Bu fotoğrafı annem gönderdi. Küçük kardeşim 40 günlük, ben 11 yaşındayım, abim ise 13 falandır herhalde...karşılıklı iki çekyat dururdu evde ondan zıplardık abimle, arkamızda babamın eve getirdiği kocaman akvaryum var. vitrin, ev telefonu. mor şalvarım, kucağımda çok sevdiğim kardeşim, omuzlarımda abim... Hissettiklerim bu kadar! Teşekkürler
(yazmak istiyorum)11 Kasım 2019 Pazartesi
14 Mart 2019 Perşembe
ALDATAN GERÇEKLER
Her defasında ne yazsam diye düşünüyorum. Kelimeleri toparlayıp bir metin haline getirmek, akıcı bir biçimde sunma için öncelikle yazının konusunu belirlemem gerekiyor. Eski yazılarımı yayınlamak iyi fikir olmasına rağmen, yeni ve doyurucu metinler oluşturmak insanı motive edici bir durum.
Sosyal medyanın en iyi yanı tanıdık tanımadık her kişinin anlık paylaşımlarını rahatlıkla görebilmek. Aslında insanı bazen motive eden durumlar olsa da, yaşamın gerçekleri ön sayfalarda olmadığını göz ardı etmemek gerek.
Herkesin elinin altında bulunan, internet âleminde doğru ve yanlışlarının tartışılırlığı yerine aslında bilinmeyen ve bazı insanları rahatlığa sürükleyen gerçekler var.
Tek tıkla tanımadığınız insanlarla rahatlıkla iletişime geçebiliyorsunuz. Öğrenme anlamında kadar etkin bir rol olsa da, aslında bazen saçma sapan ve boş muhabbetlere, bazen ise ilişkilerde başka rollere dönüşebiliyor.
Birkaç hafta kadar önce sosyal medyada bir arkadaşlık isteği geldi. Eski arkadaşlar, bazıları uzaklarda ve yaşanmış hatıraların başrolleri, bazıları şimdilerin etkin insanları, bazıları evet varlar!
Karşı tarafın niyeti de çok önemli ve bazıları birilerini aptal sanıyor.
Beni ekleyen kişi ile iki ortak arkadaşımız vardı. Biri şuan mesleğinin zirvesinde olmaya çalışan akrabamız, biri ise eskilerden bir arkadaştı. En önemlisi bu kişinin bizim memleketten olması ve profiline baktığımda iyi eğitim almış biri olarak görünen ellili yaşlarda bir karşı cins olmasıydı.
Çok umursamadım. Varsa var işte diye düşündüm. Zaten uzun süredir gönderilerimi görebilen kişileri bir azınlığa düşürmüştüm.
Aynı gün listeme eklediğim bu kişiden mesaj geldi. Önce selam kelam eden biri gibi görünüyordu. Sizi nereden tanıdığımı çıkartamadım ama ekledim diye belirttiğimde; aslında yanlışlıkla olduğunu söyledi.
Devamında; memleket özleminde işte aynı memleketten olduğumuzu söylemeye devam etti. ‘Tamam yanlışlıkla ise sizi hemen çıkartıyorum.’ dedim.
Listemden çıkarttım. Aslında , olaya düz mantıkla bakmıştım.Aradan birkaç gün geçti, benim düşünce gücüm o zaman çalışmaya başladı.
Eğer birini yanlışlıkla listenize, hiçbir neden ve bağ yokken eklerseniz, ne diye sohbet etme gereği görürsünüz ki? Bunun anlamı nedir?
Belki kendi hemcinsiniz olabilir ama bu bir karşı cins ise sohbet yaratma ortam oluşturma amacı dışında başka ne alamı olabilir.
-YANLIŞLIKLA EKLEDİĞİNİZ BİRİNİ, DOĞRULUKLA ÇIKARTABİLİRSİNİZ.-
Bunlara inanan ve umursamazca, vaktini harcayan hemcinslerim var mı? İyi niyet olabilir mi?
Sanmıyorum. Boş vakit doldurma, insanları kandırmacadan ibaret bir durum.
Böyle boş muhabbetlerle karın doyurmak ise hiç mantıklı değil! İşin özünde hepimizin bir düzeni ve hayatı var. Bu yüzden böyle çerezvari ve zekâsız yöntemlere kanmak ise bir tür zekâsızlık olayı.
Hele de bunu bu mantıksızlık içerisinde yapan erkeklerin olması saçma sapan bir durum.
Bir sohbetle başlayıp saçma sapan yerlere giden ve bir başkasının hayatını sorgulatan muhabbetlerin hiç anlamı yok!
Sonuçta, otobüste, parkta, markette, fırında ya da başka bir yerde karşılaşıp selam verdiğiniz biri değil, alelade sohbete başlayan biriyle arkadaşlık kurmak ve sonrasında devam edecek kadar ilerletmek için mantıksız başlangıçlara gerek yok!
Gerçekmiş gibi görünen aldatmacaları fark etmek ise benim için biraz zaman alıcı bir durum olsa da başkalarına farkındalık yaratmak için oluşturmaya çalıştığım bu yazı umarım amacıyla sona ermiştir.
