12 Ağustos 2014 Salı

Başlangıç yolu

Hiçbir şeyi başkası tarafından yapılmaya alışmamışım. Cemo bunu duysa , “Bir bardak suyu benden istiyorsun.”diyecek! Bu söylediğim onun gibi bir şey değil. Şimdiye kadar istediklerim, hayallerim hep elimden alınmış. Sadece önüme gelen, gelmesi gereken hayatı yaşamışım. Evlilik, çalışma, doğurma… Hiç biri hayallerimden sonra değil, hayallerimde olmamış. Arkamı dayayabileceğim, beni ben olduğum için destek verecek kan bağlı bağsızlarım, üzülme deyip bir sıcak çorba hazırlayıp sen her şeyin üstünden gelirsin sabret deyip saçımı okşayacak arkadaş ve dostlarım olmamış.
İşim gücüm olmadan beni barındırabilecek, karnımı doyurabilecek, en önemlisi başım sıkıldığında rahatlıkla konuşabileceğim insanlar olmamış.
Ben, insanlar için sığınak olmuşum…
Hayat, kendi başına idame ettirebileceğin, kendi doğrularınla yanlışlarınla, gücünle ayakta kalabileceğin bir sığınak. Yalnızca kendine güvenerek adım atabilirsin. Bu sadece benim gibi insanlar için.
Kadınların içinde hep bir korku var. Bu korkularla büyüyoruz…
İyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir işçi, iyi bir arkadaş olamama, ya beğenilmezsem, sevilmezsem, iyi bir evlat yetiştiremezsem korkusu…
Korkuların sonu yok!
Kadınların korkusu çok!
Ben korkuyorum. Adım attığım yolda yürümeye, başarmaya, azim etmeye değil. Yanımda yürüyen insanların korkuları bunlar. Bir gün beni bırakırlarsa, yolumdan gittiğimde eksiklerim ve yanlışlarımla benimle olmazlarsa korkusu.
Sadece başarabileceğime inanan ve beni ne olursa olsun seven insanlarla olmak istiyorum. Yaşadığım fırtınada, güneş olan dostlarla ve kan bağlarımla, yalnız olmadığımı bilmek yetecek tek başıma başlayan bu yolculukta.

Asla onları unutmayacağım…  Yazdıklarıma dönüp baktığımda ya ağlayacağım yada her zamanki gibi güleceğim…

8 Ağustos 2014 Cuma

Eski sandık Yeni Kitap

Geniş omuzları, kocaman güçlü elleri vardı dedemin. Çakır gözlü, koca kafalı, koca burunluydu. O koca kafası ve burnu hiçte kötü durmazdı. Saçlarının siyah olduğunu hiç hatırlamıyorum. Gümüşler hep düşmüştü saçlarına. Kasketini kafasından hiç çıkarmazdı. Deri yeleğinin cebinde köstekli saati dururdu. Biz oynayınca hiç kızmadı. Kış geldiğinde köstekli saatini aba yeleğine koyardı. O güçlü heybetli kollarıyla, bahçedeki, karları kürür, yolları açardı. Hayvanları sular, sarkıtları, kırlangıç yuvalarına zarar vermeden temizlerdi. Bir gün bahçede testere ile odun kesiyordu. Hep yapacak iş bulurdu zaten… Bende geçtim karşısına, turuncu boyalı, birçok boyası dökülmüş testerenin bir ucundan ben itiyor, çekiyor, diğer ucunda dedem! Kollarım ağrıdı dayanamadım uzun tahta kes kes bitmiyordu. “Sabır, sabır bak bitince ne çok hoşuna gidecek .” dedi. Ben devam etmedim, bittiğinde koyunlara yem yeri hazırlamıştı. Ah bee dede ne gerek var, git yaptır marangoza dedim. “ Bunun gibi olmaz, bu benim elimin emeği …”dedi. Ne bilirdim ki elinin emeklerini bir gün yâd edeceğim. Bir gün diyeceğim emeği olsun, gönül konmasın yaptığıma. Bilsin yavrum yol yordamı, kopmasın toprağımdan… Nerden bilirdim dede? Senin emeğinin bizim için ne büyük varlık olduğunu…
Ben dedemi hatırladım.
Halı dokunan evimizi, ipleri boyayan ninemi, bana eski pencereden, halı tezgahı yapan dedemi hatırladım. Gitsin sevdiğine varsın dediğini. öksüzden yar olur, adam olur, baba olur dediğini. gözleri güzel yüreği güzel kızım, bahtında güzel olsun dediğini. Tarlada söğütlerden düdük yaptığını, ağaç dallarından, güdecek* yaptığı günleri hatırladım.
Ben dedemi özledim.
“Şalvar giy bu bizim töremiz.” dediği, gözlerime sürme çekmeme kızdığı, kocaman mavi kapılardan heybetiyle öksüre öksüre geldiği akşamları… Tütünü maşanın arasında kıydığı, ayrana ekmeyi katık edip yediği… Kuyunun içine lastik pabuçlarıyla girdiği, düşecek suya ben n’parım o zaman diye düşündüğüm günleri özledim.
Ah be dede
Keşke gördüğüm rüya gerçek olmayaydı keşke keşke.bu işler bitsin öleyim , bu acılar bitsin öleyim demeyeydin.Koymayaydın gözünü , gözümü  arkada…


