hem kırmızı ojelerimle ve şiş gözlerimle süt toplarken, hem evlenirken hem de hayatımın birçok zamanında bu duyguyu yaşadım.
Muayenehaneye başladığımda, çalıştığım insanlar tarafından ise bu duyguyu hiç yaşamadım. Doktor bey sakin ve sessiz bir insandı. Eşi dünya tatlısı ve bana şu an bile birçok şeyde aklıma gelip davranışlarını özümsediğim bir insandı.
Doktor bey sadece aletleri yıkamayı geciktirdiğimde ve bilgisayarını kurcaladığımı anladığında kızardı. Haklıydı ama bende çok meraklıydım. O dönemler internet tt netten ağ bağlantısı yapılıyordu haliyle bu da telefon faturasına yansıyordu.
Merak işte benim en bariz özelliklerimden biri!
Muayeneye çok hasta gelmezdi. Nadir tek tük hastalar gelirdi. Bazen işitme testleri için yoğunluk olurdu zaten doktor bey her şeyi yapar bende onu asiste ederdim. Merak duygumu muayene esnasında doyururdum. Birçok kez endovizyon aletiyle kulağıma ve boğazıma baktım. Çok severdim, ben yapabiliyor muyum diye? Sonraları hem merakım gitti hem de steril etmesi zor geliyor diye bıraktım.
Hayatımın en aç dönemlerini burada geçirdim. Hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok açtım. Sessiz bir yerdi. İlk başlarda neredeyse her gün yıkadığım merdivenleri haftada bire bazen ayda ikiye düşürüyordum.
Küçük odada sobayı yakıp, sedire; kendime atar öğlene kadar uyurdum. Öğlen bazen doktor gelmezdi. Hasta olmayınca bende ufak tefek işleri yapıp tekrar uyurdum.
Otuz yedi ekran televizyonda iki kez Yedi Tepe İstanbul dizisini izledim. Hayatımda gördüğüm en iyi oyuncular ve en iyi diziydi. Yaseminin Penceresi diye bir program vardı. Ayşe Tükrükçü o zaman nasıl devlete ait bir geneleve düştüğünü ve çıkmak için nasıl mücadele verdiğini anlatıyordu. O zamanları resmen ezbere biliyordum. Bir insanı toplumun bu hale nasıl getirebildiğine şaşırıyordum.
Hemcinslerimin bu tip kadınlara bakış açısını hayretler içinde izliyordum. Yasemin Bozkurt tarafından hazırlanan, sunuculuğunu yaptığı programda, bu kadının hayata duruşu beni çok etkiliyordu. İşte bu sabah programlarının en reyting kaygısı gütmeyen, en dürüstün atası bu programdır. Şimdilerde AYŞE TÜKRÜKÇÜ taksimde bir ev yemekleri restoranı işletiyor. Hatta bir dönem bizim kliniğe bile geldi.
Köyden iki dilim ekmek, bir yumurta getirip pişirme becerisini akıl edemiyordum. Belkide yoktu, ne bileyim? Cahillik işte.
Maaşı alınca doktor beyin her zaman söylediği kaşarlı kuşbaşılı pideyi kendime ısmarlar ve üstüne fanta içerdim. Çok zor günler geçmedi. En güzeli ise yazları avukat hanımın kullanılmayan odasını kullandığım dönemdi. İşte orada şiirler yazar, notlar alır, kitap okurdum. Kışın örgü, uyku, televizyon yazın ise; kitap ve yazı işleriyle uğraşırdım.
İkisi de iyi insanlardı ama avukat hanımı daha çok severdim. Benim başladığımda bir yaşlarında olan bir oğlan çocukları vardı. Bayılırdım. Çocuk çok zekiydi ve şuan İstanbul erkek lisesinde okuyarak ne kadar zeki olduğunu ve benim tahmin ettiğimin doğru olduğunu gösterdi.
