anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2020 Çarşamba

GÜÇ


İşe yeni başladığım dönemlerdi. Bu ast üst ilişkisi ve yaşadığım olaylar beni çok etkilemişti. Kayın-validemle oturmak germiş. Düğünde yaşadığım tatsız olay derinden yaralamıştı. Anladım ki ben çalışmadan hiçbir şey yoluna girmeyecek ve böyle bir işte çalışacağım diye kafama koymuştum. Nihayet kafamda istediğim işi bulmuştum ama ortam çok fena!
Örtger zehir gibi,Gacet ‘ı tanımıyorum. Bir tek Hacı var. Resmen elimden tutuyor. Meraklıyım işi bırakma niyetim yok! Yoruluyorum. Annem, rahmetli dedemle bize geldi. Evde tabiî ki doğru düzgün eşya yok. Önce kızdı neden söylemedin sana bir şeyler getirirdim diye bende oradan ne getireceksin hepsi hallolur dedim.
Zorlanıyorum, ilişkiler zor geliyor. Allah’ım babam gibi bir adam daha diyorum. Örtger çok fena beni gözü kesmedi. Gönderecek belli. Çalışan hemşire zor! Daha 20 yaşındayım ve hayatımı kurmaya çalışıyorum. Üstelik büyük hayaller kurmuşum.
Eve gelip bu işi yapamayacağım diye ağlıyorum. Annem o kadar kötü durumdaki birde ben ekliyorum. Sadece beni dinliyor. Ben durmadan ağlıyorum. ‘Sen bilirsin.’ diyor. Üstüne de hayatımıza doğru insanlar her zaman çıkmaz diye ekliyor.
Zorlandım ama pes etmedim!
Yıllar sonra işten ayrıldım. Örtger’in zehri, Hacı’nın gidişi, yorgunluk, bıkkınlık yada yeni bir başlangıç isteme ne derseniz deyin!
Ayrıldım.
İkinci çekirdek yeni doğdu. O yaz köye gittim. Fenayım. Hastayım, halsizim, mutsuzum. Babam yok! İki koca tarla ekili barbunya, bir dünya borç bırakmış anneme, kadın uğraşıyor. Ben halsiz bitkin. Şımarıklık yapıyorum diye geçiriyorum içimden.
Örtger aradı. ‘İznin bitti dönecek misin?’ diye soruyor. Çalışma alternatifleri sunuyor. Yok dedim dönmeyeceğim. Ama sizden bir ricam var. Kapınız açık olsun. Ben ne zaman sıkışsam size geleyim. Ayrıca olan tazminatımı da istedim. Buna hakkım yok! Çünkü isteğimle işten ayrıldım. bu arada babamın kalan borçları ödenecek annem çok sıkışık.
Düşünelim dedi.
Ertesi günü aradı ve tazminatımı vereceklerini söyledi. Tabi ben havaya uçtum. Babamın borçlar kapanacak. Tek derdim o, paramız var ama o bizim ev paramız ve mali açıdan özgür olmak istiyorum. Cemo ile bu konuda muhabbet etmek sıkıcı.
Tazminatımı taksitle ödediler bende ev parasından babamın borçlarının epeyce bir kısmını ödedim.
Yaz bitti annem uğraşmaya devam ediyor. Ama biz eve döndük. Klinikte yine bir eleman arama telaşı, Örtger dönmemi istediğini ve çalışma sistemi kurmamı dile getiren telefon konuşmaları geçiyor.
