26 Mart 2014 Çarşamba

Son Zamanlar

 Bu günler ana muhalefet ve iktidar partisinin bir birbirine çamur atmaya çalıştığı günler. Siyasi bakımdan ülke ne yaşıyorsa insanlarda aynısını yaşıyor. Toplum gergin, insanlar birbirine düşman gözüyle bakıyor. Kararsız kalmanız bile hem sizi hem çevrenizdekileri etkiliyor.
Haliyle ister istemez ne olacak, toplum ne hale gelecek diye düşünmeden edemiyorsun. Garip bir işçi olarak geleceğim konusunda fazla anksiyete yaşayan bende çok rahat değilim.
Bu gerginlikten midir? Yoksa Örtger’in gıcıklığından mıdır ? Bilmiyorum ama Örtger olur olmaz, torba dolmaz, taş düşmez, sudan sebep bir şey için gereksiz bir biçimde yine canımı sıktı. İşim konusunda rahat davrandığımı, yanlış yapmamam gerektiğini, yaptığım yanlışında onu etkilememesi konusunda beni uyardı. Burada kafa karışıklığı yaşadığım konu; Örtger’e dürüst olmamam gerektiğini , bin bir yalan ile iş yapabileceğimi düşünmeye başlamam . Düşünme aşamasından öteye gidemeyeceğimi, şimdiye kadar birçok düşünme eğilimine girdiğimi ama kişiliğimin, Örtger’in istediği tipte bir insan olmaya müsait olmadığımı biliyorum. Bilmem hıçkırıkla karışık gözyaşlarına engel olamıyor. Onun gözünde “ ezik, dediğini yapan, muhtaç olan “pasifize ettiği, bir işçi değil de, 30 yaşını aşmış öğrenmeye meraklı, aldığı işin sorumluluğunu bilen, sonuna kadar yapmaya çalışan ve nihayetinde insan olduğumu ufak tefek hatalarımın olabileceğini bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Birde buradaki gerginliğimin, bitkinliğimin ister istemez eve yansıdığını, yaşadığımın aynısını, aynı şekilde kurgulayarak eşime ve çocuğuma da yansıttığımı bilse belki o da ben de daha mutlu olacağız. Hiçbir zaman duygusal paradokslarımı gizlemeyi başarabilen bir insan olamadım. Haliyle başarabilenleri gerçekten ayakta alkışlıyorum.
İşte tamda karışık hislerimin sık yaşandığı bu dönemde; Cimcime' nin okulunda ,veli toplantısı yapıldı.
Öğretmen bireysel olarak herkese çocukları hakkında bilgi verdi ve genel olarak herkesin çocuğu aynı idi… Cimcimeye geldiğinde sadece şunu ekledi ;”Cimcime iki kez büyümüş ve küçülmüş”bende evdeki diyaloglardan bunun farkında olduğumu, onu rahatsız edip etmediğini –rahatsız ettiğini, çok sorguladığını düşünüyorum- sordum. Bir yorum yapmadı. Ama büyümüşte küçülmüş tabirinin çok bilmiş, her şeye bilmiş bilmiş cevap veren gıcık çocuklar olduğunu biliyorum. Biliyorum çünkü evde Cimcimenin diyaloglarından da sınıfta her şeye atıldığı belli oluyor. Bu durumda önce kendimi kendi yaşıtlarından bir yıl geriden okula gönderdiğim için suçluyorum. Sonra öz güveninin böyle iyi olmasının iyi bir şey olabileceğini düşünüyorum. Ardından yine her şeyi bildiğini zanneden bir insanın öğrenme merakının olmayacağını, bir gün bu bilmişliğinin başına dert olabileceğini düşünüyorum.
Sadece düşünmeyip eyleme geçmem gerektiğini biliyor kendimce, okuduğum kadarıyla ona yardımcı olmaya çalışıyorum. Toplantı bireysel meraklar dışında bir sorgulama olmadı. Kitaplığın gelişmesi konusunda bir soru sordum, öğretmen ilgileneceğini söyledi. Birde çıkartılan özetler konusunda sıkıntılarımızı dile getirdik, öğretmene nasıl özet çıkartmaları bizim yardımcı olup, olmamamız konusunda soru sorduk ama bir cevap alamadım. Sınıfın temizliği, düzeni hakkında el birliği ile bir şeyler yapabileceğimizi, sınıf düzeninin çocuklar içinde iyi olabileceğini söyleyecek, el birliği ile hareket edelim diyecektim. Herkes kendi derdine düştüğü için sustum.
Eve geldim çok konuştuğumu düşünüp sinir oldum . Boş ver dedim öğretmen ne derse desin kapa çeneni ne konuşuyorsun, düşük çeneli kadın dedim kendime.