Avukat hanım; hâkimlik sınavına gireceği için ders çalışması gerekiyordu. Bakıcı aramışlar bulamamışlardı. Bir dönem evlerinde çocuklarına baktım. Aslında muayenehaneden daha rahattım ve hasta olunca evde dinlenebiliyordum ama çocuklarına bakma konusunda kendimi beceriksiz hissediyordum. Belkide gençlik; bilemiyor insan.
Çok erken evlerine gelmek zorunda kalıyordum. Köyden daha geç saatte otobüs yoktu. Onlar daha uyanmadan ben onlarda oluyordum ve çok çekiniyordum. Birde karnım çok acıkıyordu. Bıraksalar dünyayı yerdim ama çekiniyordum.
Avukat hanımdan kabak çorbası yapmayı öğrendim. Senden hiçbir şey istemiyoruz sadece oğlumuzla ilgilen diyorlardı ama işte ben her şeyi yapmak istiyordum.
Bir sabah erkenden geldim. Oğulları uyanmıştı. Avukat hanım yorgundu biraz yatmak istedi. Bizde oğluyla yatakta oynuyoruz. Nasıl olduysa çocuk düştü ve gözünün kenarı çekyata çarptı. Hafif morluk ve kızarıklık oldu. Bir şey olmamıştı ama içim içimi yiyordu o gün öğleden sonra onu göz doktoruna götürdüler.Doktor Bey’in ve avukat hanımın oğullarının gözünde herhangi bir problem çıkmamıştı. O gün ben ütü yaparken eve gelmişlerdi, sonra beni köye bıraktılar. Birkaç gün sonra doktor bey bana muayene hanede çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Bende muayenehanede çalışmamın daha iyi olacağını söyledim.
Sanki oğulları benim kendimi aciz hissettiğimi anlamıştı ve bu olay olmuştu. Üç ay kadar evlerinde çalıştım. Ama avukat hanım henüz sınava girmeden ayrıldım. Bir daha bu konu hiç konuşulmadı.
İçim içime sığmıyordu. Hayatıma yeni biri girmişti. Önceleri gençlik ateşiydi, sonraları sanırım kararsız bir kaçış planına döndü.
Cemal ile ilk kez Çanakkale de buluştuk. Tanışma hikayemizi hayatımın dizisi projesinin somut halinde yer alacak. Bu tirajı komik tanışma hikayesini buradan uzatmak istemiyorum.
Yıllarca insanlar internetten tanıştığımızı düşündü, hatta annem bir kere eğer böyle bir şey yaptıysam hakkını helal etmeyeceğini bile söyledi. Sadece söyleme zamanı yanlıştı. Çünkü ben artık evliydim.
Her ay düzenli olarak kar kış demeden ilçeye geliyordu ve buluşuyorduk. Pazar günleri süt götürme bahanesiyle garip analar parkında yada araçla geldiyse başka bir yerde buluşuyorduk.
Evliliğe giden bir ilişki olmadığını düşünüyordum. Cemal ben artık böyle gizli kaçak buluşmak istemiyorum diyene kadar!
Öyleydi böyleydi derken. Evlenmek istemiyorum, okumalıyım ve iş sahibi olmalıyım diyordum. Cemal ise ben artık gelip bu şekilde buluşmak istemiyorum, evlenme ekte en azında resmi bir birlikteliğimiz olsun ve rahat görüşebilelim restini çekene kadar.
Evlenme teklifi aynen böyle olmuştu. Önce rahat görüşebilmek için nişanlandık, e artık rahat edemiyormuşuz demek ki dört ay sonra evlendik
Ama o nişan ve düğün süreci öyle uzundu ki, yıllar geçmiş gibi geliyor.
Önce isteme faslı olmalıydı. Tabi bende aileme söylemeliydim. Bu kısmı hatırlamıyorum. Nasıl söyledim bilmiyorum ama söyledikten sonraki süreç çok sancılı geçmişti.