Her okudum kitap bittiğinde, acaba yeni ne okusam, hangi kitabı okusam diye düşünürüm. Yine böyle düşünürken, bir türlü evime gelip börek açamadığım Medi ‘den bir buluşma teklifi aldım. Ne kadar eve gel diye ısrar ettimse de Medi dışarıda buluşmamızın daha iyi olacağını söyledi.
Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmadığımız, sohbetin tadına vardığımız, o gece Medi bu kitabı bana hediye etti. Daha önce hiç Yaşar Kemal okumamıştım. Kitabı okuduktan sonra neden daha önce okumadım diye hayıflandım.
Tek tek satırlar kazındı beynime. Geçmişini kabullenmiş, geleceğe işlemeye çalışan ben için gerçekten etkileyici satırlardı. Yaşar Kemal ‘in benzetmeleri nakış nakış dokunuyor insanın içine ve her satırında yaşamışlığın, yaşanmışlığın hayali canlanıyor gözünde.
İlla kitabın sayfa sayısı, yazarı yayın evi mi yazılmalı? İçerisindeki karakterler mi anlatılmalı? Satırlar bize; kapağını kapatıp, kaldırdığımız anı sandığından, yep yeni satırlar yazdıramaz mı?
Sanırım her okuduğum satır yeni bir satır olarak yeniden doğuyor parmaklarımda.yukarıdaki yazıda yeniden doğmuş ve canlanmış anıların yazısıdır.
Eh be Medi yine yazdırdın bana ve kapağı süslediğin satırlar inşallah gerçek olur. Yine çıkartırım o hatıra sandığında ve yine yazarım sana…

*güdecek; kuran kursuna giden öğrenciler için yapılan Kuran-ı Kerim  takip etmek için ağaç dalından yapılan yarım ay biçiminde saplı nesne.

7 Ağustos 2014 Perşembe

BOŞ YERE

Boş yere üzüyorum kendimi
Boş yere
Özlüyor
Arıyor
Bekliyor
İstiyor
Kıskanıyor
Korkuyorum

Bu hissettiklerim olmadan ben olamayacağımı, herkeste aynı duyguların olduğunu, yaşadığını ama ben gibi kendilerini hırpalamadığını biliyorum. İşte insan hiçbir zaman bildikleriyle yaşayamıyor. Bilmedikleri ise sadece kader…