Sonraaaaaaaa kendi kendime her şeyi çok sorgulama, bırak akıp gitsin hayat. Sen ne olmaya çalış nede oldurmaya olduğu gibi kabul et. Seni oldurmaya çalışanların değil olgunlaşmanı sağlayanların yanında dur diye geçirdim içimden…
Bundan sonra susmaya, suskunluklarımla yaşamaya, sadece kendimi ezdirmeme kararı verdim.


Pışt Püskül bu günler böyle geçti.

22 Mart 2014 Cumartesi

Belkide Şimdi

Belki bir sonbahar sabahı, bahçemdeki sebzelerimin otlarını temizleyip, bir kaç turp, soğan ve marul, ıspanak toplayıp, bahçemin önündeki sedire oturup dinlenirim. İçeri girer Cemo’nun uyandığını ve kahvaltıyı hazırlamış olduğunu görür, sevinir, ona bir öpücük kondururum.
Belki kış sabahı bahçedeki odunları kucağıma alıp, şöminenin kenarına bırakır. Kümesten aldığım yumurtalarla, Cimcime ve Cemoya güzel bir omlet yapar onları uyandırırım. Sonrasında diz boyu olmuş karda, dışarı çıkar kocaman bir kardan adam yaparız, karda izlerimizi bırakır, kartopu oynayıp sıcacık evimize gireriz.
Belki bir bahar sabahı erkenden uyanır, dışarıya çıkar günün aydınlanmasını seyrederiz. Sonra eve gelir bahçede ne yapacağımız planlar, tavuklarımızı besleriz. Öğlene yapacağım gözlemenin hamurunu hazırlar, içi için sağdığım sütten yaptığım lor peynirinin tadına bakarız. Cemo yanağıma bir öpücük kondurur ve hep yaptığı gibi beni sevdiğini fısıldar kulağıma…
Belki bir yaz sabahı erkenden uyanır bahçedeki tahta masada kahvaltı ederiz, yaptığım reçeller, peynirler, ekmekler olur sofrada, yoldan geçen komşuyu çağırırız oda gelir sohbet ederiz, yemek sonrası kahveleri yapar sohbete devam ederiz. Akşamüstü serinliğinde tarlaya armut toplamaya gideriz. Bahçedeki dut ağacına yaslanır, dinleniriz…
Belki bunlar olacak belki de olmayacak ama benim dileklerim bu yönde… Ayaklarımın toprağa deyip çatladığı, Cemo’nun yanımda olduğu, Cimcime’nin mutlu ve özgür olduğu bir hayat istiyorum.
Cemo’nun prostat belirtileri ile gece sık tuvalete çıktığı, benim menopoz ateşimin gece uyutmadığı, Cimcimenin artık yalnız bir birey olarak hayata adım atmadığı günlerde olmasa çok daha iyi olur.
Kim bilir belki de bir gün her şeyi bırakır gideriz. Belki de dediklerimiz gerçek olur. Belkiler şimdiler olur…