3 Şubat 2020 Pazartesi

CAN KIRINTILARI


Annemi düşünüyordum. Bu kadar acıya nasıl dayanıyordu? Bazen de bana destek olmadığı okula için, kaçmama mani olduğunu düşünüyor ve kızıyordum. Sebep aradığımda kısacak bir sürü neden buluyordum.
Muayene hanenin sobasını yakarsam, merdivenleri temizlersem dünya benim oluyordu. Ver elini uyku zamanı. Üst katı; termik santralin işçilerinin toplu kaldığı bir daireydi ve kış aylarında inanılmaz pislik oluyordu.
Merdivenleri yıkamak kış aylarında zor geliyordu. Yaz ayları avukat hanımın odasında püfür püfür geçerken kış ayları soba başında ve sedirde kıvrılarak geçiyordu.
Muayenehaneye başlamadan önce bir aşk sayfasını kapatmıştım. Onsuz geçen her günümü satır satır işlediğim ve hediye ettiğim defterimi ondan alarak ve ateşe atıp yakarak sonlandırdım.
Ben okula gidememe, para kazanma derdine düştükçe adım kirlenmişti. İşte insanlar bu noktada bir insana ne kadar acı verebileceklerini kestiremiyorlar.
Babam sicilimi lekelemişti. Böyle bir babadan hayırlı bir evlat çıkmazdı. Dışarıdan bakıldığında; motorsiklet tepesinde süt satan, sigara içen ve türbanlı olmayan, hayırsız bir babanın kızıydım.
Ben onlara göre kadın olacak bir kız değildim. bir sürü derdimin arasında, kendisine vakit ayırmadığımdan şikayetçi olan zat-ı muhtereme ‘Kendine vakit ayıracak birini bul !’diye rest  çekmiştim.
Sonradan her şeyin değişeceğini umsam da, değişmediğini gördükçe sızım artıyordu. ‘Sensiz gecen her gün bu şehirde, cam kırıntıları üzerinde yürüyorum.’ dediğim insandan ayrılmıştım.
Varlığım yoktu, hiçliğim hiç olmayacaktı!
Onun, mutaassıp, namusunu başörtüsünün altına saklamış ailesine göre; ben namussuzdum. Namus kavramını aslında sol göğsünün üstündeki ile kafasının içindeki  arasında bir bağ geliştirebilen insanlardan değillerdi. Ben ise; fazla fevri ve dediğim dedik mücadele ruhunu öldürmeye hiç niyetli olmayan biriydim.
O defterleri yaktım. Tüm sevgimi, gençliğimi yaktım. Artık tırnaklarının ojesiyle gezen, saçlarına özen gösteren biri değildim. Motosikletle süt satmaya gitmekten ellerim nasır tutmuş ve kollarım kalınlaşmıştı.
Muayenehanede çalışmaya başladıktan sonra sanki biraz daha toparlamıştım. Az kazanıyordum ama kazanıyordum. Yetiyordu. En azından aylık bir kazancım vardı. Bazen fabrikaya işe girmek istiyordum. En azında sigortam ödenir diye düşünüyordum. Ama bu işi becerecek beni işe koyabilecek bir akrabaya sahip değildim.
Bu kırık hikayenin ardından, yepyeni bir sayfa açtım Cemo ya!