6 Ağustos 2014 Çarşamba

MÂCIR (MUHÂCİR) BÖREĞİ

Uzun süredir blog da yemek tarifi vermiyordum. Ben yemek yapmıyorum demek olmuyor. Tam tersine o kadar hızlı yaşıyorum ki yani o kadar çok şey yapıyorum ve fotoğraflıyorum ama tarifleri vermek gelmiyor içimden. Bir anda kafamda beliren düşünceler ile yepyeni yazılar çıkıyor ortaya.
Okuyan, yapan ve merak eden Püskül birde klavyeye dökebilse çok güzel olacak. Olduğu kadar deyip kendi kendimi strese sokmayı inatla reddediyorum. Zaten bu yazma işi stresli değil, zevkli ama ne mümkün günlük rutin işlerimden ayrılabilmek. Başlanılmış satırları tariflerle süslemek.
Geceleri 3: 00 da geliyor bazen İlhami. İlhami dediysem ne kocam, nede başka biri, İlhami; İlhamın kadınlar için geleni. Çoğu zaman evdeki kâğıtlara karalama alıyor, kitap aralarına yazıyor, bazen telefona not ediyor bazen de gitsin diye uyumaya çalışıyorum uyuduğumda ise, ne o ne ben bir daha İlham’ı görmezsek İlhami de ortalıklarda olmuyor.
İlhami’nin başımı ağrıttığı , yazmaktan yorulduğum bir gün evde bayramdan önce kalmış ama bozulmamış – her ne hikmetse- ev yoğurdu ve yumurtaları ne yapsam diye düşündüm. Ne zamandır aklımda acaba yufka açabilir miyim? Sorusu balonun içinde şişip duruyordu. Hatta abartıp baklava bile olur yapayım yahu ya kadar şişirmiştim.
Yoğurt yumurta bol olunca, aklıma; Masmaviş gözlü ninemin, annem ile yastaçlarda – hamur açma tahtasının adı- hamurları açıp sofra bezlerinin üstüne serdikleri, ninemin; yoğurdu yağı bol olmalı deyip bol bol döktüğü sosları, yakılan fırından çıkan tepsilerin üst üste, büyükten küçüğe dizilip, her tepsinin ayrı ayır tadına baktığım günler geldi. İyi ki kocaman bahçeli, kalabalık aileli bir evde büyümüşüm. Eğer bir şehirde olsaydım farklı şeyler öğrenebilir, birçok güzelliği de kaçırabilirdim. Bütün çocuklar bir gün büyür, eninde sonunda kocaman insanlar olurlar ama çocukluklarını hiçbir zaman unutmazlar. Zihnin en kuytu köşesinde dahi yeni yaşanmışlıklarla ortaya çıkan, hatıraları, nineleri, dedeleri, komşuları, annelerin arkadaşları vardır. Bu sadece benim, bizim geçirdiğimiz çocukluk anıları için geçerli değil. Çocuklarımızın da bir gün bu günleri hatırlayacağını düşünüp ona göre davranır ve vakit geçirirsek daha güzel olur. Gerçi çocuklar mutlu olmayı bir şekilde yetişkinlere göre daha iyi beceriyorlar.
Ben bu yazıya başlamadan önce, aslında muhacır – macır – böreğinin nasıl bir geçmişten geldiğini yazacaktım. Satırlar beni göçmenlerin, sadece un ve su bulup kendilerince keşfettiklerini düşündüğüm bu böreği yazmamdan ziyade bambaşka yerlere götürdü. Daha öncede hazır yufkadan yaptığım, fotoğrafladığım macır böreğinin fotoğrafları kayboldu. Bu el ile açılmış güzelim macır böreğini tanıtmaya kısmetmiş. Galiba tarife geçmezsem, kendini çok hamarat bulan bir kadının, kendine yazdığı övgü dolu satırlara dönüşecek. En iyisi tarife geçelim.
Hamur için;
2,5 -3 su bardağı un
½  çay bardağı sıvı  yağ
Tuz
Su
Sos için ;
Yoğurt
Yumurta
Yağ
Tuz

