içsel yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içsel yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2019 Pazar

DEPRESYON-2


Yaşadığım hayattan, köyden, insanlardan ve ailemden nefret ediyordum. Kendimi ezik hissediyordum. Üç günlük ağlama nöbetleri sonrası yasım devam ediyordu. Kimseyi görmek istemiyordum. Başımın üstüne pisliğini atan üst kat komşuya, gürültü oldu diye duvara vuran alt kat komşuya lanet okuyordum.
Allah’ım keşke yaşlı kulakları duymayan bir teyze ile altlı üstlü otursaydım. Bu saçma sapan iç içe geçmiş birbirine selam vermeyen insanlar arasında benim ne işim vardı?
Köyde ne yapabilirdim artık beden gücüm kalmamıştı. Beyin gücüm ise beni sürekli olumsuzluklara sürüklüyordu. Çocuklarıma eşime bu hayatı neden yaşatıyordum. Onlar için hiçbir şey yapamıyordum yapamayacaktım.
Kimse beni anlamıyordu. Kimse benim ne hissettiğimi anlamıyordu. Kardeşlerimi çok özlüyordum. Hepimizin bir sofrada olduğu günleri özlüyordum. Dedemi özlüyordum. Eğer ona bakabilseydim belki ölmezdi.
Artık hiçbir şey yapamaz duruma gelmiştim. İnsanların konuşmaları bir kulağımdan giriyor ve beynimin ortasında kendime bomba atmışım gibi kalıyordu.
Eninde sonunda ölecektim. Çocuklarım, kocamda ölecekti. Bu yüzden ne zaman olduğunun önemi olmadığını düşünüyordum.
Yaşadığım hiçbir andan zevk almıyordum. Çalışmalı mıydım? Hayır! O yoğunluğu kaldıramazdım. Şansımı denedim Gacet ile konuştum. Belki yoğun oldukları Cumartesi günleri onlara yardımcı olabilirdim. Çok çalışmayacaktım sadece haftada bir gün! Bu beni kendime getirebilirdi. Bilgisayarımın başında kendi hikâyemi yazabilirdim.
Hastaları dinleyip onlara yol gösterirdim. En önemlisi o yaşadığım dönemdeki hislerimi uyandırabilirdim. Ama olmadı. Sürekli ve devamlı gelmem taraftarıydılar. Böyle bir bağımlılığı kaldıramazdım.
Buna cesaret edemiyordum. Eğer bir şeye söz vermişsem sonunu getirmeliydim. Eğer sonunu getiremezsem yıllarca emeğimin karşılığında aldığım ekmeğe nankörlük edeceğimi düşünüyordum.
Evde olmak çocuklarla olmak yetmiyordu, işe tamamen başlamayı ise gözüm kesmiyordu. Artık iş yerimde rahat olmak ve bağlı kalmamak istiyordum. Bir süre internet üzerinden işler aradım. Birkaç yere makale yazdım. Bu da beni tatmin etmiyordu.
Mutsuzdum ama ne yapacağım konusunda bir karara varamıyordum. Ölmek istiyordum. Mutsuzum diye dile getiriyordum ama bana benden başka yardım edecek kimse yoktu.
Bir gece doktorumun verdiği ama kullanmamakta direttiğim ilaçları alıp evden çıktım parktaki bir banka oturdum. Düşünmeye başladım, hayatımı mahvetmiştim. İyi kötü bir işim vardı. İnsanlar böyle bir işte çalışmak için can atıyorlardı. Ben ise şimdilerde her şeyini dert gördüğüm çocuğum için işi bırakmıştım.
Herkesi bunalımıma dâhil etmiştim. Durmadan telefonum çalıyordu. Kapattım. Her şeyi ben mahvediyordum. Şimdide eşimi ve çocuklarımı mutsuz etmiştim. Yazdıklarım saçma sapandı. İnsanlar saçma sapan hayat yaşıyorlardı… Bende herkesin hayatını mahveden saçma sapan bir insandım.