Kararsızım…
Para kazanmak istiyorum ama yoğun çalışmak niyetinde değilim. Örtger seçenekler sunuyor. Ona güvenmiyorum. Çünkü o bana fazla güveniyor. Ben çalıştığımda kendimi besleyemiyor ve üretemiyorum.
Bir arkadaş bu dönemleri anlattım. Çalışmam taraftarı, daha net bakıyor olaylara.Şöyle bir cümle kullandı. ‘Senin istediğin hayatı Cemo sana yaşatacak konumda değil!’
Birçok anlam içeriyordu. Mali açıdan ekonomik özgürlük iyi bir şey ama onu harcayacak vaktiniz var ise, yoksa tepinip durursunuz. Birde benim ne kadar büyük şeylerden bahsettiğimi düşündü ki herhalde bana atıfta bulundu.
 Kliniğe; bana göre çok basit bir iş için beni çağırdılar.  Bu işi hallettim benim niyetim onları görmek birazda rahatlamak. Cebime yüklüce para koydular. Kabul etmedim ama Örtger ısrar etti. Gacet laf arasında bana ne yapacağımı soruyor ve mali durumumuzu merak ediyordu. Yaparım bir şeyler dedim. Örer satarım, elimden her iş gelir gerekirse ev temizliğine giderim dedim. Aslında o benim neden onları tercih etmediğimi merak ediyordu. ‘Sana yakışıyor mu Püskül?’ dedi. Senin gibi bir kadına böyle bir iş yakışır diye ekledi. Benim gibi güçlü depresyondan çıkamayan bir kadına diye içimden güldüm. Tamamıyla içimden geçenleri söylemedim.
Aldım parayı gittim o akşam kendime istediğim kalemi aldım, okumak istediğim kitabı, üstüne güzel bir yerde kahve içtim, bir deftere birkaç satır karaladım. Kalanıyla çocuklara bir şeyler alıp eve gittim. Eve gelmeden o parayı harcadım. Emeğin arzularıma harcandığı gün diyelim.
Şimdi; işe başladım, zaman geçti, işi bıraktım. Kısa özeti bu ama arada geçen olaylar tamamıyla bu kadar basit değil!
Asla aç kalmam. Ne zihnen, ne bedenen! Çalışmaktan utanacak ne var? Gerekirse paspas yaparım, gerekirse çaycılık yaparım, gerekirse bulaşıkçılık yaparım. Ama asla işsiz bırakmam kendimi.
Bunu bir başkası yada çocuklarım için değil. Kendim için yaparım öncelikle. Vazgeçmem kendimden. Evet depresif yaşarım ağlarım sızlarım ama kalkarım ayağa, sallarım kendimi ve uğraşırım. Beynimi aç bırakmam. Okurum öğrenirim. Şu sanal dünyada her şey önünde bir nimet!
Okuduğum bilgiyi kafamda yoğururum. Her okuduğuma inanmam onun üstüne kafa patlatırım. Başkalarına okutur düşüncelerini merak ederim. Evde oturduğum zamanlarda ördüm sattım, yaptım sattım, annemin barbunyaları sattım, evdeki eşyaları sattım. Sıkıştıkça elimde kenarda köşede ne varsa sattım.
Oldubitti. Ben evrene ben buradayım ve istiyorum diye ellerimi açtım gerisi takdiri ilahi.
Asla pes etmeyin!