24 Ocak 2020 Cuma

ACIMA


Siz hiç insanların size acıyan gözlerle baktığını ama hoyrat gözlerle ve sözlerle bunu daha acımasız hale getirdiğine şahit oldunuz mu?
 Ben oldum. Hem de birçok kez bu duyguyu yaşadım. Hem süt satarken, hem kırmızı ojelerimle ve şiş gözlerimle süt toplarken, hem evlenirken hem de hayatımın birçok zamanında bu duyguyu yaşadım.
Muayenehaneye başladığımda, çalıştığım insanlar tarafından ise bu duyguyu hiç yaşamadım. Doktor bey sakin ve sessiz bir insandı. Eşi dünya tatlısı ve bana şu an bile birçok şeyde aklıma gelip davranışlarını özümsediğim bir insandı.
Doktor bey sadece aletleri yıkamayı geciktirdiğimde ve bilgisayarını kurcaladığımı anladığında kızardı. Haklıydı ama bende çok meraklıydım. O dönemler internet tt netten ağ bağlantısı yapılıyordu haliyle bu da telefon faturasına yansıyordu.
Merak işte benim en bariz özelliklerimden biri!
Muayeneye çok hasta gelmezdi. Nadir tek tük hastalar gelirdi. Bazen işitme testleri için yoğunluk olurdu zaten doktor bey her şeyi yapar bende onu asiste ederdim. Merak duygumu muayene esnasında doyururdum. Birçok kez endovizyon aletiyle kulağıma ve boğazıma baktım. Çok severdim, ben yapabiliyor muyum diye? Sonraları hem merakım gitti hem de steril etmesi zor geliyor diye bıraktım.
Hayatımın en aç dönemlerini burada geçirdim. Hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok açtım. Sessiz bir yerdi. İlk başlarda neredeyse her gün yıkadığım merdivenleri haftada bire bazen ayda ikiye düşürüyordum.
Küçük odada sobayı yakıp, sedire; kendime atar öğlene kadar uyurdum. Öğlen bazen doktor gelmezdi. Hasta olmayınca bende ufak tefek işleri yapıp tekrar uyurdum.
Otuz yedi ekran televizyonda iki kez Yedi Tepe İstanbul dizisini izledim. Hayatımda gördüğüm en iyi oyuncular ve en iyi diziydi. Yaseminin Penceresi diye bir program vardı. Ayşe Tükrükçü o zaman nasıl devlete ait bir geneleve düştüğünü ve çıkmak için nasıl mücadele verdiğini anlatıyordu. O zamanları resmen ezbere biliyordum. Bir insanı toplumun bu hale nasıl getirebildiğine şaşırıyordum.
Hemcinslerimin bu tip kadınlara bakış açısını hayretler içinde izliyordum. Yasemin Bozkurt tarafından hazırlanan, sunuculuğunu yaptığı programda, bu kadının hayata duruşu beni çok etkiliyordu. İşte bu sabah programlarının en reyting kaygısı gütmeyen, en dürüstün atası bu programdır. Şimdilerde AYŞE TÜKRÜKÇÜ taksimde bir ev yemekleri restoranı işletiyor. Hatta bir dönem bizim kliniğe bile geldi.
Köyden iki dilim ekmek, bir yumurta getirip pişirme becerisini akıl edemiyordum. Belkide yoktu, ne bileyim? Cahillik işte.
Maaşı alınca doktor beyin her zaman söylediği kaşarlı kuşbaşılı pideyi kendime ısmarlar ve üstüne fanta içerdim. Çok zor günler geçmedi. En güzeli ise yazları avukat hanımın kullanılmayan odasını kullandığım dönemdi. İşte orada şiirler yazar, notlar alır, kitap okurdum. Kışın örgü, uyku, televizyon yazın ise; kitap ve yazı işleriyle uğraşırdım.
İkisi de iyi insanlardı ama avukat hanımı daha çok severdim. Benim başladığımda bir yaşlarında olan bir oğlan çocukları vardı. Bayılırdım. Çocuk çok zekiydi ve şuan İstanbul erkek lisesinde okuyarak ne kadar zeki olduğunu ve benim tahmin ettiğimin doğru olduğunu gösterdi.
Avukat hanım; hâkimlik sınavına gireceği için ders çalışması gerekiyordu. Bakıcı aramışlar bulamamışlardı. Bir dönem evlerinde çocuklarına baktım. Aslında muayenehaneden daha rahattım ve hasta olunca evde dinlenebiliyordum ama çocuklarına bakma konusunda kendimi beceriksiz hissediyordum. Belkide gençlik; bilemiyor insan.
Çok erken evlerine gelmek zorunda kalıyordum. Köyden daha geç saatte otobüs yoktu. Onlar daha uyanmadan ben onlarda oluyordum ve çok çekiniyordum. Birde karnım çok acıkıyordu. Bıraksalar dünyayı yerdim ama çekiniyordum.
Avukat hanımdan kabak çorbası yapmayı öğrendim. Senden hiçbir şey istemiyoruz sadece oğlumuzla ilgilen diyorlardı ama işte ben her şeyi yapmak istiyordum.
Bir sabah erkenden geldim. Oğulları uyanmıştı. Avukat hanım yorgundu biraz yatmak istedi. Bizde oğluyla yatakta oynuyoruz. Nasıl olduysa çocuk düştü ve gözünün kenarı çekyata çarptı. Hafif morluk ve kızarıklık oldu. Bir şey olmamıştı ama içim içimi yiyordu o gün öğleden sonra onu göz doktoruna götürdüler.