14 Temmuz 2015 Salı

TUTTUĞUM YERDEN

Sigortasız işçi çalıştırıp,hak yemede üstüne başka biri tanınmayan, hakkını  istemeden vermeyen bir insanın , insan haklarından bahsetmesi tuhaf değil mi ?
Yoksa…
Bildiği yoldan güçlenerek yürümesi, sesini daha çok çıkarabilmek, istediğni yapabilmek için güçlenmesi için gereken basamaklar ezilmiş haklar mı olmalı?
Neresinden tutmalı? Neresinden bakmalı?


Ben en iyisi kalburabastı tarifi yazayım. Nasıl olsa o daha popüler, bayramda geliyor. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Boş ver hak hukuku Püskül …

23 Aralık 2014 Salı

ESKİ EV

Virane bir ev gibiyim. Sanki içimden kavgalı, gürültülü, çekişmeli, kırmalı, ağılamalı, bağırmalı bir sürü insan topluluğu yaşamış. Kırılan çocuklar, hayattan beklediğini bulamayan anneler, eşlerini ve çocuklarını anlamayan babalar yaşamış.
Artık beni her biri terk etmiş. Ne onlarla olan kalabalığım kalmış geriye, nede onlarsız eski halim…
Hepsi benim içimde, odalarımda, mutfağımın tezgâhında, tencerelerin dolaplarında, koltuklarımın üstünde camlarımın buğusunda yaşanmış.
Geriye kalan tek şey yaşanmış kötü anılarım. Eskimiş koltuklar bile terk etmiş beni…İçimde ne varsa , ne yaşanmışsa kalmış içimde….
O çığlıklar, o mutsuzluklar kalmış içimde, üstümdeki boyam yıpranmış. Çatıdan güneş ışığını görüyorum, ak düşmüş benim saçlarıma, saçlarım gümüşlenmiş…
Yaşanmışlıklarım, yıpranışlarım olmuş.
Viraneyim, biçareyim…
Çok uzaklarda divaneyim…
Beni böyle hissettiren, yine kendimim, bilmiyorum ki kendime nasıl yardım edeceğim.
Beni yıkıp yeniden yapacaklar…
Sahiden başkaları mı yıkacak?
Ben yıkılmış mıyım zaten?
Yıkmışım, onca coşkumu, arzumu, sevgimi, heyecanımı…

Kalmış içimde korkular, yalnızlıklar, karamsarlıklar

20 Ekim 2014 Pazartesi

YOK

Bazı acıların, harfleri ve kelimeleri yok.
Gözyaşlarında boğulması gerekiyor.
İçime akan gözyaşlarımda!
Bazı özlemlerin harfleri kelimeleri yok.
Yüreğimde kalması gerekiyor,
Acılarımla boğulmuş gözyaşlarının altında!
Bazı pişmanlıkların harfleri ve kelimeleri yok.
Beynimde durması gerekiyor.
Neresinde nerede?
Unutulamayanların hemen yanında.
Bu aralar acılarımın, özlemlerimi, pişmanlıklarımı anlatacak, harflerim ve kelimelerim yok. Bu balçıktan çıkmak istiyorum. Yoruldum batmaktan. Kıpırdamıyorum bile aslında ama  çok yorgunum. İçim yorgun, harflerim yorgun, kelimelerim yorgun…
Canım ne yazmak, ne yaşamak istiyor…