Gerçek gibi görünenlerin aldatmacalarına kanmayacak kadar, mantık ve zekânızın olması dileğiyle…
7 Mart 2019 Perşembe
KADINLAR NE İSTER?
Kadınlar ne ister?
Çok iddialı bir başlık oldu değil mi? Sanki dünyanın sırrıymış gibi… Doğum günlerinde hediyelere boğulmak, sevgililer gününde çiçekler gönderilmek, anneler gününde tencere tabak mı? Yoksa marketlerden yüzde bilmem kaç indirimin yanında, kadınlara fırsatmış gibi sunulan aslında onlara sadece onların görevi olduğunu gösteren muhteşem temizlik ürünleri kampanyası mı?
Önce kendimden başlamalıyım. Yıllardır özel günlerde bana hep evimizin eksikleri alınır. Bir doğum günümde ütü masası hediye alınmışlığı vardır. Bazen trajikomik bulsam da; yıllar önce, iki yaşındaki kızımın babasıyla bana biraz gül alıp geldiği anneler gününü unutamam.
Yüz kadına sorduk;Eşinizden ve hemcinslerinizden beklentiniz nedir?’ yüz kadına ulaşamamış olsam da ulaştığım hemcinslerim hepsi ‘ SEVGİ, SAYGI, ANLAYIŞ’ diyerek beni bu genel kavramların içine bıraktılar.
Özel günlerde tek istekleri tektaş pırlantadan ziyade hatırlanabilmek! Mutlu olduğunu hissettiği kişinin gözünde pırıltıyı hissedebilmek…
Günümüz şartlarında işten yorgun argın eve kendini atmış olan hanımından, yemek beklemek. Gelinin kocasına yemek yapmadığından, güzel yemek yapmadığından dert yanmayacak kaynana ister mesela…
Kendi oğlunun yanlışlarını görmezden gelen annelerin, oğlunun eşinin en ufak yanlışında yansız davranmış olmasını ister mesela…
Kendi hemcinsinin evindeki objelerden çok kişisel olarak onunla ilgilenmesini, sohbet edebildiği bir hemcinsinin olmasını çok ister mesela…
Karşı cinsin aptalca oyunlarını yüzüne gözüne bulaştırmasından ziyade, zekice fikirleri ni ortaya koymasını, evdeki tencere yemeğinden ziyade, kapı baca temizliğinden sorumluluğunu almasını isteyebilir mesela…
Kadınlar ne ister?
Siyasetçi gibi oy zamanında hatırlanmak değil, her zaman var olduğunu, bir birey olarak üstüne yığılan iş ve sosyal sorumluluğunun fazla olduğunu farkında olup bir ucundan da destek olunmasını ister…
Cinsiyet ayırmaksızın, karşınsında kendi sorumluğunu taşıyan, anasının zavallı yavrusu olmayan, oğlunun biricik kraliçesi olmak için kendine taç konumlandırılmasını istemeyen, yaşanılan olayda hemcinsine yaşadığı hayatın kolay olmadığını düşünerek davranan bir birey ister…
Kadın veya erkek olduğunuz önemli değil. Birey olarak kişisel sorumluklarınızı yerine getirdikten sonra karşınızdakine duygudaşlık ile bakmanız yeterli!
Eşine sekiz martta çiçek alan beyleri, dolma börek yapıp eğlenmeye giden hemcinslerime selam ederim…
2 Mart 2019 Cumartesi
BUGÜNÜN PÜSKÜL'Ü
Bu yazıyı yazdığımda tıpkı şimdiki gibiydim. Birkaç gündür boğazıma takılan taş
bir türlü gitmiyor.
Çalışırken hep evde sıcacık battaniye altında yatıp bana
birilerinin bakacağını, en azından uyuyabileceğim hayalini kurardım.
Bu gerçek olamazdı. Ne kadar hasta olursam olayım, yattığım yerden
evdeki işleri düşünmek, akşama eve gelen ahalinin karnını doyurmak naçizane
görevimdi.
O dönemler, Gacet ve Örtger ellerinden gelenin en iyisini
yapmışlar. Ama işte insan gerçekten hiçbir şey düşünmeden uyumak, istirahat
etmek istiyor. Bu hiçbir zaman tam anlamıyla mümkün değil.
İçimdeki her şeyi mükemmel olmaya çalışan anne ölmeyince bu
mümkün değil. Yâda insanların içindeki süper kahraman anneyi öldürmezseniz bu
mümkün değil.
İki gündür neredeyse yatak döşek yatıyorum. İki gün önce
doktora gitmek için önce evi toparlamam, sonra oğlumu giydirmem gerekti. Çocukla
doktor yolu tutmak, bebek arabasını itmek hiçte kolay değildi.
İlaçları alıp eve geldiğimde kendime bir şeyler hazırlamam
gerekiyordu. Önce bir şeyler yedim, oğlumun üstünü değiştirdim, sırılsıklam
olan kıyafetlerimi sıksam suyu akacak gibi diye makineye attım. Hadi makine
doldu deyip çalıştırdım. Kızımın okuldan gelmesini beklerken ortalığı süpürdüm.