Hamurun fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Kulak memesi kıvamında bir hamur elde etmelisin cümlesini hiç anlamam. Çok sert olmamalı, sert olduğunda açması da zor oluyor aklınızda bulunsun. Bu ölçüler ile 4 adet yufka çıktı. Aslında 6 ve 8 de çıkardı ama benim ilk denemem olduğu için, hamuru 4 e bölüp güzel açtım. Yumuşak hamur gerçekten kolay açılmasını sağlıyor. Bir yuvarlak top haline getirdiğiniz hamuru, üstüne oklava ile geçerek açıyorsunuz. Hamur büyüdükçe sol tarafındaki kenarından oklavaya sararak hamuru büyütüyorsunuz. Hamur açma nasıl tarif edilebilir ki bir dahaki sefere video çekmeliyim. Açtığım hamurları, serdiğim sofra bezlerinin üzerine tek tek serip üstlerini başka bir sofra bezi ile örttüm. İnanın bunu ne işe yaradığını bilmiyorum. Annemler böyle yapardı. Ama mantık yürütecek olursak kurumaması için olabilir.
Sonra yufkaları şekilde görüldüğü gibi, kıvırarak istediğiniz büyüklükte kesiyorsunuz. Hepsi eşit olur ve güzel dizilirse, görüntü bakımından süper olur. Yağlanmış tepsiye kestiğiniz hamurları diziyorsunuz. Burada dikkat etmeniz gereken nokta hamurları çok büzüştürüp sıkıştırmamanız çünkü aralarına sosu girmeli. Yağlanmış tepsiye dizdiğiniz hamurların üzerine sosunu döküp, 250o C de üstü altı kızarana dek pişiriyorsunuz.
Afiyetle, sevdiklerinizle güzel günlerde. Eğer mümkünse hamuru kendiniz açın, hem daha zevkli hem daha lezzetli oluyor.yufka ile de deneyebilirsiniz.Lütfen nineme dua edin .


2 Ağustos 2014 Cumartesi

Günün Püskül 'ü

Her doğumun, her çocukluğun, her gençliğin, her evliliğin, her yaşlılığın bir hikâyesi var. Yaşadığımız anın, geçmişte kalmasıyla yazılmaya başlıyor hikâyeler. Her yaşayan canlı kendi hikâyesini yaşıyor ve yazıyor. Bazısının hikâyesi, çok acıklı, bazısı zor, bazıları kolay, bazıları bildiğin gibi…
Benimde böyle bir hikâyem var. Bazen tuhaf, bazen zor, bazen eğlenceli buluyorum hikâyemi. Yazılmış yaşamışım ve yaşadığımı yazmaya çalışıyorum diyeyim siz anlayın.
Bu hikayenin başlangıcı , benim yaşıtlarımın üniversite sıralarını koklarken , gizli kaçamak sevgili görüşmeleri yapabilirken , benim çocuk büyütmeye , çalışmaya ve koltuk arkasına atılmış çoraplara anlam vermeye çalışmam ile alakalı. Bu yazıyı daha nice anlam verilmeye çalışılmış hikâyelerle doldurabilirim ama asıl mesele bu değil, ben o çoraplarını koltuk arkasına atan adama âşık olalı tam 12 yıl oldu.
Bu hikâyenin henüz nasıl biteceği belli değil. Ben 31 yaşını deviren, evli, çocuklu, kocalı, kaynanalı, işli güçlü bir kadın olarak, azıcık şansımın yaver gitmesi, azıcık inadım, azıcıkta cesaretim sayesinde 2014 yılında yeni bir yola adım atmaya hazırlanıyorum. Bu macera Cemo ’nun üniversite heyecanını yaşamak isteyip sınava başvurmasıyla başladı. Hadi bakalım bende deneyeyim dedim, 6 yıl önce denemiş, olmayan paramızı harcamak istememiştim. Bu kez de bazıları için devede bit, bazıları için hayat birikimi sayılabilecek parayı harcamayı göze aldım. Olsun be dedim olsun bir kerecik de istediğim olsun.
Ayrıntısı çok fazla ve bu fazla ayrıntıları önemsemiyorum. Bayram öncesi de bayramda da hep aynı ayrıntıları kafamda kurdum durdum zaten. Bu ayrıntılarla boğuşurken, insanların ne yapacaksın? Zaten eşek gibi çalışıp, eşek yüküyle kazandığın bir işin var. - yazar burada abarttığını hissediyor-  Okul arkadaşlarının içinde yaşlı, tonton teyze olacaksın. Daha ne kadar çalışacaksın ki? Yeni bir yola giriyorsun, ne olacağı belli değil ki! Kendini kanıtlamaya çalışacaksın uzun süre. Bak 2. Çocuğun yok, yavrun tek mi büyüyecek?  İyi hadi hayırlı olsun. Aferin sana, yürü be Semra, sesine bile yansımış özgüvenin diyenler oldu.
Bu konuda gerçekten hiç tevazu göstermeyeceğim. Ben işimle ilgili iki üniversite okumuş, baltaya sap olamamış, baltanın ucu da sapı da elinde olan biriyim. Zoru başarmadım. Başarabilmek için sadece cesaret ettim. İnsanlar bu cesaretimin içine korku yorumları ve analizleri yapınca canım sıkılıyor. Ağlayanları susturmaya çalışmak, teselli etmeye çalışmak gibi sevinçleri ve mutlulukları da sorguluyor, ince eleyip sık dokuyoruz.
Biraz büyük lokmalı laflar etmiş, ediyor, edecek olabilirim. Bu yola çıktım, içimde korkularım yok ama karamsarlıklarım var. Yani diplomayı alıp devam etmeyebilirim,  diplomayı asarım duvara, güzel yemekler yaparım kocama ya da doğururum 3-5 tane kime ne? Benim bileceğim iş. Kardeşim ben senin yakana yapışıp parada istemiyorum, işte istemiyorum. Sadece beni takdir et, tebrik et, aferin de birazda pohpohlasan ben jet yakıtı almış gibi olurum. Yani diyeceğim o ki durumumun, zevki sefasını sürmeme izin ver. Kafamı karıştırma! Ben zaten karışığım, birde sen çay kaşığı gibi karıştırma!
Ne diyeyim Allah bana, french ojeli, mini elbiseli, portföy çantalı, çakma Adidas bavullu genç kız özgüveni, arabada son sez müzik dinleyen genç enerjisi versin. Yolum uzun, mevzuu çok derin. Tebrik edip, kutlayan ve güzel sözler söyleyen tüm dostlara selam olsun.