18 Ekim 2014 Cumartesi

Ey evren

Dün bir kez daha, her akşam yürüdüğüm o yolda , bu şehrin bana, yorgunluk, hissizlik ve kimsesizlikten başka hiçbir şey vermediğini, vermeyeceğini düşündüm.
İstanbul, onu yaşayan, yaşayabilen, yaşama fırsatı olanlar için güzel şehir. Boğazına gidip çay içebiliyorsan, vapuruna binip martılarına simit atabiliyorsan, düzenlenen birçok etkinliklerde yer alabiliyorsan, tiyatroya gidebilecek fırsat yaratabiliyorsan, sahiline oturup kitap okuyabiliyorsan, çat kapı gelecek dostların varsa güzel…
Yoksa sabah gidip akşam eve geliyor. Yeme içme ve yatma derdinden başka bir şey düşünemiyorsan, amacın sadece az daha rahat edeyim, der t etmeyeyim diye başını sokacak ev alıp, bunu ödeyebilmek için asker gibi çalışmaksa, eş dost muhabbetinin yerine akşamları ayaklarını uzatıp dinlenebileceğin saatleri bekliyorsan, İstanbul yarı açık bir hapishane…
Sevdiklerim zaten bu şehirde değil. Arkadaşlarım, tanıdıklarımın hepsi ya çalışıyor ya bu keşmekeş şehrin içerisinde kendi hayatlarının peşindeler.
Ben bir kez daha gitmek istedim bu şehirden.
Uzun soluklu çalışma saatlerinden, aldığın parayı harcayacak vaktimin olmamasından, üç beş dost görmek için, bin takla atmaktan… Sıkıldım !!!
Ben İstanbul da İstanbul ‘u yaşamıyorum. İstanbul da yalnız yaşlanıyorum. Bir kez daha yüreğim sıkıştı, boğazıma yalnızlık yapıştı. Gitmek istiyorum bu şehirden.

Evrene nasıl mesaj gönderirsen o olurmuş.
 Ey evren gönder beni bu şehirden. Daha sakin bir yer olsun, kapıma komşularım gelsin, arkadaş sohbetlerine vaktim olsun, akşam sıcak kurabiyelerimle kızımı bekleyebileceğim bir evim olsun. Olsun be evren hadi bir güzellik yap bana!

10 Temmuz 2014 Perşembe

Zaman Kavramı

“Lütfen, 5 dk bekleyin, sıranız geldiğinde isminizi söyleyip muayene odasına alacağım ya da içerideki hasta çıktıktan sonra odaya girebilirsiniz.” dediğim hastalar genellikle 1 veya 2 dk sonra "Daha ne kadar bekleyeceğiz?" gibi çok mantıklı sorular soruyorlar ve ben de bu son derece mantıklı sorulara, dakikası ve saniyesine kadar cevap veriyorum.
Her şeyi mükemmel yapan bir sekreter değilim. Bazı kafa karışıklıklarım olabilir. Yani aynı anda telefona, hastaya, doktora cevap veremeyebilir, üstüne de kayıt açamayabilirim. Nihayetinde iki elim, iki bacağım, iki kulağım, iki gözüm var. Bunları kullanabilmem için gereken kafatasım ve içindeki nöronlarımın yeterli olduğunu düşünüyorum. Beklemek, beklemeyi bilmek zaman kavramında 5 dk ile 1 dk arasında farkı bilmek gerekir.
Yıllarca hastane kuyrukları, banka kuyrukları, tapu kuyruklarında beklemiş olan insanımızın hep ateşte yemeği, evde çocuğu, dışarıda işi var. İki hasta üst üste geldiğinde hadi 5 hasta olsun diyelim 4 tanesinin muhakkak, 4 gündür çektiği karın ağrısı akut batın olarak hissettiriliyor, 5 gündür ateş içinde yanan çocuğun birkaç dakikada ateşi 5 derece artıyor. Hal böyle iken aciliyeti artan hastalar acil kuyruğunda çoğalırken, vakti olan aklı başında hastalarım için vicdanım sızım sızım sızlıyor.
Bir sağlık çalışanı olarak: ne kendim ne de ailemden biri için sağlık kurumlarına veya diğer devlet kurumlarına gittiğimde asla acele etmiyorum. Sistem nasıl işliyor ise ona ayak uyduruyorum. Kendi imkânlarımızla sağlık çalışanı arkadaşlarımız sayesinde mesaimizden çalınmasın diye üç beş torpille veya rica minnet gittiğimiz sağlık kurumlarında hep boynu bükük bekliyorum. Boynu bükük deyimi, utana sıkıla oturmak “Keşke adam gibi randevusunu alsaydım da adam gibi işimi alnımın akıyla görseydim” dir.
E işte öyle ya da böyle yemeğini ocakta unutan çocuğunu yalnız başına evde bırakabilen bayanlar ile hep bir acelesi olan kabadayılığı tutmuş erkekler arasında sıkışıp kalan zavallı hizmet işçileriyiz biz. İşimiz ocaktaki yemeği, evdeki çocuğu düşünüp, egosu doymamış deli- kanlıların egolarına, beyefendiler, tabi efendimler, buyurunlar ve affedersinizler ile doyuruyoruz.