Okuldan gelen kızıma kapıda ilaçlarımı aldım yatıyorum deyip
yattım. Ama dünya sanki buğulu gibi görünüyordu. Uyuduğumu zannettiğim kâbuslara
bir yenisi eklenirken, kulağıma anne diye seslenen oğlum, tuvalete benim
götürmem için ısrar ediyor, Cimcime ise tv den başını kaldırmıyordu.
Kalkmışken dağılmış mutfağı toparladım. Çorba hazırlamak
istedim ama başım dönüyordu. Tekrar yattım. Cemo geldiğinde çorbayı hazırladı
ama ben kalkacak halde değildim.
Ancak kendime geldiğimde geceydi bir şeyler içip ilaçlarımı
aldım ve tekrar yattım. Sabahın olduğu saat ben yatıyordum. Her zamanki
düzenimden farklıydı. Cemo kahvaltıyı hazırlamıştı. Utanmadan yedim. Neden böyle
hissettiğimi bir türlü akıl erdiremedim.
Kızdım, hem kendime hem herkese, baktım olacak gibi değil
aldım başımı çıktım dışarı…
Bu nedir? Ben olağan üstü varlık mıyım? Hastalanmamalı,
acıkmamalı…
Neden kadınların yaptığı hiçbir şey bir lütuf gibi
görünmezken erkeklerin böyle görünüyor. Fedakârlık dedikleri şey kadınlara özgü
bir nitelik mi?
Ya da erkeklerin yaptığı her iş fedakârlık oluyor? Eşitlik
değil de insan olarak birbirini desteklemek bu kadar zor mu?
Ya da yazımdaki gibi
kendimde kalkacak enerjiyi ve mutluluğu neden bulamıyorum?
Hasta olan eşinize gösterdiğiniz ilgi kadınların görevi,
erkeklerin lütufu mu?
Yazıyı tam yayınlacakken , içtiğim bitki çayının, tamamının bilgisayarın
üstüne boca olması; Cemo ya yaptığım haksızlığın,ilahi işareti mi?
Ya bilgisayar bozulursa?
25 Şubat 2019 Pazartesi
BEKLEDİM
Sanki her şey silindi. Nasıl yazacağımı, hangi kelimeleri kullanacağım? Bilmiyorum. Yaptığımın saçma sapan olduğunu düşünüyorum. İçimde hiçbir şey kalmamış gibi, sanki nefes almamışım yaşamamışım, yeniden doğmuşum…
Neyim, neredeyim? Ne istiyorum? Ne biliyorum?
Aklıma saçma sapan gençliğim geliyor, bazen saçmalıklarım…
Hiçte iyi değildim…
Aslında ben beceriksizdim, onlar bana mecburdu!
Aslında ben bir alışkanlıktım!
Aslında ben bilmiyordum!
Bildiklerimi bilmediklerim diyordum!
Yaşam ben sürüklediği yerde var olmam gerekiyordu. Kendime sorduğum sorular veremediğim cevaplar olduğu için beynimde dönüyordu…
Kimse beni sevmedi, ben kimseyi sevmedim!
Kimsenin sevmesini beklemedim!
Kendimi seveceğim günü bekledim!
Bekledim…
Unutamadığımı, hep hatıralarımda olanı…
Bekledim…
Gördüğümü, duyduğumu, kokladığımı…
Kendim olmayı, kendimle olmayı…
Bekledim…
21 Şubat 2019 Perşembe
BUNDAN SONRA
Nasıl hatırlayacağım? Olanları, geçmişi, hayatımda var olmuş insanları nasıl unutmayacağım?
Bilmiyorum.
Belki zaman beni affedecek ve her şeyi zihnimden silmeme yardımcı olacak. Beklide tıpkı diğer yazılı hatıralarım gibi hepsi, neler olmuş dan ibaret kalacak.
Geriye dönüp baktığımda; yaşananların benim olduğuna inanamam ve onları nasıl hatırladığımı bulmaya çalışmam epey yoruyor.
Bazen yıkanmış tabakların içerisinde hiç yemek kalmadığı halde önceki gün bu tabakta başka bir yemek vardı diye düşünebilmek gibi…
İçtiğim kahvelerin başkasıyla olduğunu hatırlamak, yaptığım aynı yemeği başkasıyla tatmak gibi…
Unutmamak bazen en büyük nimet gibi görünse de bazen inanılmaz acı verici bir durum. Affetmek sanırım hatırlamanın ağrı kesicisi ve onu olduğu yerde bırakmak yerine sanki hatıra hazinesinin en kıymetli yerine kaldırmak sanki…
Kliniğin, bana en büyük mirası, insanları daha iyi tanımayı öğretmesi. Artık yüz şekillerinden, konuşmalarından millet memleket ayırabiliyorum. Kendimi de bazen gördüğüm insanlar gibi hissediyorum.