17 Mart 2014 Pazartesi

Pırtlayalım

Sevgili blog okuru şimdi burada isen büyük ihtimalle çocuğunu, yeğenini, komşu kızını belkide kendini bir tiyatroya götürme peşindesin . planların var ama oyun nasıldır diye soruyorsundur kendine böyle bir soru peşinde değilsen bile ne işin var burada bilmiyorum ama hoş gelmişsin , başımın üstünde yerin var .
Cümleler bazen buraya kadar nasıl geliyor, nasıl oluşuyorlar merak ediyorum ama onları buraya getiren sıraya dizen benim…
İçimden geldi madem gittik gördük başka görmek isteyenlerinde işine yarasın diye birkaç not bırakayım dedim. Sabahtan beri niyetlendiğim halde bir türlü yazamadım bir ara vazgeçer gibi oldum ama şimdi parmaklarım klavye tuşlarının üzerinde…

Yer: Büyükşehir Tiyatroları Reşat Nuri Sahnesi  
Oyun : Pırtlatan Bal
Yazan : Aziz Nesin
Fiyatı  :3 TL

Oyun canlı müzikle yapılıyor. Oyuncular çok kaliteli ve çocukları acayip heyecanlandırıyorlar. Bir yetişkin olarak davula tempo tutup, kıvırmamak için kendimi zor tuttum. Salon doluydu ve bu beni daha çok heyecanlandırdı.
Oyundaki yaşlı ninenin torunu için almak istediği balı alamayınca bu baldan yiyenler pırt pırtlasın diyordu. Vali ye kadar pırtlama olayı zincirleme olmuştu. Bana göre bir insanın hakkını yiyen kişinin acı acı yediği hakkı pırtlacağını düşündüm. Aziz Nesin farkı diyelim.
Cimcime 8 yaşında , o ve arkadaşı oyunu çok beğendi , eğlendiler .Gitmek isteyen herkese tavsiye ederim .


 Bu yazı burada bu kelimelerle bitiyor pırt pırt pırtlayanlardan olmayın !

11 Mart 2014 Salı

Tarifsiz Acı

alıntı
Çocukluğumun en net hatırladığım sahnesi dedemin annesinin, namı diyar koca ninemin etrafında toplanıp hikâyeler dinlediğimiz zamandır.koca ninem bize öyle güzel masallar anlatırdı ki ballandır ballandıra abarta abarta biz sanki o anı yaşardık. Kurtuluş savaşının hatırlayan bir kadındı ama anne ve babasını kaybetmeden önce dinlediği hikâyelere ya da onu evlat edinen ailenin anlattığı hikâyeleri anlatırdı bize.
Köyümüz iki mahalle ye ayrılıyor daha önce kömür ocağı olduğu için yerleşim yeri ikiye bölünmüş yukarı mahalle ile aşağı mahalle arasında 1 km var. Cami, okul gibi merkezi birimler yukarı mahallede.
Yukarı mahalleden aşağı mahalleye giderken kısa ağaçlık ve tarlalarla çevrili bir yol var ve bu yolun sağ kenarında bir kuyu var. İşte bu kuyu ile ilgili bir hikâye anlatmıştı koca ninem bize.
Savaş zamanında hasırlara sarılıp kapıların arkasına saklandıkları zamanlarda bir kadın düşman askerlerinden koşarak kaçıyormuş, düşman askerleri arkasında, kadın, kucağında bebeği ile önlerinde kaçmaya çalışıyormuş tam düşmanlar kadını yakalayacakları sırada kadın kucağındaki bebeği kuyuyu atmış sonrasını hatırlamıyorum.
O anne bebeğini neden kuyuya atmıştı, kendini feda edip, bebeğini kurtarmak mı istiyordu, yoksa bebeği düşmanın eline geçeceğine kendi mi kıymak istemişti, hiçbir zaman anlam veremedim. Anladım ki o kuyunun yanına yanaşmamız bizim için tehlikeli idi…
Şimdi, bir anne var, yıllar sonra, her sohbette 15 yaşında oğlunu kaybettiğinden bahsedecek. Kaybının hissettirdiğini her defasında tekrar yaşayacak, daha dün gibi deyip hiçbir ayrıntısını unutmayacak.
Şimdi bir anne var soracaklar ona “Oğlun neden öldü? “ Ekmek almaya gönderdiğim, ellerim kırılsın ben gideydim ben kurban olaydım diyecek ve en acısını söyleyecek benim yaşadığım, vatandaşı olduğum devletin polisi yine bir ananın evladı tarafından vuruldu.
Kimsenin sesi çıkmayacak, söyleyecek cümle bulamayacak. Çünkü söyleyecek bir şey yok. Ekmek almaya gönderdiğine, her defasında binlerce kez pişman olduğu, oğlundan haber alamadığında hissettiği acıyı, yaşadığı devletin hastanesinin yoğun bakımında olduğunu öğrendiğinde daha da perçinleştirdiğinde hissettiği acıyı tarif edecek ne bir cümle var nede bir yakarış…