Pardon, okumanız kaç dakikanızı aldı?

2 Haziran 2014 Pazartesi

Dönem

Özledim, çok özledim…
Neyi anlatacağımı bilmiyorum. Bildiklerim, bilmediklerim çok büyük geliyor bazen. Bazen diyorum da bu halleri çok sık yaşamıyordum, son zamanlarda…
Fark ettim de ne çok şey istiyorum kendimden. Mükemmel olmak istiyorum, mükemmel anne, mükemmel eş, mükemmel çalışan, mükemmel gelin, mükemmel arkadaş. Ben her şeyi olduğu gibi kabul ederken neden bu kadar katı kurallar, katı istekler ve katışıksız olamayan insanlar var.
Derdim kimseyle değil aslında kendimle…
Kendimi yazmayı, kendimi dert etmeyi, dertlerimle yaşamayı sevmişim de, kendimi sevmeyi becerememişim.
Akıp gitmiş zaman, gittiği gibi gelmemiş. Eskisi eskimiş, gelmişi gelmiş, geçmişi geçmiş gitmiş. Keşkelerin arkasında kalmış ömrüm.
Keşke diyorum , bir on yıl önce,  şimdiki imkanlarım olsaydı…Her şey sanki daha farklı olurdu.

Ben yine depreşiyorum , geldi yine ağlayıp ağlayıp sızacağım , bol bol melankoli yapacağım dönem!

24 Nisan 2014 Perşembe

Af

Önce affetmeliyim. Neyi? Kimi? Kendimi mi?
Senden önce, kendimi affetmeliyim…
Sana kan bağımın, olduğu bir insan gibi değil de sıradan bir insan gibi davranmadığım için…
Verdiğim değeri ve ederi düşündüğüm, kendi menfaatini, sosyal değerlerden daha önce tuttuğunu fark edemediğim için…
Yan yana yürümeyi değil de, bir adım önde olmaya çalıştığın ve benimde hep sana yetişmeye çalıştığım için…
Kendi özelliklerini, sadece kendi menfaatine çevirmeye çalıştığını görmediğim için…
Yanlış ve ya doğru hislerimin, senin hissettiklerinle aynı olmadığı fark etmediğim için …
Yaşadıklarımı, hissettiklerimi senin kadar değersizleştiremediğim için…
İsteklerimin, senin isteklerinin bir adım geride kalmasını hazmedemediğim için…
Şimdi…
Önce affetmeliyim…
Kendimi…
Daha önce gerçek yüzünü göremediğim için.
Görüyorum artık, duyuyorum da.
Ve eskisi gibi varlığın rahatsız etmiyor beni.
Varsın.
Bir yerlerdesin
Ama artık kalbimde değilsin
Sıradan birisin…