Biraz daha insancıl yanımı ve yumuşak vicdanımı kenara koyabilirsem hayatın daha hafifletici esintisini hissedebileceğimi düşünüyorum ama o vicdan terazisi bir bozuldu mu bende afallıyorum.
Kliniğin bende birçok getirisi oldu. Öncelikle ilk dönemlerde, sadece ev kiramızdan elli lira fazla kazanırken artık birikim yapabiliyordum. Ama bir türlü istediğimiz hayata erişemiyorduk.
İstediğimiz hayat?
Şimdilerde beklide bu istediğimiz hayat dediğimiz zamanlar olsa da Cemo içi, hep istediğimiz bir hayat var. Ne olursa olsun köyde güzel bir hayatımız olabileceğini ve her şeye razı olduğumu söyleyen ben gitti. Yerine olsun buna çok şükür ama sende benim gibi şükret hayatın bizi nereye götüreceğini bilemeyiz diyen bir ben oldum.
Bu gerçekten iyi mi bilemiyorum ama hayatın ne kadar zorlarsan o kadar seni zorladığını düşünmeye çalışıyorum.
Olduğu kadar…
Kötü bir başlangıçtan iyi bir ortalara geldik sanırım…
Evliliğimizin en genç, en deli ve en romantik olması gereken dönemleri Cemo’nun tembellikleri benim donanımsız ev kadınlığı, iş hayatı ve anneliğimle geçirdik.
Yine bazen acaba memlekette kalsaydım, evlenseydim nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Yine, doğru şık Cemo olurdu gibi geliyor.
Bir zamanlar Cerrahpaşa yolunda yürürken, memleket burnumda tüterken, ilk çekirdeğim daha karnımdayken hep bunları düşünürdüm.
Pişmanlığımın denizinde boğulduğumu hissederdim. Büyük erkek kardeşim yanımdaydı, babam yoktu, dedem sağdı, küçük erkek kardeşim daha hala küçüktü.
Umutlarım yoktu. Örtger’in stresi, baş hemşiremizin kaprisleri vardı. Hacı öğretirdi, gösterirdi. Gacet mantıklıydı ve ne istediğini kestirmek mümkündü.
Çalışmaya ihtiyacım vardı. Çalışmayı istiyordum ama çocuğumdan ayrı olmak, Örtger’in süt iznim olmasına rağmen on dakika bile erken çıkmama izin vermemesine sesimi çıkartmaya gücüm yoktu.
Ona kızdığımda, kırıldığımda ya da gerçekten artık dayanamadığımda söyleyemezdim.
Bunları kanıksamış ve mutlu görünmeye çalışarak yola devam ediyordum.
Acaba biz ne yaparız düşüncesi hala beynimi kemiriyordu.
Hayatıma giren herkesten bir şey öğrenme merakım vardı. Aslında benim baş edilmez bir merakım vardı ve üşenme huyum yoktu. Merakımla inadım birbirine karışınca inanılmaz enerjik olup, kafamdakini yapmadan uyku uyuyamıyordum.
Uykularımı kaçıran sadece merakımda değildi aslında! Benim bu hayatı hiçbir zaman Cemo’nun istediği standarda getiremeyeceğimi, annemin istediği gibi bir gelin olamayacağımı, kızımın istediği anne olmadığımı ve olmamın mümkün olmadığını fark ettim.
Çünkü merakla yaptığım bütün vakit geçirici şeyler, yaşanılanları unutmak için beynimin kullandığı bir yöntem gibiydi.
Ayağımı uzatıp bir yarım saat uyumuyordum. Kafamda hep ne yapsam, nasıl yapsam düşüncesi dönüyordu ama bunlar benim yaşadığımı, kendimi affetmemi unutmam için beynimin oyalanmasını sağladığım şeylerdi.
Bunları da bırakmıştım. Evde hiçbir şey yapmıyor, ancak iki düzen bir çeki veriyordum.aklım dağınık, yollar kalabalık, kitaplar karmaşıktı. Okula gitmemiş, çalışmaya devam etmiştim.
Bu dünyanın en berbat işçisi olduğumu yüzüme vurmaya çalışan, en çok hak etmediğim maaşı aldığımı bana hissettiren bir yöneticim vardı.
Her ne hikmetse ben yüksek maaş alıyorum kaygısı yaşarken, kendinden torpilli eleman benden daha az çalışıp, neredeyse aynı maaşı alıyordu.
Üstelik eğitim alma hakkını da bol bol kullanıyordu. Herkesin yerine çalışabilecek kapasitesi olmadığı halde böyle gösterilen eleman jokerliğini kullandığında ekstra bonus kazanırken bizlere de üç izin, parçalansın dilin edebiyatı patlatılıyor, maaşımızdan kesinti oluyordu.
Ne kadar koymuş bu yaşanılanlar diyorum kendime… Hâlbuki o zamanlar kızıp geçiyordum… Az ekmeğini yemedik şimdi nankörlük mü edeyim diyor içimden bir Püskül…
17 Şubat 2019 Pazar
SÜREÇ
Kimse kusursuz değildir. Mutlaka benimde hatalarım vardı. Yöneticilerimizin en büyük hatası; bizi adam gibi toparlayıp, sorunlar ve sebepleri hakkında konuşmuyor olmalarıydı.