23 Aralık 2019 Pazartesi

SUSKUNLUĞUMUN HAYKIRIŞLARI




Sağ elimi sımsıkı kavramıştı. İstemiyormuş gibi elimle elini kavramamamıştım. Aslında burada kalmak istemiyordum ama kalmak ve bu evliliği sonlandırmak istiyormuş gibi davranıyordum. Uzun süredir el ele tutuşmadığımızı fark ettim. Eli sımsıcaktı. Eve gidiyorduk.
Anlamsızca yürüyormuşum gibi geliyordu. Biraz daha yürüyelim istedi herhalde yolumuzu uzattık. Bazen ben istediğim için yürüyüş yapardık. Oradan buradan konuşurduk. En çok o zaman dertleşirdi. Yaşadıklarını anlatırdı. Ben bir sorun olduğunda karşısındaki kişiyle sorunu çözmesini isterdim. ‘Öyle olmuyor işte !’dediğinde, susar sadece onu dinlerdim.
Şimdi ikimizde susuyorduk. Sessizliğimiz hislerimizi besliyordu. Sevgimiz besleniyordu. Onbeş yıllık evliliğimizde yaptıklarını, kızdıklarımı tek tek anlatmak istiyordum. Onu suçlamak kendimi aklamak ve haklı çıkarmak niyetimdi. Kendimi neden aklıyordum ki?
Bunca yıllık emeğimiz karalanmış mıydı? Neydi kötü olan? Benim hayatım, yaşadıklarım, öfkelerim, aceleci tavırlarım. Ben kötüydüm o sessizliğin mahkûmuydu.
Yaşamamımız hiç kolay olmamıştı, kimsenin olmuyordu. İkimizde hayata eksiden eksilerek başlamıştık. O babasız büyümüş hayatına emek vermişti. Ben kalabalık bir ailede, alkol bağımlılığı olan, hayat gayesi olmayan, sürekli zengin olma peşinde olan bir baba ile büyümüştüm. Hangimizinki daha zordu?
Hiç zorlamamıştı kendini, İstanbul’un tam göbeğinde büyümüş ama hiçbir şekilde kendini geliştirmemişti. On yaşında babasını kaybettikten sonra bir tesisatçı yanına çırak olarak verilmişti. Suskunluğu yediği dayaklardan gelmişti. Peki, benim bu konuşkanlığım nereden geliyordu?
 Aslında biz acılarımızı sevmiştik. Ben yere düşsem bir avuç toprak alır öyle kalkardım. O düşse kalkması için annesi vardı. Ama düşkün olmayı tercih ederdi.
Hayata bakış açımız asla aynı olmamıştı. Bazen konuşmalarımız onun saçmaladığı düşünceler üzerine tartışmalarla geçerdi. Saçmaladığını düşündüğüm şeyler aynen başıma gelirdi. Beni affetmesini isterdim.
Hep istediğim buydu… Evimde hobilerime vakit ayırmak, çocuklarımla olmak, kafam estiğinde dışarıya çıkıp hava alabilmek! Onun düşüncelerinin içerisinde boğulup kalıyordum. Kapana kısılmıştım. Özgür kalmak istiyordum.  İstediğimde kaçacak köşe bulmalıydım. Evde beni bağlayan bir çocuk vardı. O benim emeğimin en saf haliydi. Nefret ediyordum. Anne olmaktan. Rahat bir nefes alamamaktan, vaktimi harcamaktan!
Onsuz olsam istediğim gibi yaşayabilirdim. Bunları düşündüğüm için nefret ediyordum kendimden. Anneliğimi sorguluyordum. Evliliğimi ayağıma takılmış bir pranga gibi hissediyordum. İstediğimi yapabilmek için benim daha çok fedakârlık yapmam gerekiyordu.
Eski hayatımı özlüyordum. Ama asla o yoğunluğu kaldırmak istemiyordum. Masamı özlüyordum hastaları özlüyordum. Bir şeye yarama hissiyatını doyurduğum işyerimi özlüyordum.Kendi başıma olsam ne güzel çalışırdım ve dünya umurumda olmazdı.beni bağlayan çocuklardı, eşimdi, onlar olmasa daha özgür olurdum. İsteklerimi yapmak için fedakârlık yapmam gerektiğini hissetmek beni üzüyordu. Hayatımın daha kolay olmasını istiyordum.
Uykularımdan, hobilerimden, zamanımdan daha çok fedakârlık bekleniyordu. İnsanların düşünceleri de prangalıydı. Kimse özgür düşünceye sahip değildi. Cemo da öyleydi…
Ben bunları düşünürken o omzumu sımsıkı tutmuş, başımın sağ tarafından derin bir nefes alarak öpüyordu. Sevgisini hissetmiyordum, demir parmaklı kapıları açarken bu kapıdan neden girdiğimi evde ne yapacağımı düşünüyordum.