Kimileri ne işi vardı orda diyecekler, kimileri ise olan olmuş Allah affetsin, mekânı cennet olsun, şehit oldu ne güzel diyecekler. Evladın ölümünün güzeli olur mu?
Annesi onu kuyuya atmadı, ekmek almaya gönderdi ve gitti gelmedi. 269 gün gelmesini bekledi ve şimdi bir daha gelmeyeceğini öğrendi…
Bizde kara kuyulara, dipsiz kuyulara bir daha girilmeyeceğini öğrendik. Nasıl mı hakkımızı hukukumuzu istemenin suç, ölüm getirdiğini, istemesekte yanlışlıkla bu ülkede nice evlatların kaybedilebileceğini öğrendik.
Birkaç gün anacağız, birkaç gün yazacağız sonra unutup gideceğiz. O anne bu acıyı asla unutmayacak. Her zaman olduğu gibi devlet yetkilileri yıllar sonra onu hatırlayacak, hakkını bir plaketle ödeyecek, bir sokağa ismini verecek, annesini yılın annesi seçecek ama o geri gelmeyecek.

Bile bile birilerinin verdiği emirler üstüne öldü bu evlat, acıyı hafiflemeyecek….

8 Mart 2014 Cumartesi

∞ Mart

ALINTI 
Birkaç gün önce bir bey gelip, eşinin hamile olduğunu, muayene ettirmek istediğini, muayene edebilecek bir doktorun olup olmadığını sordu. Bende doktorun olduğunu, çalışma saatlerini ve ücretini söyledim gitti. Bir iki saat sonra eşiyle geldiler. Eşinin kaydını yaparken kadının sorduğu ilk soru cinsiyetini öğrenip öğrenemeyeceği idi. bende 4 aylık gebelikte cinsiyetin belli olabildiği söyledim, beş aylık hamile olduğunu, merak ettiğini söyledi. Kayıt işlemlerini bitirdikten sonra muayene odasına aldım. Muayeneden önce beyefendi çıktı ve ablacım çok sağ ol, bebek erkekmiş dedi. Ben hayırlı olsun dedikten sonra “zaten kız olsaydı memlekete gönderecektim ”dedi. Dilim tutuldu bir şey diyemedim. Erkek olup olmadığı çok önemliydi, sağlıklı olması değil yani…
Toplumumuzda genel kanı böyle önce erkek evlat olmalı sonra ise kız olmalı. Çift olursa bir kız bir erkek daha şanslı olduklarını düşünen eşler var. Klinikte bu tip olaylarla sık sık karşılaşıyoruz. Erkek bebek doğana kadar, 4,5,6,7 kız bebek dünyaya getiren birçok kadın tanıyorum. Erkek bebek olmamasının sebebini eşinin, oğlunun, damadının “Y” kromozomuyla ilişkilendiremeyen, kadınlar, anneler, kayınvalideler gördüm.