11 Nisan 2014 Cuma

Fol & Yumurta & Ben

30’ lu yaşlarımı deviriyorken içimdeki Püsküllerin hepsi ayrı yerlerden konuşuyor. Bu yıl sırf öylesine girdiğim YGS sınavında tercih yapma şansına sahip olmam  bile kafamda ki gel gitlere engel olamıyor . Daha en başında sonucu aldığımda olursa olur olmazsa olmaz ben tercih hakkımı kullanayım yerleşebilirsem okula giderim yerleşemezsem eyvallah derim diye düşünmüş , akışına bırakmaya karar vermiştim.
İçimdeki, dışımdaki bütün Püsküllüler şimdi durmadan konuşuyor. Bu yaşta, bundan sonra ne uğraşacaksın, iyi bir işin var. Maaşını alıyor, sigortan yatıyor, bunları bulamayan bir çok insan var diyor. Birde bu saatten sonra girdiğin sıkıntıya değer mi? İstediğin ne ki statü mü? Ne olacağını sanıyorsun? İyisin işte daha ne!
Biriktirdiğimiz, kendimize bir yuva kurma hayali ile bunca yıl uğraşıp didinip, güvence olarak gördüğümüz, kimilerine göre devede bit, kimilerine göre ise; olabileceğinin en iyisi olan birikimimizi bu amaç için harcamayı düşünüyorum. Cümle sonunda ki “m” sadece benim düşündüğümü belirtse de içimdeki Püsküllerimi ayaklandıran, karıştıran hem iç, hem dış mihraklar var.
 Biri ;bunca yıl uğraşmışsınız, iyi noktadasınız , hayatınızı kurup artık evinde olmuş ve olabilecek olan çocuklarınla vakit geçir  diyor.Yani işin gittiği yere kadar gitsin  kaldığın yerde başka umutlarla devam edersin .
 Diğeri; şimdi her şeyi bir kenara bırakıp okul mu okuyacaksın? Ne güzel işin var bu işi arayıp ta bulamayanlar var. Hem isteklerin 2 yıl daha ötelenecek.
Öteki; okudun peki ya sonra? Daha fazlasını isteyeceksin! Bu hırs neden?
Diyor ...
Ben ne diyorum?
2000 yılında babam, kıytırık okulda kıytırık bölümü okusan ne olacak demeseydi. Ben o kıytırık bölümü okuyup kıytırıktan bir meslek sahibi olsaydım. Yana yakıla iş arayıp bulamasaydım. Bu gün bunlar olmayacaktı.
Kader mi diyelim, kabulleniş mi , yoksa  hırs mı?
Üniversite ortamının kokusunu almak istiyorum. Sıralarını görmek istiyorum, arkadaşlarımın olmasını istiyorum. En önemlisi bir meslek sahibi, nitelikli bir meslek sahibi olmak istiyorum.
Şimdi bir meslek sahibiyim, pardonlarıma göre; işimi iyi yapan bir elemanım kendi alanımla ilgili iki üniversite bitirdim. En nihayetinde bu yaptığım işi, aldığım ücreti pardonlarım dışında başka işverenlerin vereceğini düşünmüyorum
Bir meslek sahibi olduğunuzda ise aldığınız maaş belli, çalışacağınız standartlar aşağı yukarı aynı ama benim mesleğimde öyle değil.
Daha ortada fol ve yumurta yokken yaşadığım stres, dileklerim ve isteklerim yönünde ilerlediğimde ne kadar büyük bir karmaşıklıkla kalacağım bilemiyorum.
Çevresel şartlarım, bu yönde uygun gözükmüyor. Sanırım kursağımda kalan dileklerim hep orada kalacak.