21 Temmuz 2014 Pazartesi

Boykot

Galiba en iyisi; Ortadoğu da yaşananları konuşmamak, yorumlamamak, eleştirmemek! Çünkü insanların, sosyal medyada eleştirdikleri, yazdıkları, çizdikleri, söyledikleri ile kendileri çelişiyor. Sen İsraili boykot ediyorum de, İsrail’e gani gani  petrol satan siyasetçileri destekle! Bugün çarşaf çarşaf boykot listesi yayınla, yarın elinde aynı ürünü  caka sat ! Sonra gel, “ Ben bunu böyle düşünmeyenin Müslümanlığından, imanından şüphe ederim” de! Birde hiç olmazsa dostlar alışverişte görsüncülerimiz var. Önce birkaç video paylaşıp, ardından normal hayatına devam eden ama diğerinin en ufak normal hayatına müdahale ediciler. Sen bunu nasıl yazarsın söylersinciler, hemde bu ortamdacılar.
Eyy boykotçu kardeş!
Sen , “Ben bu ürünleri almayacağım ” diyorsun ya!  İşte ben o ürünleri hiç almıyorum, kullanmıyorum. Mega marketlere, alışveriş merkezlerine gitmiyorum. Mahalledeki bakkaldan alışveriş yapıyorum. Üç kuruş fazla olsun en azından parayı verdiğim adamı bileyim diyorum. Mesela meyve suyu, kola içmiyorum.3 erik atıp hoşafımı, şerbetimi yapıyorum, oda yoksa kendi yaptığım yoğurdun ayranını içiyorum, yine olmadı, iki limon sıkıp limonata yapıyorum. Semt pazarına gidip  bildiğim pazarcıdan sebzemi meyvemi alıyorum.. Yerleri arap sabunuyla siliyorum, bilemedin suyla ama dert etmiyorum güzel kardeşim. Bu iş uzar gider ben sana diyeyim ki ben boykota gideli yıllar olmuş. Bu yüzden lütfen eleştirilerini kendine sakla, boykotu da kendi elinle yap başkasının boykotu ile uğraşma!