Ben ise kız ve erkek evlat arasında ki ayırımı, küçük erkek kardeşimin daha annemin sağlık problemi nedeniyle doğmak zorunda olmadığı günlerde öğrendim. Babamın kırmızı burunlu bir BMC kamyonu vardı. Ön panelinin üst, orta kısmına sarı, gölgeli bir boya ve el yazısı ile büyük erkek kardeşimin, ismini yazdırmıştı. O zaman erkek çocuklarını kız çocuklardan önde görüldüğünü öğrenmiştim. Niye benimkini yazdırmadılar diye de gücenmiştim. Babam ikinci bir kırmızı burunlu kamyon aldığında benim adımı yazdıracağını söyledi, bende inandım. Babam kamyonları sattı, sonrasında bir daha kırmızı burunlu kamyon almadı.
Babamın kırmızı burunlu araba alacağı günler geçti, 31 yaşımın merdivenlerini çıkıyorum.
Büyüklerin kız çocuk okumasa da olur söylemlerine karşı, o zamanın ve şimdinin çevresine göre en azından liseye kadar kız çocuğunu okutmuş, sonrasında kız çocuk madenci mi olur diyerek üniversiteye göndermemiş bir babanın kız evladıyım.
Kafasına gerçek hayat donk edene kadar, totosunu kırıp, eşek gibi ders çalışıp üniversiteyi okuyamamış, şimdilerde keşke üniversite sıralarının kokusunu alsaydım diyen, iç geçiren bir kadınım.
Her gün bir şeyleri eksik yaptığını, yetersiz bir anne olduğunu, sıcak kekler, kurabiyeler, pudingler yaparak çocuğunu evde beklemek isteyen, yetersiz annelik içgüdüsünün gün gün arttığı, çalışan anneyim.
Şimdilerde hayatını kolaylaştırmak için değil, paylaşmak için sevip evlendiğini düşünen bir eşim var ve ben onun diğer yarısıyım, kadınıyım.
Çocuğum hasta olduğunda izin alabileceğim bir işim olması için dua eden bir çalışan kadınım.
Kadınlar günü kutlu olsun, bundan sonra kadınlar hayatlarını kolaylaştırmak, sadece üremek için evlenen erkek çocuklar büyütmesinler.
Bu akşam eve gidip, yemekten sonra kapıları mı silsem, ortalığımı süpürsem yoksa elbise dolabını mı yerleştirsem diye düşünüyorum.




27 Şubat 2014 Perşembe

ÜZGÜNÜM

alıntı
İyi bir torun olmadığım için ,
İyi bir evlat olmadığım için,
İyi bir kardeş olmadığım için,
İyi bir abla olmadığım için,
İyi bir eş olmadığım için,
İyi bir gelin olmadığım için,
İyi bir anne olmadığım için,
İyi bir işçi olmadığım için,
İyi bir arkadaş olmadığım,
İyi bir dost olmadığım için,
Bütün bunlar yüzünden iyi şeyler hissetmediğim için, üzgünüm…
Bugün; heyecanlarımın üstüne, heyelanlar geldi. Hayallerimin üstünde balçık ve çamur, biliyorum ki bir gün bir çiçek açacak, her şey değişecek…



26 Şubat 2014 Çarşamba

Medi Dedi

  Medi yazmış Didisine :) bugün benimle paylaşınca bende yazmak istedim .Bir annenin doğmamış bebeğine hissettikleri, istedikleri , bekledikleri ... çocuğunu iyi yetiştirmeye çalışan , dünyayı düşünen bir annenin hisleri sadece ...