Kliniğin hizmet içi eğitimi, Gacet’in akıl oyunları, Örtger’in ise şamar oğlanına çeviren anlık öfkeleriydi.
Bunların üstüne birde her şeyi bir başkasına öğretme zorunluluğunu kendine geliştirmiş ama gelen her yeni elemanın beğenmediği iş yükünü bırakma hevesine artık dayanamayan bir Püskül ekleyin.
Sürekli hemşire değişir ve gelen her hemşire ya sistemden şikâyet eder ya da yaptığı işi bilmiyormuş gibi davranarak, öğrenme gayreti göstermeyen ve acaba nasıl bu iş yükünü de sırtımdan atabilirim gayretiyle çalışan insanlardı.
Artık kararım kesindi. İkinci çocuğumu doğurmak istiyordum. Önce Cemo ikna olmalıydı. Saçma sapan bir düzende yaşadığımızı ve asla düzelmeyeceğini durmadan söyleyen ama düzelmesi için adım atma becerisi göstermeyen Cemo; bu dünyamızda yeni bir bebeğinde hayatının mahvolacağını söylüyordu.
Tıpkı yıllar önce babama; madem okutmayacaksın benim burada durmamın anlamı yok evlenmek istiyorum dediğim gibi, Cemo ya; madem okumayacağım çalışmayacağımda evde oturup ikinci bebeğimi büyütmek istiyorum. Eğer istemiyorsan benimde seninle yaşamamın anlamı yok dedim.
Bu bir tehtidin, bir anlamı vardı. Çünkü eylem aşamasında Cemo hep çekinir her zaman beni olaylar karşısında olumsuz motive ederdi. Sen yapamazsın, biz yapamayız, biz bilmeyiz, biz olmaz. Onun yıllarca bu şekilde yetişmiş olması ama kendini bir türlü yetiştirememiş olması bunun en büyük etkeniydi.
Onu seviyordum ve aile bütünlüğüne inanıyordum. Artık eskisi kadar sorunlu bir ilişkimiz de yoktu. Yıllarca birbirimize zıt olarak yaşamış ve katlanmayı öğrenmiştik. O bana katlanıyormuş gibi görünse de benim şatlarım daha ağırdı.
Erkeklerin dinlenmesi, yemek yemesi, Tv seyretmesi normal karşılanan bir dünyada, kadın o koca adamın çoraplarını yere atmasına karşı çıktığında birçok sorun meydana geliyordu. Birde o çorapları yere atanın değil de toplamayanın yargılanması durumu var ki; gittiği yerde kusur arayan ve ev sahibine bunu dile getirmek için içi içini yiyen mükemmeliyetçi hemcinslerime tam bayram şekeri sunumu gibiydi.
Gideceğimin sinyallerini vermesem de, Örtgeri olduğu gibi kabul etmeye başlamıştım. Ben bazen ne yapacağını kestiremesem de, az çok kızıp kızmayacağı şeylere dikkat etmeye çalışıyordum.
Patroncu olmak, hakkını savunmamaktan hoşlanıyordu. Sohbetten, saatlerce yemek yemekten hoşlanmıyordu.
Bazen yemek bile yemesen sorun olmuyordu. Sen oraya çalışmaya geliyordun. Ama hiç iş olmayınca; oturup nette yazı okuyorsan, kitap okuyorsan çıldırıyordu.
Bunları öğrenmiştim. Mutlu olmasam da onu görünce gülümsüyor, bazen de ekranı kapatıp çalışıyormuş gibi yapıyordum.
Çalışıyormuş gibi yapıyordum çünkü o gelmeden bütün işlerimi bitirmiş olduğumu ve düzene koyduğumu bilmiyordu.
Kendimi olmadığım gibi yaşamaya zorladığım bu yıllarda ilkokul üçüncü sınıfa giden de bir kızım vardı. Tüm hissettiklerim değersizliğimi ona da yansıtıyordum. Buna birde her işe burnunu sokma becerisini geliştirmiş beni aptal sanan bir kayınvalide de eklerseniz tam tadından yenmeyen bir hayat elde etmiş oluyorsunuz.
Annem benim hazırladığım bütün beslenmeleri atıp yerine poğaça börek alarak zaten benim sözümün geçmediği bir dünya olduğunu göstermişti. Kızıma derslerini yaptırması için tuttuğum, üniversite öğrencisini, davranışlarıyla bıktırarak vazgeçirmeyi başarmıştı.
Okulda ise kızım sürekli sorunla geliyordu. Ben henüz insanların fikirlerini danışıp senden aldıkları cevapları kendi hayat becerileri gibi göstermelerine ya da o fikirleri kısırlı gün toplantılarında bak öyle söyledi diyerek dedikodu evrimine çevireceklerine akıl erdiremiyordum.