26 Mart 2014 Çarşamba

Son Zamanlar

 Bu günler ana muhalefet ve iktidar partisinin bir birbirine çamur atmaya çalıştığı günler. Siyasi bakımdan ülke ne yaşıyorsa insanlarda aynısını yaşıyor. Toplum gergin, insanlar birbirine düşman gözüyle bakıyor. Kararsız kalmanız bile hem sizi hem çevrenizdekileri etkiliyor.
Haliyle ister istemez ne olacak, toplum ne hale gelecek diye düşünmeden edemiyorsun. Garip bir işçi olarak geleceğim konusunda fazla anksiyete yaşayan bende çok rahat değilim.
Bu gerginlikten midir? Yoksa Örtger’in gıcıklığından mıdır ? Bilmiyorum ama Örtger olur olmaz, torba dolmaz, taş düşmez, sudan sebep bir şey için gereksiz bir biçimde yine canımı sıktı. İşim konusunda rahat davrandığımı, yanlış yapmamam gerektiğini, yaptığım yanlışında onu etkilememesi konusunda beni uyardı. Burada kafa karışıklığı yaşadığım konu; Örtger’e dürüst olmamam gerektiğini , bin bir yalan ile iş yapabileceğimi düşünmeye başlamam . Düşünme aşamasından öteye gidemeyeceğimi, şimdiye kadar birçok düşünme eğilimine girdiğimi ama kişiliğimin, Örtger’in istediği tipte bir insan olmaya müsait olmadığımı biliyorum. Bilmem hıçkırıkla karışık gözyaşlarına engel olamıyor. Onun gözünde “ ezik, dediğini yapan, muhtaç olan “pasifize ettiği, bir işçi değil de, 30 yaşını aşmış öğrenmeye meraklı, aldığı işin sorumluluğunu bilen, sonuna kadar yapmaya çalışan ve nihayetinde insan olduğumu ufak tefek hatalarımın olabileceğini bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Birde buradaki gerginliğimin, bitkinliğimin ister istemez eve yansıdığını, yaşadığımın aynısını, aynı şekilde kurgulayarak eşime ve çocuğuma da yansıttığımı bilse belki o da ben de daha mutlu olacağız. Hiçbir zaman duygusal paradokslarımı gizlemeyi başarabilen bir insan olamadım. Haliyle başarabilenleri gerçekten ayakta alkışlıyorum.
İşte tamda karışık hislerimin sık yaşandığı bu dönemde; Cimcime' nin okulunda ,veli toplantısı yapıldı.
Öğretmen bireysel olarak herkese çocukları hakkında bilgi verdi ve genel olarak herkesin çocuğu aynı idi… Cimcimeye geldiğinde sadece şunu ekledi ;”Cimcime iki kez büyümüş ve küçülmüş”bende evdeki diyaloglardan bunun farkında olduğumu, onu rahatsız edip etmediğini –rahatsız ettiğini, çok sorguladığını düşünüyorum- sordum. Bir yorum yapmadı. Ama büyümüşte küçülmüş tabirinin çok bilmiş, her şeye bilmiş bilmiş cevap veren gıcık çocuklar olduğunu biliyorum. Biliyorum çünkü evde Cimcimenin diyaloglarından da sınıfta her şeye atıldığı belli oluyor. Bu durumda önce kendimi kendi yaşıtlarından bir yıl geriden okula gönderdiğim için suçluyorum. Sonra öz güveninin böyle iyi olmasının iyi bir şey olabileceğini düşünüyorum. Ardından yine her şeyi bildiğini zanneden bir insanın öğrenme merakının olmayacağını, bir gün bu bilmişliğinin başına dert olabileceğini düşünüyorum.
Sadece düşünmeyip eyleme geçmem gerektiğini biliyor kendimce, okuduğum kadarıyla ona yardımcı olmaya çalışıyorum. Toplantı bireysel meraklar dışında bir sorgulama olmadı. Kitaplığın gelişmesi konusunda bir soru sordum, öğretmen ilgileneceğini söyledi. Birde çıkartılan özetler konusunda sıkıntılarımızı dile getirdik, öğretmene nasıl özet çıkartmaları bizim yardımcı olup, olmamamız konusunda soru sorduk ama bir cevap alamadım. Sınıfın temizliği, düzeni hakkında el birliği ile bir şeyler yapabileceğimizi, sınıf düzeninin çocuklar içinde iyi olabileceğini söyleyecek, el birliği ile hareket edelim diyecektim. Herkes kendi derdine düştüğü için sustum.
Eve geldim çok konuştuğumu düşünüp sinir oldum . Boş ver dedim öğretmen ne derse desin kapa çeneni ne konuşuyorsun, düşük çeneli kadın dedim kendime.

Sonraaaaaaaa kendi kendime her şeyi çok sorgulama, bırak akıp gitsin hayat. Sen ne olmaya çalış nede oldurmaya olduğu gibi kabul et. Seni oldurmaya çalışanların değil olgunlaşmanı sağlayanların yanında dur diye geçirdim içimden…
Bundan sonra susmaya, suskunluklarımla yaşamaya, sadece kendimi ezdirmeme kararı verdim.


Pışt Püskül bu günler böyle geçti.