Medi 'den Didisine  bir hatıra olsun Püskül teyzesinden ;


Canım… Sana canım diyorum evet sen benim canımsın canımın içinde her gün biraz daha büyüyen bir cansın umudumsun. Beklide bir ülkenin umudu, beklide dünyanın umudu… Senden bahsederken neden gözlerimde istemeden düşüyor yaşlar yoksa dinlediğim şiirden mi? “Ben içeri düştüğümden beri’’ diyor Genco erkal kim diye? Sorma bana sende tanıyacaksın hepsini

   Sana çok güzel bir dünya vaat etmiyorum. Üzgünüm güzel bir dünyada yaşamıyoruz çünkü ama sen doğduğun zaman bizim dünyamız güzel olacak, sen olacaksın sen bizim güzelliğimiz olacaksın. Nasıl merakla bekliyorum seni, nasıl özlüyorum bir bilsen, seni nasıl seviyorum o anı yaşamak istiyorum ellerin gözlerini görmek o minicik kulağına hoş geldin canım demek istiyorum.

25 Şubat 2014 Salı

İki Ucu Aynı

Geçtiğimiz Perşembe günü Cimcimenin öğretmeninden telefon geldi. Öğretmeninin telefonundan arayan Cimcime öksürük krizine girdiğini kendini kötü hissettiğini söyledi. Gidip almamı istedi. Aslında birkaç gündür rahatsızlığı vardı ve ilaç kullanıyordu ama ateşi olmadığı için okula gidiyordu. Hemen Örtgere Cimcimenin rahatsızlandığını, okula gidip onu alıp geleceğimi söyledim. Örtger, önce taksici bir arkadaşının olduğunu onun Cimcimeyi alıp gelebileceğini söyledi. Ben de yabancı birine çocukları teslim etmediklerini söyledim. Aslında ilk önce annemi arayıp Cimcimeyi alıp alamayacağını sorduğumda temizlik yaptığını söyledi. Bende o kı(r)zgınlıkla zaten ne yapacağımı şaşırmıştım. Evet annem artık yaşlı uğraşmak, yapmak etmek zor geliyor ama Cimcimenin hastalığı söz konusu olunca farklı bir durum sergileyeceğini düşünmüştüm.
Son zamanlarda Cimcimenin bakımı konusunda sıkıntı yaşıyorum. Ben beslenmesini hazırlayıp bırakıyorum, onun yerine annem poğaça alıp koyuyor. Ben dışarıdan bir şey almasın dedikçe çeşit çeşit poğaçalar hazır alınan ürünler yanına beslenme diye konuluyor. Ben neden böyle yapıldığını sorduğumda annem Cimcime istemiyor diyor, Cimcime ise babaannem öyle koyuyor diyor. Bu ikilemde gidip geliyorum bende. Artık yanına hiçbir şey hazırlamıyorum ama içimde hep bir şeyleri eksik yaptığım, yapamadığım hissi kaybolmuyor. Kahrolsun çalışan anne vicdanı.

Durumlar böyle iken Örtger ‘in gitmemi istememesi, göndermemek için bin dereden su getirmesi, getirdiği suları başımdan aşağı dökmesi yetmedi birde Cimcimeyi aldığımda kâğıda sarılmış poğaça ve şişeye konulmuş sütü görünce sinirim bozuldu. Cimcime öksürük krizine girmiş, bembeyaz olmuş , ben de bir yanda hem onun haline hem kendi halime üzülüyordum.
Bir sorun çıkmadı,  Cimcime, üst solunum yolu enfeksiyonuna yakalanmış, Gacet tedavi düzenledi, Örtger de biraz sevdi bir şey de demedi.
Bunları yazmamın sebebi de ne Örtger’e kızmak ne de şikâyetçi olmak. Çok iyi biliyorum ki çalışmasaydım, akşama yemek pişirmeseydim Cemo eve gelseydi ‘’ ne var ki çocuk hasta imiş, yemek yapmamış ‘’ suratı ile işe getirdiğin çocuk için patronun yapacağı surat aynı.

İki ucu pisli değnek dedikleri bu olsa gerek her iki tarafta da sana ne yapıp ne yapmaman gerektiğini gösteren, söyleyen, ezberleten insanlar var. Birde senden başka kimsesi yok, tek iyi eleman sensin, eşsin yapmak zorundasın , annesin sorumluluğun var diyen n’apsıncı insanlar var.