Arkadaşlık edinme kabul görme ile ilgili sıkıntıları vardı. Aslında bunu yaratan bendim. Aceleci ve dediğim dedik bir çocuktu. Tıpkı annesi gibi… Ona her şeyden önce sabretmeyi öğretmem gerekiyordu. Bir türlü bunu beceremiyordum. Anlık duygularımla hareket ediyor. Bazen bütün problemi sadece kendi çocuğumda olduğunu düşünüyordum.
Bu iyi bir şey olsa da, kendinizi düzeltmek, hatayı sadece kendine biçmek; başkaları için cesaretlendirici eylemler haline gelebiliyor.
Ve bu eylemler sınırsız bir biçimde ilerliyordu. Anneler için sınıfta çocuklarının yanında olmak, onlara güç verici bir eylem gibi geliyordu. Ben ise; daha hayatın başında olan, hayatı öğrenmek için adım atan bu fidanlarla olduğumda inanılmaz etkileniyor ve yeni şeyler öğrendiğime inanıyordum.
Onların davranışlarından ve bakışlarından birçok anlam çıkartıyor, birey olduklarını hayal ediyordum.
4 Şubat 2019 Pazartesi
SONRA
Aslında o giderken bize bıraktığı suskunluğu görmüştü. Yıllarca her şeyin kader olduğunu söylemiş kabullenmekten başka çare olmadığını savunmuştu. Eziklik ve suskunluğun, şaşkınlığına sarılmış sesimi çıkartamamıştım.
En azından olayın sakin bir biçimde çözümlenmesi için sessizliğimi bozmalıydım. Ama bu sessizliği bana yıllarca Örtger’in her dengesiz davranışı sonrası o hediye etmişti.
Artık elimizde yaptığı işin ciddiyetinde ve farkında olmadığı halde, mükemmel bir eleman edasıyla klinikte dolaşan Örtger torpilli bir elemanla çalışmak kalmıştı.
Özünde insan olsa da ona karşı hissettiklerim hiçbir zaman değişmedi. Çalıştığım zaman zarfında hiçbir işi düzgün yapmadı. İşe ihtiyacı olan bu kişi de Örtger den dert yanardı ama dibinden de ayrılmazdı.
Gacet o olayda bulunsaydı her şey daha farklı olur muydu? Bunu hiçbir zaman tahmin edemedim. O gün yaşadığım buzların üstünde yürüyen bir insan acısıydı.
Sonraları sabahları sessizliğe ve kendi öfkeme gömüldüm. Artık haber kanalı açılmıyor, tabela ışıkları kapatılmıyor, zaten kimse gazete okumuyor ve siyaset konuşmuyordu.
Kliniğin en eski elemanı olarak ben ve Karlos kalmıştık. Gitme kararını tam olarak almış olsam da; içimdeki gelecek kaygısıyla boğuşuyordum. Zaman zaman, üniversiteye gitmediğim için pişman oluyordum.
Yeni joker eleman rahatlıkla okuluna gidip geliyor, maaşını tam zamanında ve Örtger triplerine takılmadan alıyordu. Ben ise her maaş alma zamanında içimde koca bir taş ile odadan çıkıyordum.
Örtger sanki hak etmediğim bir parayı alıyormuşum gibi davranıyordu. Demek ki;liberal demokrat olduğunu söyleyen patronlar bile adam kayırma konusunda ustalaşıyordu.
Gacet her zaman işini iyi yapan ve tecrübeli insanlarla çalışma taraftarıyken Örtger istediği gibi davranıp, istediği kişinin eksiklerini görme de ustaydı.
Yaptığım işi bir kere bile beğendiğini görmedim. Ona göre ben çok basit bit iş yapıyordum. Ve herkes bu işin üstesinden gelebilirdi lakin kendi kızı benim yerimde olmaktan nefret ediyordu. Bu işin yorucu ve tatilsiz olduğunda babasının bir patron olarak çekilmesi güç biri olduğundan bahsediyordu.
Haftada altı gün ve günde dokuz saat çalışıyordum ve çoğunlukla bunu on saate çıkartma kapasitesini göstermiş biriydim.
Evli ve çalışan bir kadın olmak; deveye hendek atlatmaktan daha zor!Evde bir sistem oturtmak, sakin olmak ve her şeyi düzenli yapmak zorundasınız. Hele bu çalışma temposuyla hakikaten zorlanıyordum.
Evdekilere Örtger bana nasıl davranıyorsa öyle davranıyordum. Berbat! Tüm öfkemi onlardan alıyordum. Bunu yapmamak için çoğunlukla, pasta börek yapmaya, evde bir şeyler üretmeye çalışıyordum.
Öyle zorlayıcı bir tempoydu ki; bazen sadece kendimle olabilmek için sabahları sahile gider oturur bu dünya da neden var olduğumu, anneliğin neden bu kadar kutsandığını sorgulardım.
Bazen hem evle, hemde köydekilerle çatışmaya girdiğimde ölmek istediğim bile oluyordu. Mutsuzluğa katlanmalıydım. Ama katlanamıyordum! Hayatın gerçeğini kabul etmek gerekiyordu. Örtger buydu ve onu artık daha iyi tanıdığımı düşünüyordum. Aslında ondan ve davranışlarından korkuyordum. Tıpkı babamdan korkar gibi…
Bir gün bir bayram izni için köye gidecektim. Örtgerden iki gün fazladan izin istedim. Verdi ama ekledi. ‘Bunu maaşından keseceğim haberin olsun.’ dedi. ‘Tamam’ dedim.