Azıcık hoş görüp, yargılamadan konuşmak yayın yapmak yok. Birlik olacağız diye bakarız sonra, kendi içimizde bölünüyoruz biz , un ufak dağılıyoruz...

18 Temmuz 2014 Cuma

Savaş

Orta doğudan bir şekilde gelip, göç yolunun duraklama merkezi olarak kullanılan, ülkemizin hemen dibinde olan, savaş ve iç karışıklıklarda, Avrupa’ya kaçmak isteyen insanların, kaldığı, durduğu ya da sığındığı bir limanda çalışıyorum.
10 yıldır açlığın, yoksulluğun, savaşın, karışıklığın, sömürünün etkilediği hayatlara şahit oluyoruz. Irak savaşı döneminde, bomba ile yaralanmış çocuklar, fakirlikten, açlıktan yıpranmış, yanakları çökmüş analar gördüm burada. Ne çabuk unutuluyor. Birçok yaşadığım, acıdığım, sebebi olmadığım nedenler yüzünden, insanlığımdan utandığım günleri hatırlamıyorum. 11 yıl olmuş Irak savaşı başlayıp bitmeyeli .(2003- 2014)değişen güzelleşen bir şey olmadığını, milyonlarca insanın hayatının kötü yönde değiştiğini düşünüyorum. Unutuluyor işte, her yaşanan acı gibi…
Bir dönem, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün, mültecilere yönelik verdiği psikolojik danışmanlık hizmetinin içerisinde, medikal koordinatörlük yaptık. Kurum sadece psikolojik danışmanlık veriyor, medikal tedaviye ihtiyacı olan, danışmanları bize yönlendiriyordu. Suriye’deki iç karışıklık yeni başlamıştı. Kamplar ülkenin birçok yerinde açılmaya başlamıştı. Bir gün iki çocuğu ile muayene sırası bekleyen Suriyeli bir anne, benden ekmek istedi,  verdim. Peçete istedi, verdim. Birkaç dakika sonra kafamı çevirip baktığımda, çocuklarına yedirdiği ekmeğin peçeteye düşen kırıntılarını yediğini gördüm. Hiç bir şey yapmadım, hiçbir neden yokken ben hiçbir şey yapmadım. İki çocuk ve annesi gittikten sonra aklım başıma geldi. Kötü hissettim, sanki biri bir boşluk bırakmıştı içime. Bazen insanın nesi tutuluyor?  Kalbi, dili, eli, ayağı… ? İnsan hiç yapmadığını, yapmayacağını yapıveriyor, sonrada pişmanlığını anlatacak kelime bulamıyor.
Birçok savaş hikâyesi okudum. Acıları, savaşları, yitip gidip tükenmeyen nefretleri anlatan nice yazılar, acılar okudum.  TV seyretmem. bazen, işyerinde açık olur yakalar haber seyrederim, çoğunda sinir olurum. Oturup seyrettiğim ne dizim var nede programım. Denk gelirse bakarım ben televizyona. Dün akşamda denk düştü gözüme alt yazı; havadan, karadan, denizden diyordu. İlk aklıma düşen de, karanlık bir odada, annesinin kolları altına sığınmış bir çocuk oldu. Bütün gece rüyalarımda ekmek kırıntılarıyla, vermediğim ekmeklerle uğraştım. O annenin gözleriyle çarpıştım.