22 Mart 2014 Cumartesi

Belkide Şimdi

Belki bir sonbahar sabahı, bahçemdeki sebzelerimin otlarını temizleyip, bir kaç turp, soğan ve marul, ıspanak toplayıp, bahçemin önündeki sedire oturup dinlenirim. İçeri girer Cemo’nun uyandığını ve kahvaltıyı hazırlamış olduğunu görür, sevinir, ona bir öpücük kondururum.
Belki kış sabahı bahçedeki odunları kucağıma alıp, şöminenin kenarına bırakır. Kümesten aldığım yumurtalarla, Cimcime ve Cemoya güzel bir omlet yapar onları uyandırırım. Sonrasında diz boyu olmuş karda, dışarı çıkar kocaman bir kardan adam yaparız, karda izlerimizi bırakır, kartopu oynayıp sıcacık evimize gireriz.
Belki bir bahar sabahı erkenden uyanır, dışarıya çıkar günün aydınlanmasını seyrederiz. Sonra eve gelir bahçede ne yapacağımız planlar, tavuklarımızı besleriz. Öğlene yapacağım gözlemenin hamurunu hazırlar, içi için sağdığım sütten yaptığım lor peynirinin tadına bakarız. Cemo yanağıma bir öpücük kondurur ve hep yaptığı gibi beni sevdiğini fısıldar kulağıma…
Belki bir yaz sabahı erkenden uyanır bahçedeki tahta masada kahvaltı ederiz, yaptığım reçeller, peynirler, ekmekler olur sofrada, yoldan geçen komşuyu çağırırız oda gelir sohbet ederiz, yemek sonrası kahveleri yapar sohbete devam ederiz. Akşamüstü serinliğinde tarlaya armut toplamaya gideriz. Bahçedeki dut ağacına yaslanır, dinleniriz…
Belki bunlar olacak belki de olmayacak ama benim dileklerim bu yönde… Ayaklarımın toprağa deyip çatladığı, Cemo’nun yanımda olduğu, Cimcime’nin mutlu ve özgür olduğu bir hayat istiyorum.
Cemo’nun prostat belirtileri ile gece sık tuvalete çıktığı, benim menopoz ateşimin gece uyutmadığı, Cimcimenin artık yalnız bir birey olarak hayata adım atmadığı günlerde olmasa çok daha iyi olur.
Kim bilir belki de bir gün her şeyi bırakır gideriz. Belki de dediklerimiz gerçek olur. Belkiler şimdiler olur…



27 Şubat 2014 Perşembe

ÜZGÜNÜM

alıntı
İyi bir torun olmadığım için ,
İyi bir evlat olmadığım için,
İyi bir kardeş olmadığım için,
İyi bir abla olmadığım için,
İyi bir eş olmadığım için,
İyi bir gelin olmadığım için,
İyi bir anne olmadığım için,
İyi bir işçi olmadığım için,
İyi bir arkadaş olmadığım,
İyi bir dost olmadığım için,
Bütün bunlar yüzünden iyi şeyler hissetmediğim için, üzgünüm…
Bugün; heyecanlarımın üstüne, heyelanlar geldi. Hayallerimin üstünde balçık ve çamur, biliyorum ki bir gün bir çiçek açacak, her şey değişecek…