Yıllarca para konusunda hiçbir zaman Örtgerle takışmamıştım. Benim böyle bir hayatım olmadı. Onlar zaten gerekeni yaparlar düşüncesiyle hareket ediyordum.
O olay geçtiğinde joker eleman izin alıp gittiğinde maaşından kesinti olmadığı halde bunca yıl çalışmış bir elemana bunu yapmasının haksızlık olduğunu düşündüm.
Ve yerime çalışıp bir yığın işi bana bırakacak olan elemana gitmeden parasını verip izine gittim.
Ne yıllık izinlerimiz adam gibi iş günü olarak hesaplanıyor ne de resmi tatillerimiz oluyordu. Yılbaşı gecesi çalışanlara ekstra nöbet parası verilirken, yılbaşı ertesi işe gelenlere zaten siz yılbaşı kutlamıyorsunuz diyerek nutuk çekiliyordu.
Üstelik işini iyi yapmaya çalışan ve deneyimliler hak ettiğinden fazlasını kazandığı baskısı yaşarken, yan gelip yatan, eşeği sağlam kazığa bağlamak için, kazığı bulmaya çalışırken eşeği kaybedenlere adam muamelesi yapıyordu.
Hak ettiğim bu değildi.
Eğer hamile kalırsam ve ikinci bebeğim dünyaya gelirse çalışmayacaktım. Bir gün bende kapının önüne koyulabilir, saçma sapan şeylerle suçlanabilirdim.
Aslında Örtger’e göre tam rahat edeceğim sırada hamile kalmıştım. Joker eleman beni rahatlıkla idare ederdi. Eğer ben onu idare edersem o da beni idare ederdi tabi! Yıllarca hiçbir anlamı olmayan bu işi yapmaya ne vardı? Çünkü arkada işler nasıl gidiyor, Örtger bunu bilmiyordu.
3 Şubat 2019 Pazar
İÇİMDE KALAN
Yıllarca her sabah konuştuk. Dediğim dedik Püskül’ün en baş belası gerçekçi arkadaşıydı!
Aklıma ilk geleni söyleyip, ikinci makul cevap aklıma gelip, pişman olduğumda bana, bendeki soruları cevaplandırandı.
Bitmek bilmez deneyim insanıydı. Aklına o kadar güvenirdim ki; bazen onunla konuşmak için can atardım. Önce ona anlatırdım başımdan geçenleri. Saçma sapan cümleleri onunla düzeltirdim zihnimde!
Öyle patroncuydu ki; bizim patronumuz o sanıyordum. Ondan daha çok çekinirdim. Doğru bir iş başarmış, yapmış olmamdan gurur duymasından ve takdir etmesinden çok hoşlanırdım.
Kızardım, çeker giderdim yanından. İki dakika sonra yanına gider yine bir şey anlatırdım. Hayatımdaki gerçekliği yüzüme vuran tek kişiydi. Bunu lafı dolandırmadan yapan tek kişi!
Babamla aynı adı taşıyan ve benim tanıdığım kadarıyla babamın davranışlarıyla tamamen tezat bir kişiydi.
Aşılması en zor olayları, kolaymış gibi görmemi sağlardı. Sen buna mecbursun, çalışmak zorundasın ve yapabileceğin en iyi işyerindesin derdi.
Şimdilerde, bazen bunu aslında; kendime olan güvenimi öldürdüğünü düşünsem de, o dönem söyledikleri o dönemin gerçeğiydi.
Örtger’in oğlu hastaneye kaldırıldığında, kliniğin en büyüğü olarak o yanındaydı. Oğlu vefat ettikten sonra da; “Adam zaten yaralı adam gibi çalışın da üzmeyin onu!“ diyen de oydu.
Örtger bana acımasız davrandığında, “Abartma bu kadar burada senden başka nazı geçen yok!“ diyende oydu.
Beraber klozet tamir eder, şirketin işleri iyi olmadığında üzülürdük. Ben makarna fiyatlarının arttığını söyleyince fakirin derdine bak ya diyende oydu. Benim istatistiğim en ufak makarna paketinin bile iki katına çıkmış olmasıydı.
O ise; memleketin olaylarına öyle hakimdi ki, ben şaşar kalır anlattıklarını araştırır onunla tekrar tartışırdım.
Vay be hacı seni nasıl anlatsam acaba?
Bana; bende akıl varsa sende bunu yoğuracak dinleyecek kapasite çok derdi.
Vay be hacı seni nasıl anlatsam?
Bence bu bir tesadüftü, o mavi kapılardan giren çaresiz ve başarmak için bir adım atmaya çabalayan Püskül’ü senin karşına çıkaran, eğiten; ilahi tesadüftü.
Sadece Örtger değil diğer çalışanlarında benim akıllıca sorularıma cevap vermek istemedikleri, meraklarımı doyurma donanımına sahip olamadıkları için baskıladıkları günlerde o vardı.