Sessizliğin açıklaması, ne yapacağını bilememe, normal hayata devam etme, bu konu hakkında inanın, savaşın neden olduğu konusunda en ufak bilgimiz yok. Bilgimiz olsa bile savaşın nedeni olmaz. Ne dersek diyelim, acının, savaşın dili, dini, ırkı yok. Yok, Müslümanlarmış, Kürtlermiş geçin bunları. Haksızlık her yerde haksızlıktır. Kendi kendine sırf göç hızını arttırmak için soykırım yapan, bir ırktan bahsediyoruz. Dil din ırk olarak bakıyor, vaad edilen toprakları istiyor. Geleceğinde, geçmişinde en verimli, en güzel toprakları, kültürleri Orta doğuda! Suriye’deki iç savaş çıktığında gemilerini sınıra dayayan emperyalist ülkelerin sesi çıkmaz. Neden çıksın ki destekçiler, muhtaçlar… 

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Eninde Sonunda

Eninde sonunda bitecek,
Gündüzün bitmesi ,
Gecenin bitmesi,
Çocukluğun bitmesi
Gençliğin bitmesi,
Yaşlılığın bitmesi,
Sevginin bitmesi,
Aşkın bitmesi,
Açlığın bitmesi,
Tokluğun bitmesi,
Yokluğun bitmesi
Varlığın bitmesi
Ve şimdi bu şiirin bitmesi gibi…

Sıkma canını eninde sonunda bitecek…

10 Temmuz 2014 Perşembe

Zaman Kavramı

“Lütfen, 5 dk bekleyin, sıranız geldiğinde isminizi söyleyip muayene odasına alacağım ya da içerideki hasta çıktıktan sonra odaya girebilirsiniz.” dediğim hastalar genellikle 1 veya 2 dk sonra "Daha ne kadar bekleyeceğiz?" gibi çok mantıklı sorular soruyorlar ve ben de bu son derece mantıklı sorulara, dakikası ve saniyesine kadar cevap veriyorum.
Her şeyi mükemmel yapan bir sekreter değilim. Bazı kafa karışıklıklarım olabilir. Yani aynı anda telefona, hastaya, doktora cevap veremeyebilir, üstüne de kayıt açamayabilirim. Nihayetinde iki elim, iki bacağım, iki kulağım, iki gözüm var. Bunları kullanabilmem için gereken kafatasım ve içindeki nöronlarımın yeterli olduğunu düşünüyorum. Beklemek, beklemeyi bilmek zaman kavramında 5 dk ile 1 dk arasında farkı bilmek gerekir.
Yıllarca hastane kuyrukları, banka kuyrukları, tapu kuyruklarında beklemiş olan insanımızın hep ateşte yemeği, evde çocuğu, dışarıda işi var. İki hasta üst üste geldiğinde hadi 5 hasta olsun diyelim 4 tanesinin muhakkak, 4 gündür çektiği karın ağrısı akut batın olarak hissettiriliyor, 5 gündür ateş içinde yanan çocuğun birkaç dakikada ateşi 5 derece artıyor. Hal böyle iken aciliyeti artan hastalar acil kuyruğunda çoğalırken, vakti olan aklı başında hastalarım için vicdanım sızım sızım sızlıyor.
Bir sağlık çalışanı olarak: ne kendim ne de ailemden biri için sağlık kurumlarına veya diğer devlet kurumlarına gittiğimde asla acele etmiyorum. Sistem nasıl işliyor ise ona ayak uyduruyorum. Kendi imkânlarımızla sağlık çalışanı arkadaşlarımız sayesinde mesaimizden çalınmasın diye üç beş torpille veya rica minnet gittiğimiz sağlık kurumlarında hep boynu bükük bekliyorum. Boynu bükük deyimi, utana sıkıla oturmak “Keşke adam gibi randevusunu alsaydım da adam gibi işimi alnımın akıyla görseydim” dir.
E işte öyle ya da böyle yemeğini ocakta unutan çocuğunu yalnız başına evde bırakabilen bayanlar ile hep bir acelesi olan kabadayılığı tutmuş erkekler arasında sıkışıp kalan zavallı hizmet işçileriyiz biz. İşimiz ocaktaki yemeği, evdeki çocuğu düşünüp, egosu doymamış deli- kanlıların egolarına, beyefendiler, tabi efendimler, buyurunlar ve affedersinizler ile doyuruyoruz.

Pardon, okumanız kaç dakikanızı aldı?

Hayat

  • Can sıkıntısı
    Mide bulantısı
    Huzursuzluk şangırtısı
    Bir garip yaşam tantanası...