14 Şubat 2014 Cuma

14 ŞUBAT 2014

ALINTI
Madem her yıl 14 Şubat yazısı yazıyorum. Bu 14 Şubat boş geçmesin. Harflerin beni nereye götüreceğini bilmiyorum, kafamda tasarladığım hiçbir kurgu yok bu yazı kendiliğinden gelişecek…

Cemo; sabah aradı sorduğu şey şuydu; Bu kızı ne yapacağız? Cimcimeden bahsediyor, çok yaramaz ve bilmiş olduğundan dem vuruyor, bana çekmiş olduğunu iğnelemeye çalışıyor. Aslında ne yapacağız sorusunun altında yatan biz ne yapacağız? Hayat zor.

10 yılı deviren evliliğimiz, zor aşamalardan geçti. Sanırım biz de bu zor olmayan ama bize zor gelen bu dönemlerde, doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini ve birçok hediyeleşme günlerinin hangi günlere denk gelip, ne almamız yâda yapmamız gerektiğini unuttuk.

 Eğer biz hediyeleşme olayını istikrarlı hale getirmiş olsaydık ve hediye almamız gerekseydi birbirimize ne alabilirdik, almalıydık?

Cemo’ya 10 yıllık sevgililiğimizin, evliliğimizin her neyse adı ne olursa olsun birlikteliğimizin hediyesi olarak; saç ektirme paketi alabilirdim. Adamın başının etini yiyemiyorum, saçlarını dökmeyi başardım. Alnı tamamen açıldı hem kendini iyi hissetmesi hem gözüme güzel gözükmesi açısından bu çok iyi fikir, beyazlarını da boyattığı zaman ilk günkü haline dönebilir.
 Yanına birde tırnak makası aldım mı alın size hediye miss gibi. Neden tırnak makası diye sormayın keyfimden.

Cemo’nun benim için alacağı ya da alması gereken hediye ise; vücut sıkılaştırıcı paketi olabilir. Böylelikle evliliğimizin ilk günlerine ya da seviştiğimiz sevgililik döneminde ki baştan aşağı ayrı parfüm kullanan, saçlarına fön çektiren, kaşlarını her gün alabilen o çıt kırıldım sarı afet olmaya meyilli hale gelebilirim.
Aslında işin aslını sorarsanız, ben Cemo’dan ne isterdim? İstediğim tek şey ekmek yapma makinesi olabilirdi. Bu iki zıt istek veya dilekte ancak bana yakışır. Ayol bana her şey yakışır.
Şimdi aklıma geldi yoksa geçen hafta bana aldığı 8 litrelik saksı ile 5 kg toprak 14 Şubat hediyesi olabilir mi?
Bu akşam Cemo ’ya sürpriz yapmayı planlıyorum. İnşallah akşam eve gidince, üzerine beni sil yazabilecek kıvama gelen tozları almayı planlıyorum. Evi de süpürürsem bu muhteşem sürprizime Cemo çok sevinecek.
Hem kilo vermemin gerektiğini düşünüp hem de mis gibi ekmekler, kekler poğaçalar yapmayı planladığım, zıtlıklarımla dolu bir 14 Şubat selam olsun sana yine gel oldu mu?  
Bir daha ki gelişine belki mutfak dolaplarını silerim, her yıl sana yazarım, merak etme.