22 Ocak 2014 Çarşamba

Devamı gelecek olan bencil yazısı

Hayatımız kabul görme, beğenilme, takdir edilme üzerine kurulu. Yayınladığımız fotoğraflar, yazdığımız yazıların kaç like almış, kaç retweet edilmiş ve kaç tane favoriye eklenmiş?
Bu soruları kendimize sormamızın nedeni ise; kabul görmek ve beğenilmek çabası. sosyal medyanın sosyalleşmeyi eski arkadaşları bulup, görüşmek  en azından haber almak, eski günleri yad etmenin dışında ; yeni arkadaşlara fotoğraflara etiketlenip , lafı cuk diye oturtmak , yada bak ben böyleyim , daha iyiyim deme kaygısı taşımak .Kısacası iyi kötü günlerimizi paylaşmak değil bak ben böyleyim deyip gövde gösterisi yapmak .
Ergenlik döneminde karşı cins tarafından beğenilme popülerlik havası, favori okul gruplarına dâhil olma, aidiyet duygusu, kabul görme dürtüsü.
Bu duyguların tamamını ilkokul 3. Sınıfa başlayıp köyden şehre inen Çilli Püskülün, acı bir başarısızlıkla sonuçlanmış hayatı olarak sabaha kadar anlatabilirim.
Evlenip İstanbul’a yerleşene kadar, çirkin bir işe yaramaz biri olarak hissettim. Evlendikten 4-5 yıl sonra ise liseden beni tanıyan bir arkadaş bana hayran olduğunu, çok beğendiğini söyledi.(hayranlık kısmını abartmış olabilirim).aslında çilli tavuk olmadığı, benimde herkes gibi normal bir insan olduğumu, ama gruplaşamama, bir gruba ait olamama gibi bir problemim olduğunu anladım.
Bu kadar lafı söylemişken, sosyal medya hesaplarımın olması tuhaf gelebilir ama ona da bir netlik gerekir. Şimdiye kadar yayınladığım, yazdığım hiçbir fotoğraf ve yazıyı başkaları beğensin veya görsün hevesi içerisinde olmadım. Bir dönem sadece anlık değil sonradan fotoğraflarını bana açmış bir yakınımın, anlamsız bencilliği ve gösterişciliği, kinayeciliği yâda doyurulmamış insanlığı yüzünden ne yapacağımı bileyemeyip 6 ay kadar hesabımı kapattım.
Sonrasında beni etkileyebileceğim, onunla etkileşebileceğim birçok olayı, yanlış anlamaya meyilli insanların, yanlış anlamalarına sebep oluşturmamak için fotoğraflarımı, yazılarımı görmesini engelledim. Memnun muyum evet memnunum. Yıllarca kendini kabul ettirmeye çalışmış bir insan olarak, eziklik duygusu hissetmek kötü bir durum. Hiç kaybetmeme, kaybetmeyi hazmedeme değil bu demek istediğim, iyisiyle, kötüsüyle kaybetmeyi öğrenmiş bir insanım ben, tek istediğim değer verilmesini istemek. En mantıklısı sizi değersizleştiren insanlardan ise uzaklaşmak.
Kendinizi sevmek , değer vermek, biraz da kendini beğenmişlik gerekli.
Ne yazmayı düşündüm ne yazdım yazısı oldu devamı da gelecek şimdi rahatladım.


7 Ekim 2013 Pazartesi

TEMBEL KORKAK

Tembel; bütün arkadaşlarım okuma öğrenme aşkıyla yanıp kavrulurken, törenin bitmesini kalorifer peteğinin üstünde uyuyarak bekleyen ben tembelim.
Korkak; üniversiteyi kazanıp babam göndermeyince el memleketinde ne yaparım kız başıma deyip korkan benim.
Tembel; okumayı, hayatı zorlamayı düşünmek yerine, evlenmeyi, başka bir şehre göç etmeyi kolay gören bir tembelim.
Korkak, tembel; artık köyümdeki mis gibi hayatımı bıraktığımı, tekrar dönmemin çok zor olduğunu hissettiğimde dönmediğim için, korkak bir tembelim.
Korkak; Yalnızca 2 yıldır çalıştığım işyerinde, bir daha benimle çalışmazlar diye 3. Ayına yeni girmiş bebeğimi bırakıp işe başlayan benim.
Tembel; off kim uğraşacak şimdi diyerek, annemin evinde kalan kendi evine, yatağına gitmeyen bir tembelim.
Korkak; yeter artık çalışma diyen eşime; evi satıp, kiraya taşınmayı ardından çalışma hayatına devam etmeyi seçtim. Evde olmaktan, beceriksiz olmaktan korktum.
Tembel; okula başladığında ben iyi bir anne değilim, hiçbir şey iyi gitmeyecek, olmayacak diye düşünen, hepsini bir arada yapmaya üşenen, depresyona giren bir tembelim.
Korkak; hayallerimi gerçekleştirmek, gidip köyümde tarımla uğraşmak kolay ama ya Cemo diyen bir korkağım.
Tembel; ya sonrası diyerek düşünen, mücadele etmemek kemiklerine işlemiş, sıkılmış ama elini kıpırdatacak hali olmayan insan benim.
Korkak; hayallerini sadece kuran, hayalle yaşayıp gerçekleştirme sırası geldiğinde ,kötü olayların başına geleceğini düşünen pısırık benim.
Ve bu yazıyı yazmak aklına geldiğinde cümleler beyninde döndüğünde yazmaya üşenen TEMBEL , bazı aklına gelenleri ise yazmaya çekine bir KORKAK benim.