Vardı…
Ve gitmişti.
Aslında o arkadaş imtiyazlı eleman hacı yerine gelmişti. Hacı ile birlikte çalışması için Örtger durmadan baskılıyordu. Hacıya joker olacağını düşünüyordum. Gideceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Rutin sohbetlerimiz sırasında yanımıza gelip, saçma sapan davranan Örtger’in, bu akıl almaz olayı yapacağı aklımın ucundan bile geçmedi.
Evet, bir saçmalık vardı ama bunu Örtger’in dengesizliğine bağlıyordum. Bu kadarı olamazdı. Öğrenmesi gereken eleman Hacıya hiç istekli ve dikkatli bir eleman gibi gelmiyordu. Nitekim bende bunun farkındaydım. Adam işte tanıdığına iyilik yapıyor, bir garibin elinden tutuyor diyordum.
Artık röntgende daha çok vakit geçirmesi söylenen eleman, bunu uyanabilseydi yapardı da daha hazır değildi.
Örtger, Gacet’in tatilde olduğu bir dönemde, Hacıya işten çıkarılacağını söyledi. Duyduğumda şok geçirdim. Evet, yaşlıydı, evet çok yoğun bir ünitede çalışmıyordu ama getirdiği eleman ondan daha çalışkan ve dinamik biri hiç değildi.
Artık öğrenmiştik, gidecekti. Ben olmayan okul hayatımın derdine düşmüştüm. Bir yandan ne halt yiyeceğimi düşünüyordum. Pişmanlıklarımla boğuşuyordum.
Gacet izindeyken; Örtger sabah kapıdan sinirle girdi, önlüğünü giydi, hışımla salona giderken ben yine erken kalktığı için sinirli olduğunu düşündüm. sinirle bağırmaya başladı bir şeyler sorup bağırıyordu, sabah rutin işlerimi yapıyordum. Birden Hacıyla içerden çıktılar, hakaretler etti, eline üç kuruş para sıkıştırıp onu klinikten kovdu.
Hacı hiç sesini çıkarmadı ceketini aldı ve gitti…
Önce bankoda ellerini her sinir krizi sonrası parmaklarıyla birbirine bağlayan Örtger, sinirli ve kuru dudaklarıyla söylendi. Bu bir kendini haklı çıkartma çabasıydı. Söylendi söylendi ve salona gazete okumak için geçti.
Hepimiz şoktaydık. Artık sabah geldiğinde gazeteleri düzenleyen, tabelanın ışını kapatan, koridorda yürürken boğazındaki gıcıkla öksüren Hacı, hiç layık olmadığı biçimde bu klinikten gitmişti.
Mesele şuydu; yeni gelen eleman doz kâğıdının kaybolduğunu Örtgere söylemişti ve bu kâğıdın Hacı tarafından alındığını söylüyordu. Bunun bir şerefsizlik olduğunu söylüyordu.
Hacı almadığını söylese de – buna gerek yoktu- o yıllarca bu klinikte çalışmış olan, kendi deneyimleriyle hazırladığı bir birikimdi. Ve aslında onundu. Nitekim birkaç ay sonra eskizi odasındaki bir takvimin arkasında bulundu.
Bu kâğıdın, deneyimsiz, çelimsiz bu yeni eleman tarafından yanlışlıkla atılmış olması kuvvetle ihtimaldi. Ama hiçbir ihtimali bile düşünmeyen Örtger, en büyük ayıbı bizden önce ona karşı yapmıştı.
Bir gün bende yerime daha iyisi bulunduğunda aynı muameleye maruz kalabilirdim. Bir şekilde artık eskisi kadar bir türlü iç barışımı sağlayamadığım, babam gibi tutarsız olan Örtgerle yollarımı ayırmalıydım.
22 Ocak 2019 Salı
EYVALLAH
17 EYLÜL 2014 tarihinde kendime bir açıklama yapmışım.bundan sonraki süreci daha detaylı ve akıcı bir şekilde yazmak istiyorum.
2010 yılından beri blog yazıyorum. Her üzüntü duyduğumda, mutsuz olduğumda, klavyeye sarılmışım.
Demek ki; tuşlar insanlardan daha sabırlı! Yıllardır içimden geçenleri hiç tanımadığım uzman birine, kendi yolumu çizebilmek için, anlatmam gerekiyormuş.
Bilgisayarım yanımda, kısa bir tatil hevesindeyim yine...Oyun oynarken babasının burnunu kıran oğlum, bu aralar ermeye çalışan kızım, anılarıma yenisini eklemeye çalışan ben, eskisinden daha çok sevdiği yere giden eşim, doğduğum yere
gidiyoruz.
Eskisi kadar yazma konusunda isteksiz değilim.bazen saçmaladığımı düşünüp her şeyden vazgeçme noktasına gelsem de , oturup ufak tefek yazılar geleceğe anılar biriktirme gayreti gösteriyorum.
Okuyan, destekleyen, yorumlayan eller dert görmesin.Eyvallah İstanbul!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