25 Eylül 2014 Perşembe

Aynı Değiliz

İçimden geçenleri yazmak istiyorum ama yazdıklarımın birileri tarafından yanlış anlaşılmasını istemiyorum. Hoş kim okuyor ya? Kendi kendime yazıyorum okuyorum gibi geliyor. Medi ‘ye link göndermesem oda bakmaz.
Konuyu dağıtmadan kafamdaki düşünceleri yazıya döksem iyi olacak.
Yaklaşık 8 yıldır internet kullanıcısıyım. 2010 yılından beri ise bloğuma yazmaya çalışıyorum.
Birçok blog yazarını yeni yeni yazmaya başladığı dönemlerde bende onları yeni yeni okumaya başladım. Kimi bloglar kendini geliştirdi, değişime ayak uydurdu. Kimileri ise ya zamanla yazmayı bıraktı ya da bloglarını kapattılar. Buralarda eskilerden birkaç tane, yazma işini bilerek, severek yapan ve iyi olan kaldı.
İlk başlarda el işlerine bakardım. Zamanla çocuk gelişimi, anaokulu, okula başlama yaşı sorunsalı üzerine yoğunlaşan yerli ve Google çevirisiyle anlayabildiğim yabancı blogları okumaya başladım. Belli bir listem var.
Genelde gördüğüm annelik ve yaşanan sorunlar üzerine yazan anneler var. Bu yazıların birçoğunda “O da benim gibi hissediyor.” “ Tam düşündüğümü dile getirmiş” “Ne kadarda haklı, hiç öyle düşünmemiştim.” Cümlelerini beyin kıvrımlarında dolaştıran yazılar çıkıyor. Seninle aynı duyguları paylaşan, isyan ettiklerine isyan eden yazılar okumak ve böyle insanların olduğunu bilmek rahatlatıyor.
Yalnız bu yazıları yazanlarla aynı hayatı paylaşmıyoruz. Aramızda bildiğin yaşam farklılıkları var. Bu farkları göz ardı ederek okuyamıyorum bazı yazıları ve kendimi okumaktan da alamıyorum.
1.       Ben haftanın 6 günü günde 9 saat çalışan bir anneyim. Birçoğunun hafta sonu tatili var, gerçekten hafta sonu. Benimki ise hafta sonu adı altında bir gün.
2.       Çalışan bir anne olmama rağmen, çocuğumu ne kreşe nede anaokuluna gönderecek 500 tl ve üstü para verecek durumda değilim.
3.       İlkokula başlamış kızımı hem etüt, hem beslenmeli ayrıca servisli bir okula yazdıramıyorum.
4.       Yaz tatillerimiz üç beş günlük deniz ziyareti oluyor. Birçok anne yurt dışına çıkabiliyor. Yazlıkları var. Tatilleri uzun soluklu ve bol gezmeli yemeli içmeli oluyor. Hele yurt dışına çıkmak için gelecek iki yılı taksitleriyle geçirmeliyim. Yani hayal.
5.       Eve geldiğimde çocuğumla maksimum 2 saat vakit geçiremiyorken, çocuğumu erken yatırmam için derslerini yaptırmam, yapamadıklarına yardımcı olmam gerekiyor. Sabahçı olan kızımın, en geç 6.30 da uyanmış kahvaltı etmiş olması gerekiyor. Erken yatırayım, odasına yatsın, kitap okuyayım yok. Yatma saati en erken 11.00 oluyor.
6.       Evde olan çalışmayan anneler çocuklarını anaokuluna, kreşe, oyun grubuna gönderebiliyor. Ben çalışmasam da çalışsam da bunları yapabilecek maddiyata sahip değilim.
7.       Maalesef benim çocuğumun son derece muntazam çalışma odası, masası, rengârenk sağlığa zararsız boya kalemleri yok. Bunları yapabilmek için yaban hayatı yaşadığımız evde, fırsat yok.
8.       Şimdi bunlar için birçok şey söylenecek. Aman ne önemi var önemli olan mutluluk ve sağlık diyebilirsin. Ben de bunun farkındayım ama demek istediğim bu değil.

Ne kadar evet aynıyız, aynı şeyleri yaşıyoruz, düşünüyoruz, hissediyoruz desek de; aynı hayatı yaşamıyoruz. Biz 1-0 geriden geliyoruz. Bunun birde -1 – 0 olma ihtimalinden korkan çalışmakta zorunda olan anneleriz. Bizden daha iyi olan yaşamlarını, hayat standartlarını yaşamak için tabiî ki bir enerji sarf etmişler ya da çok büyük çabalar göstermişlerdir. Bir gerçek daha var ki bizden yine ve her zaman 1-0 önde başlamışlar.
Toplumun sadece % 5 lik kısmı, tahminimce, meslek, kariyer, yaşayış biçimi anlamında, zorlayarak, zorlanarak, kazanmıştır. Aileden olmayınca zorla olmuyor bazı şeyler. Maalesef doğuştan şanslı olanlarda çoğunluk!
Hayırlısı deyip kendimizi teselli etmeye, sağlık olsun her şey olur diyerek de geçiştirmeye çalışıyoruz.