3 Şubat 2014 Pazartesi

7 Gün Hatırası

Örtger ‘in neye sinirlendiğini tahmin etmeye çalışmadığım, Gacet’a yanlış hasta kaydı gönderip yüzümün kızarmadığı, Dennis’in kapısını açıp iş buyurmadığı, Hacı ‘nın işine bak bırak şu bilgisayarı demediği; yedi  gün geçirdim.
Önce ilçenin eskimiş garajına sabah 6 da inip ,sıcak peteğinin yanında annem ile babamı bekledim, bir çay içtim 40 kuruşa , birde poğaça yedim 25 kuruşa…
Hacı ninemden 4 kez dedem ve hastalığıyla ilgili bütün bilgileri, ölümünü, yaşadıklarını hastalıklarını dinledim. En etkilendiğim kısım ise; nasıl hayat şartlarında yaşadığını 4 kız evlat ile neler yaşadığını sorduğumda verdiği cevaptı. Odun sobası değil, şimdi adının hatırlayamadığım  ama şömine dedikleri sistemin duvar içinde soba sönmesini istediğinde ise , önüne kilim gerilen bir sistemle 4 çocuğu büyüttüğü toprak evinden bahsetti .Menenjit olan , ölen oğlundan , çektiği zorluklardan , doktor şartlarından (bu kısmı beni ilgilendirdiği için ), dedeme olan sevgisinden ,nasıl tanıştığından, evlendiğinden, kızlarını nasıl evlendirdiğinden  bahsetti .Tarla, bağ, bahçe işleri , çocuklar , banyosu olmayan , taşıma su ile bulaşık çamaşır yıkayan eller , kendimi koydum yerine zor be ben olsam dayanamazdım dedim.En son söz ü ise şuydu dedemin malı mülkü yokmuş , çok çalışmışlar uğraşmışlar , tarla bağ bahçe ev yapmışlar.O kadar çalıştık işte ne için ? Bak mirasları çocuklara verdik kendimizde ne yedik, ne gezdik dedi. Sanırım her şeyi çocuklarımıza, annemize yâda babamıza yapıyor en sonunda, içimizde kalanlar ile yaşamaya çalışıyoruz. Asıl cümle   ‘’Çok çalıştık, yemedik içmedik, gezmedik, sonra bıraktık gittik’’
Nineme( babaanne) gittiğimizde ise ondan kara kışlarda, çıplak ayak ile hayvan çekmeye tarlalara gittiklerini, evlerini yapabilmek, şimdiki rahatlığa erebilmek için neler çektikleri dinledim. Demek ki herkes bir şeyler yapabilmek için bir sıkıntıdan geçmek zorunda! Aile den  bir şey kalmayınca, görmeyince  devamı da öğle geliyor. Baban bir armutsa sende armutsun. Eğer elma olmak istiyorsan 5-6 nesil geçmeli zor yani.
Halama ziyarete gittiğimizde ise; halam bize neskafe yaptı.Yanlış değil köy yerde sanırım Fransız malikanesinde karşılanıyordum neskafe içtik bildiğin neskafe .Ne yapabilirdim ki köy yerinde sıcak diye yaptım dedi.Haklı ama Türk kahvesi de olabilirdi.Yaşlı halam işte ne bilsin.
Ailemizden bir kişi daha eksildi, köy hayatı bitmek üzere şöyle bir düşündükte köyde 10 yıl sonra 90 yerine 45 hane ve yaşlılar kalacak. Ninemde (Babaannem) artık çöktü zor kalkıyor, yatıyor , eskisi gibi değil.Annem ve babamda öyle yaşlılıkları nasıl olacak onlara kim bakacak bilmiyorum ama hiçbir şey umut ettikleri gibi olmadı olmayacak …
Bir gün köyüme döner miyim?  Dönmeyi orada çalışmayı, yaşamayı çok istiyorum. Bunun için bana destek olabilecek iyi bir eşe ihtiyacım var. Benimle olmalı en önemlisi bana destek olmalı. Sanırım bu bütün sevdiklerimi, büyüklerimi kaybettikten ve gençler yaşlandığında olacak. Olursa tabii…
Şimdi buradayım Örtger, Gacet ,Dennis ve diğerleri …
Masamın başında yazıyorum, herkes sessiz ve bir köşede, köyü çok özledim.
Ömrümden geçen bir yedi gün daha geçti. Özlemle , hasretle , bazen gözyaşlarımla , bazen kahkahalarımla hatırlayacağım 7 gün ...