18 Ocak 2020 Cumartesi

KRİZ -2


Süt satmaya gittiğim bir gün öğle vaktiydi,  işi bana bulan arkadaşın çalıştığı diş muayenehanesine gittim. O gün benim çalışacağım yer görmem ve yeni patronum ile görüşmem gerekiyordu. biraz bekledikten sonra çıktık, yolda bana direktif veriyordu.’Sakin ol sakın yetmiş liradan fazla aylık isteme, bu işin piyasası bu!’ diyordu. O zamanlar asgari ücret iki yüz elli lira falan sanırım.
Zaten kendini kanıtlarsın diye ekliyordu. Kısa siyah saçlı, sakin yüzlü, güzel dişleri olan ayrıca musikiyle uğraşan aktif, genç bir kadındı.
Muayenehane; bir apartmanın ikinci katındaydı ve neredeyse yirmi basamakla çıkılıyordu. Zile bastık ve içeriye girdik. Kapıdan uzun bir koridora giriyorduk. Sol tarafta; doktorun muayene odası yani salon, kapının karşısında mutfak, sağ tarafta koridorun sonunda bir oda ve onun yanında balkona çıkılan küçük bir oda, bu odanın hemen karşısında tuvalet vardı. Banyo mutfağın içinden giriliyordu. Ama burası odyometre odası olarak kullanılıyordu.
Muayene odasına girdiğinizde; sağ tarafında, duvar dibine konumlandırılmış bir sedye, sedyenin yanında ekrana bağlı vitrin içerisine konulmuş endovizyon aleti, onun yanında muayene koltuğu, ışık, onun yanında ise gerekli muayene aletlerinin olduğu, cam tezgahlı demir bir masa vardı. Her iki yanına muayene aletlerinin atıldığı demir çanaklar konumlandırılmıştı.
Kapıdan girdiğinizde solda doktorun masası duvar dibinde kitapların konumlandırıldığı bir vitrin. ikinci bir balkona çıkılan kapı, hemen cam dibine konulmuş bir bilgisayar ve masası vardı.
Doktorun masasının önüne konulmuş iki sandalyeden birine oturmuş, önümdeki sehpaya bakıyordum.
Sanki sinirliymiş ve sakin olmaya çalışıyormuş gibi görünen patron adayım; bana iş tanımından ve benim neler yapmam gerektiğinden bahsetti, ne kadar maaş istediğimi sordu.’ Yetmiş lira.’ dedim.
Zaten sıkı tembihlerle gelmiştim. O anda mı yoksa daha sonra mı karar verdim bilemiyorum.  Benden önce çalışsan kişi bir hemşireydi ve başka bir doktorun yanında işe başlayacaktı. Bir süre beraber çalışacak ve sonrasında benim çalışıp çalışmama karar verilecekti. Aha bir kişinin daha gözüne girmeliydim!
Tabi işe kabul edilmem zaman aldı. En zor olanı kabul edildikten sonraki aşamaydı. İşe başlamak?
Ne güzel bir doktor yanında iş bulmuştum. Hemde kendi başıma çalışabileceğim kendimi geliştirmeyi hayal ettiğim bir iş! Ya fabrikaya gireceksin sigortan olacak ya da kaliteli insanlarla çalışıp adam olacaksın. Hele bu işsizlikte bu bulunmaz bir nimet.Mağazada tezgahtar, herhangi bir yerde sekreter de olabilirsin ama bu işin saati belli en azından doktor, yani adam okumuş!
Ama tabi daha aşmam gereken bir sürü tabu vardı.
Önce babam orada çalışmama izin vermedi. Neden vermediğini bilmiyorum. Ama bu konuda içimden geçenleri yazmak istemiyorum. Bir akrabamız ben işe başlamadan bir gün önce bize gelmişti. Tesadüf mü yoksa bilinçlimi bilmiyorum. Ama söylediği aynen şuydu;’ Kız kısmı genç doktorun yanında çalışır mı? Adı çıkar, evinde otursun, çeyizini yapsın!’
İnsanların sonra; ben aslında onu korumak için söyledim deyip arkasına saklandıkları cümleler ne kadar ağır?
Aha buyur buradan yak! Babam hayır diyor. Annem sessiz. Annemin de kendi akrabasına bir şey demeyen babam nedense cıngar çıkartıyor.
Valla dedim istediğinizi yapın, ben çalışacağım. Ben kendi ayaklarımın üzerinde dururum daha fazla üzerime gelirseniz daha da eve gelmem. Tabi o zamanda babamla birbirimize girdik. Büyük ihtimalle yine sopalamıştır. Ama hatırlamıyorum. Kabul edildim ve işe başladım.
Hayatımın en sessiz, en güzel, en karmaşık günlerine adım attım.