8 Mart 2014 Cumartesi

∞ Mart

ALINTI 
Birkaç gün önce bir bey gelip, eşinin hamile olduğunu, muayene ettirmek istediğini, muayene edebilecek bir doktorun olup olmadığını sordu. Bende doktorun olduğunu, çalışma saatlerini ve ücretini söyledim gitti. Bir iki saat sonra eşiyle geldiler. Eşinin kaydını yaparken kadının sorduğu ilk soru cinsiyetini öğrenip öğrenemeyeceği idi. bende 4 aylık gebelikte cinsiyetin belli olabildiği söyledim, beş aylık hamile olduğunu, merak ettiğini söyledi. Kayıt işlemlerini bitirdikten sonra muayene odasına aldım. Muayeneden önce beyefendi çıktı ve ablacım çok sağ ol, bebek erkekmiş dedi. Ben hayırlı olsun dedikten sonra “zaten kız olsaydı memlekete gönderecektim ”dedi. Dilim tutuldu bir şey diyemedim. Erkek olup olmadığı çok önemliydi, sağlıklı olması değil yani…
Toplumumuzda genel kanı böyle önce erkek evlat olmalı sonra ise kız olmalı. Çift olursa bir kız bir erkek daha şanslı olduklarını düşünen eşler var. Klinikte bu tip olaylarla sık sık karşılaşıyoruz. Erkek bebek doğana kadar, 4,5,6,7 kız bebek dünyaya getiren birçok kadın tanıyorum. Erkek bebek olmamasının sebebini eşinin, oğlunun, damadının “Y” kromozomuyla ilişkilendiremeyen, kadınlar, anneler, kayınvalideler gördüm.
Ben ise kız ve erkek evlat arasında ki ayırımı, küçük erkek kardeşimin daha annemin sağlık problemi nedeniyle doğmak zorunda olmadığı günlerde öğrendim. Babamın kırmızı burunlu bir BMC kamyonu vardı. Ön panelinin üst, orta kısmına sarı, gölgeli bir boya ve el yazısı ile büyük erkek kardeşimin, ismini yazdırmıştı. O zaman erkek çocuklarını kız çocuklardan önde görüldüğünü öğrenmiştim. Niye benimkini yazdırmadılar diye de gücenmiştim. Babam ikinci bir kırmızı burunlu kamyon aldığında benim adımı yazdıracağını söyledi, bende inandım. Babam kamyonları sattı, sonrasında bir daha kırmızı burunlu kamyon almadı.
Babamın kırmızı burunlu araba alacağı günler geçti, 31 yaşımın merdivenlerini çıkıyorum.
Büyüklerin kız çocuk okumasa da olur söylemlerine karşı, o zamanın ve şimdinin çevresine göre en azından liseye kadar kız çocuğunu okutmuş, sonrasında kız çocuk madenci mi olur diyerek üniversiteye göndermemiş bir babanın kız evladıyım.
Kafasına gerçek hayat donk edene kadar, totosunu kırıp, eşek gibi ders çalışıp üniversiteyi okuyamamış, şimdilerde keşke üniversite sıralarının kokusunu alsaydım diyen, iç geçiren bir kadınım.
Her gün bir şeyleri eksik yaptığını, yetersiz bir anne olduğunu, sıcak kekler, kurabiyeler, pudingler yaparak çocuğunu evde beklemek isteyen, yetersiz annelik içgüdüsünün gün gün arttığı, çalışan anneyim.
Şimdilerde hayatını kolaylaştırmak için değil, paylaşmak için sevip evlendiğini düşünen bir eşim var ve ben onun diğer yarısıyım, kadınıyım.
Çocuğum hasta olduğunda izin alabileceğim bir işim olması için dua eden bir çalışan kadınım.
Kadınlar günü kutlu olsun, bundan sonra kadınlar hayatlarını kolaylaştırmak, sadece üremek için evlenen erkek çocuklar büyütmesinler.
Bu akşam eve gidip, yemekten sonra kapıları mı silsem, ortalığımı süpürsem yoksa elbise dolabını mı yerleştirsem diye düşünüyorum.




16 Şubat 2013 Cumartesi

ARANIYOR


Bir süredir İstanbul modernde yer bulamadığım çocuk etkinlikleri için bir ay önceden Şubat ve Mart aylarındaki iki etkinliğe randevu almış ve kendimi çok iyi hissetmiştim.
Ne olduysa oldu bu ayarlamadan sonra buradaki  etkinliğe randevu alıp, İstanbul moderndeki etkinlikle çakıştığını fark ettiğimde pazartesi dergisinin etkinliğine sadece 3 gün kalmıştı. Önce Pazartesi dergisi ile iletişime geçip bir daha böyle bir etkinlik düzenleyip düzenlemeyeceklerini ya da sürekli bir etkinlik olup olmadığını sorguladığım bir mail gönderdim. Cemo ‘ya; siz kendiniz moderne gitseniz, ben etkinliğe gitsem daha iyi olacak bu etkinliğe katılmak istiyorum dedim. Cemo bensiz olmak istemediğini söyledi, başka çarem olmadığını bu etkinlikte bulunmaktan çok zevk alacağımı söylememe rağmen Cemo ‘da Cimcime ‘de bensiz olmayacağını uygun bir dille söylediler. O zaman moderni iptal edelim dedim, yine yiyen olmadı. Pazartesi dergisi de mailime cevap göndermeyince durumum çok bilinmeyenli bir denklem halini aldı.
Sanırım denklemi çözmek için bilinmeyenlere değer vermem gerekiyordu, bu durumda aklıma ilk gelen şey Cimcime’yi sınıf arkadaşlarından birinin annesiyle göndermek oldu ama cevaplar ora nere, nasıl gidilir, ne yapılır olunca zaten ben vazgeçtim. Bir arkadaşı aradım oda bebeği olduğu için gelemeyeceğini belirtince ben denkleme değer vererek çözememiştim.
Ya neden ben neden ben olmayınca bir şey olmuyor. Ben anneyim ama kendime bir şeyler katmak için bir şey yapamaz mıyım? Yalnız başıma tuvalete bile gitmekte zorlanmak zorunda mıyım? Madem öyle her şey bensiz olmuyor, neden etkinlikten vazgeçilmiyor da benim vazgeçmem gerekiyor? Ben kendimden fedakârlık yapmak zorunda bırakılıyorum.
Şimdi bizim Cimcime ile 17 Şubat 2013 tarihinde saat 15.00 daki Gündüz başka gece başka etkinliğine katılabilecek akıllı, dinamik, prezantabl çocuklarla vakit geçirmekten hoşlanan birini arıyorum.

Bu iş samanlıkta iğne aramaya benziyor ama   bulamazsam ya ben vazgeçeceğim  ya da onlar vazgeçecekler.

20 Aralık 2012 Perşembe

İyi ki doğdun ...


Gece 3 ‘te uyandığımda altımı ıslattım sandım. Artık hamileliğimin son ayları olduğu için, vajinama baskı yaptığını düşündüm. Eşimin yanına gittim sanırım doğum yapacağım dediğimde – bu saatte çocuk olmaz deyip uyudu. Bende gidip duş aldım ve uyudum. Sabah kalktığımda yine altımı ıslatmıştım ne oluyor ya dedim. Annem evde olduğu için kızım bu normal değil, doktora gidelim dedi. Bende eşimin yanına gittim sanırım doğum yapacağım dedim. Oda yataktan kalkıp, duşunu aldıktan ve kahvaltı ettikten sonra hastanenin yolunu tuttuk.
Kapıdaki yaşlı kadın neden geldiniz dediğinde; sekiz aylık hamile olduğumu, suyumun geldiğini ve hafif ağrılarım olduğunu söyledim .-Geç dedi. Geçip jinekoloji masasına hazırlandığım, ayaklarım vıcık vıcık poşun içinde o odadan bu odaya ultrasona alındığım, sedyeden düşürüldüğüm ve anestezi uzmanının annenin gözleri ne güzel bakalım bebeğin gözleri ne renk olacak dedikten sonrasını hatırlamıyorum.
Kendime geldiğimde; ayaklarım üşüyor, karnımdaki kum torbası canımı yakıyor, çenem titriyordu. Üşüyordum, çok üşüyordum.1 saat sonra onu kucağıma verdiler. Gözlerini açamıyor, ağzı ile bir şeyler arıyordu. Ve ilk sütümü verdim ,arandığı şeyin ne olduğunu biliyormuş gibi göğsüme yapıştı.
Şimdi o günün ardından tam 7 yıl geçti. Bir zamanlar göğsüme yapışan bu güzel kız; kalem tutuyor, yazıyor, çiziyor ve ev işlerinde bana yardım ediyor.
Canım kızım iyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza girdin.
 DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN…