20 Aralık 2013 Cuma

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Takvim 20 /12/2013 saat 14.50; sekiz yıldır takvimler aynı günü seninle anlamlı kılıyor. Gelecekte artık arkeolojik kazılar yerine, fiber optik kablolarla iletişilen biz zamanın verilerilerini kodlarla çözüp bulacaklar. İşte bu yazdıklarım belki karşına çıkar, belki de bunları okuyabilmek için can atarsın.
Bu yazdıklarım ve evde okuduğum, sakladığım kitaplarım, kitapların içine yazdığım küçük notlarımın hepsi sana…

                    Küçük kırmızı burnunla dünyaya geldiğin günden bu güne sekiz yıl geçti,
En çok kıymalı karnabahar yemeğini seviyorsun.
Kıyafet seçimi yaparken renk uyumuna değil, kısa ve dar oluşuna dikkat ediyorsun.
Saçlarını kendin toplamaktan hoşlanıyorsun.
Kendin duş alıyorsun
Matematiği çok seviyorsun
Okumayı sevmiyorsun
Benimde evde kitap okumamdan hoşlanmıyorsun.
Sana ders anlatmam çok hoşuna gidiyor, anlasan da anlamamış gibi davranıyorsun.
Gece yatmadan süt içmek yerine çorba içmek istiyorsun.
Derslerini yapmak yerine mutfakta olmayı daha çok seviyorsun.
Babaannenin ev anahtarını bize kaçırıp bizde kalmasını sağlamaya çalışıyorsun.
Benden sindy silgi kalemi almamı istiyorsun.
Babanın seninle abur cubur yemesini ve almasını çok seviyorsun.
Anneni tuhaf ama zeki babanı ise sevecen buluyorsun.
Kendini beğenmiyorsun. Bence dünya güzelisin.
Saçlarım keşke sarı ve kıvırcık olsaydı diyorsun.
Doğum gününü Çanakkale de kutlayacağımız için çok heyecanlısın.
En çok sevdiğin 10 kişi arasında 7. Sıradayım, baban ise 6. Sevinmem lazımmış arkadaşların anne ve babasını yazmamış bu liste değişir mi yoksa böyle bir listeye gerek var mı bilemiyorum.
Akıllı ve mantıklı sorular soruyorsun cevap veremiyorum.
Kakaolu kek , damla çikolatalı kurabiye yapmayı , yemeyi seviyorsun.
Bale , buz pateni  öğretmeni olmak istiyorsun.
…………………………
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN





19 Aralık 2013 Perşembe

Gelecekteki Püskül'e


Buraya ağzımı açmış bademciklerimin üzerinde sanki dağların üzerindeki karlar gibi duran yemek artıklarının neden olduğu o muhteşem görüntüyü fotoğraf çekip paylaşmayı çok isterdim.
Bilindiği ya da benim bildiğim kadarıyla ben tonsilit oldum.30 yıllık ömrüm var zaten ve bunun 20 sini hatırlasam böyle bir şey görmedim yahu…
Eklemlerimin üzerine sanki kum torbaları bağlamışlar gibi, halsiz ve bitkinim, daha doğrusu bugün itibari ile daha iyiyim.
Bu yazıyı da hani çalışmadığım bir dönem olursa neden çalışmamam gerektiğini hatırlamak için yazıyorum.  ( Altını çizdim )
Bu hastalık dönemimde en can alıcı soru Cimcimeden geldi.
-Anne öğretmenim hasta olunca okula gelmiyor, sen neden işe gidiyorsun? Dedi
Tabi kamu çalışanı ile özel sektör çalışanı arasındaki farkı, aslında hasta olan bir işçinin evinde dinlenme hakkının olduğunu söylemedim. Aslında  cevap vermedim.
Önce işe gelemeyeceğimi bildirdiğim Gacet; ‘İyi hissedince gel, muayene edelim dedi. Saat  11  gibi işe gelip muayene olup bence ömrümde ilk defa annemce daha önce çok olduğum penisilini kaba etime girmesine engel olamadım. Burada bir püf noktası var oda iğneyi bol jetokainle mümkünse bir jetokainle sulandırmak yoksa kaba etinizin üstüne oturamama, ağrı şokuna girme olasılığınız çok yüksek.
Örtger benim halimi görüp acıyınca bol sıvı ile kompleks B ve C vitaminlerini depoladığı, analjezik ve gram negatif etkili antibiyotiğini eklediği serumu bana uygun gördü. Bu arada ben hala müşahede odasındaki iki yatağından birini işgal etmiş durumdaydım ,saat 3’e kadar  böyle devam etti .Kolumda serum, zonklayan kafam, taşlaşmış dilim ve yatak muhteşem bir karma olmuştuk.
Sonra…
Serum bitip artık ne yapacağım bilemediğim, Gacet ‘in bademciklerime batikonlu gazlı bezle temizlediği o andan sonra masamın başına oturdum, doğal olarak da çalışmaya başladım.
Bu günde taşlaşmış dilimle uyandım bir bardak su içmeyi denedim içemedim. Ama sonra paşa paşa işe geldim. Başım ağrıyor, öksürünce beynim çıkacak gibi geliyor. Bildiğin istirahatlık durumdayım. Az önce de sırf farenjit için Gacet bir hastaya iki gün istirahat verince kafam attı. Arkadaş ben senin işçin burada  zonk zonk beynimle çalışmama izin veriyorsun. Git püskül dinlen demiyorsun. Allahı var git Püskül yat dedi ama burada, yani burada ol ama içerde yatabilirsin. Ama ben, evimde sıcacık yatağımda yatmak, hastalık istirahatı denen şeyi uygulamak istiyorum.
Şimdi bana diyecek ki aman Püskül yerine insan yok, biz yapamıyoruz zorlanıyoruz. Biz hasta iken işe gelmiyor muyuz? geliyoruz bla bla bla .
Püskülcüğüm gelecekteki sana bugünden sesleniyorum, eğer evinde çocuklarınla oturuyor, karnın tok ise aman diyeyim sana totonu kır otur kızım. Yoksa geldiğin bu geçmişte  hasta hasta çalıştın evde olmanın kıymetini bil yavrucuğum kendini üzme, çocuklarına, kocana iyi bak .

Şimdi yazıyı okudun, keyfin yerine geldi değil mi? Hadi kalk çoluğa çocuğa bir şeyler hazırla oldu mu yavrucuğum? Üzme kendini. Bak sana ufak ta bir ipucu Cimcime yaptığın browni keki çok seviyor. Hadi bakalım afiyetle…





4 Aralık 2013 Çarşamba

DEDEM

8-9 yaşındayım, o zamanlar bekar olan, dört kız kardeşin  en küçüğü  teyzem yer sofrası kurmuştu, sofrada en iyi hatırladığım yemek; bol soğanlı tavuk yahnisiydi ekmeği tek parmağımla kırıyor, durmadan tabağa banıyor sonra ısırıyor, tekrar  banıyordum. Dedem sessizce yememi seyretti, teyzemin bir sıkıntısı vardı, anlam veremedim sonra etrafıma bakındım. Bir sessizlik , bir tuhaflık kokusu var ama ne?

Ekmeğimle tabağa banarken anladım ki hepimizin tek tabaktan yemek yediği sofrada ben ısırdığım lokmayı tabağa bandırıyordum. O zamana kadarda hiç dikkat etmemiştim. Teyzem uyarınca; dedem ''acıkmış, ne güzel yiyor dedi '' buğulu gözleriyle, o kadar sevecen baktı ki ben yemeğe devam ettim. Bir daha da ısırdığım lokmamı tabağa bandırmadım. Dedemin o sevecen bakışını da hiç unutmadım.

Artık en büyüğümüz, toprağımız, çınar ağacımız, dedem yok. Kalabalık bayram sofraları eskisi gibi olmayacak. Dedem boynunu devirip, tavanı alçak evinin odasına girip bütün torunlarını damatlarını göremeyecek. Gittiğimde görmek için gidecek bir evim varken, bahçesindeki kızılcık, dut ve incir ağacının meyvelerine bakın ne varsa toplayın, ne olur yiyin diye durmadan ısrar eden dedem olmayacak. Geleceğim dede dediğimde '' Nasipse, inşallah '' diyen ,Teyzemin yaptığı model pastayı afiyetle yiyen ,''Bizim torun pastacı oldu''diyen , yanına oturup sarıldığım, elmacık kemiklerinin sertliğini hissedip, yanaklarını öptüğüm, İsimleri karıştırıp her isme ayrı anlamlar katarak söyleyebilen dedem yok.


Dedem, şimdi o baktığı boşlukta. Kimsenin bilmediği, görmediği ama inandığı o yerde, arafta, beklemede...
Torunlarım, çocuklarım  meyvelerini yesinler diye bahçesine ektiği ağaçların yapraklarında, dallarında, meyvelerinde, toprağında geçmişin de geleceğinde tüm anılarında.

En eski toprağım, yaşama sevincim , her şeyi yaradana bırakanım,kendi için değil , evlatları için en iyisini isteyenim , evlatlarına bir ağaç gölgesi bırakmak için çalışanım, seni daha nasıl seveyim , ne söyleyeyim .
Nur içinde yat …


21 Kasım 2013 Perşembe

Ermiş

Ermeye başladığımız dönemlerde ; okuma yazma ile , ergenleşmeye çabaladığımız dönemde sınav ve üniversite ile , erdiğimiz dönemlerde çocuk , koca ve iş ilişkisi ile , ermiş olduğumuz dönemlerde ise menapoz ve prostat ile uğraşıyoruz.Bir rahatlık yok ki kardeşim.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Tarih ve Bağlangıç

Okuldan çıkıp köy otobüsünü, mavi önlüğümle beklediğim günlerdi. Adına  durak denmeyen sadece köy minibüslerinin geçtiği yöndeki kaldırım vardı. Bu kaldırımın hemen kenarındaki  dükkanda ; balık malzemeleri satılırdı.
Balık ağları ile süslenmiş vitrininde, birkaç olta ve misina dururdu. Bir gün vitrine baktığımda yukarıya asılmış bağlamalar gördüm. bu bağlamaların içinde en küçük olanı dikkatimi çekmişti. Bende küçüktüm bağlamada küçüktü. İşte o zaman bu müzik aletinin benim olmasını çok istemiştim ,tek etkileyen yanı küçük olması , birde müzik aleti olması idi.
Gelip gittiğim, otobüs bekleyip kaçırdığım günlerde, Sazcı Hasan adı beynime kazınmıştı. Oto tamircileri, garaj ve birkaç satıcının küçük dükkânlarının arasından Sazcı Hasanın vitrini benim için ayrı bir dünya olmuştu.
4. sınıf karnemi alıp teşekkür belgemle eve gelmiştim hava çok soğuktu babam küçük odanın sobasının kenarında oturuyordu. Herkese teşekkür belgemi göstererek gelmiştim. Köyden ilçeye okumak için gittiğim ilk yılda teşekkür almıştım ve sanırım annem babam ve dedemin benden pek ümidi yoktu. Kapıyı hızla açıp odanın kapısına yöneldim ve elimdeki belgeyi sallayarak baaak kızına gördün mü dedim. Babamın ifadelerini net hatırlamıyorum ama sevinmişti ve o gün bana bağlama alacağına dair tutmayacağı bir söz verdi.sonra keşke anneme sarılsaydım da söz verdirseydim dediğim koca bir 18 yıl geçti…
Bu anlattıklarım Cimcime ye gitar almak için gittiğimiz müzik evinde aklımdan film şeridi gibi geçen hatıralarımdı. Bir bir kapılarını açıp, selam verdiğim anılarımdı hepsi. Neden neden olmasın dedim kendime Belki Sazcı Hasan’daki küçük bağlama değil ama ufak bir başlangıç için bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Düşünmekle yetinmeyip, başlangıç için bir bağlama aldım kendime.
Bu bağlamayı alalı tamı tamına 1 yıl oldu ve o günden beri evin en başköşesinde, anılarımla birlikte duruyordu. Sadece birkaç kez Cimcime ve Cemo ile tıngırdatıp söylediğimiz, tekrar baş köşeye oturttuğumuz misafirimiz oldu.
Bir adım atmak gerekti. Madem o kadar istiyordum madem anlamlı bir şeyler olacaktı. Bende bağlama dersi almalıydım. Eylül ayında İsmek kurslarından birine yedek olarak yazıldım. Geçen hafta telefonla arayıp çağırdılar.
Dün akşam ilk dersim vardı. Cimcimeyi Anneme emanet ederek, Örtgerden izin alarak, 30 yaşını devirmiş bir kadın olarak, korkuyla karışık heyecanla ilk derse gittim. Beklediğimden daha zevkli bir ders oldu .

Parmaklarım çok iyi değil,  kurs sonunda birkaç türkü çalmaya çalışmaya başlayacağabileceğimizi söyledi eğitimcimiz. Bakalım gelişme bölümü nasıl ilerleyecek bende merak ediyorum.

14 Kasım 2013 Perşembe

Deneme

Yazıya dökmeye çok ihtiyacım var.Bir türlü,bir yerden başlayamamamda ayrı sorun.bir çok kelime , cümle beynimde çarpış çarpış dolaşırken ben ya parmaklarımı klavyede gezdirmeye yada world dosyasını açmaya üşeniyorum.
Bazen başlangıç ve bitiş cümlelerim öyle ters zamanlarda aklıma geliyor ki ne yapacağımı şaşırıyorum.Hala okuyorum, ne bulursan , ne ilgimi çekerse, işe otobüsle geliyor, ve durakları bile farketmeden okumanın o büyülü dünyasına salıyorum kendimi.
Ağaç oluyorum dallarım budaklarım meyvalarım var .Hep yeşilim mesela hiç kuruduğumu düşünmüyorum.Bazen hep gördüğüm iplik perdeli evin penceresi oluyorum , yaşanılanların tahminini, yaşadıklarımla yazıyorum.Her zaman görmekten mutluluk duyduğum , kapısının önünden geçerken bile içime bir huzur dolan sahafın , durmadan girip, çıkan , hiç bir şey almayan yada alacağı şeyin değerini bir türlü anlamayan müşterilerine duyduğu kızgınlığı hissediyor ve camından bakıyorum . 
Ne olursam olayım , kendimi kaptırmış yazamıyorum.Bir gün kelimeler geliyor , ekleniyor ekleniyor ama bir türlü harflere düşmüyor.
  Püskül

8 Kasım 2013 Cuma

Bir Müsibet Bin nasihat

Çocukluk arkadaşım olmadı benim. Hani öyle çok vakit geçirdiğiniz, oynadığınız yada bayramlarda birlikte el öpmeye gittiğiniz, kapıya gelip seni çağıran, hadi oynayalım diyen arkadaşlarım olmadı.
Köyde okula başladığımda zaten 1. Sınıf öğrencisi 4 kişi idik. 1. 2. ve 3. Sınıflar hep aynı sınıfta toplasan 30 kişi etmez. O zamanlarda da yoktu sıkı fıkı arkadaşım.
Üst sınıflardan bir kız, 4. sınıfların öğretmeninin kızını kucağına almış, bebeğim diye, kucağında seviyordu. O zaman nasıl bir gerçeklik ile bilmiyorum ama bende madem öyle altınıda değiştir dedim. Nasıl öyle bir şey dermişim diye tepkiler çığ gibi büyüdü. Ben 1. Sınıf öğrencisi Püskül, diğer sınıfın öğretmeninden ne kadar saklandım, ne kadar tırstım bir şey söyleyecek diye hatırlamıyorum.
Daha sonra ilçeye okula gittiğimizde yine kimse beni arasına almadı o sıkı fıkı arkadaşlıkları olan ilçenin veya gelişmiş köylerin, ilgili anne ve babaların biricik kızları beni zavallı çilli köylü diye çağırıyorlardı aralarına ama tam olarak kabul gördüğüm bir arkadaşlık değildi hiçbiri.
Ben her zaman kendimden daha alt seviyedeki zeka ve yaşam tarzı olarak, ezilmiş halk çocuklarının yanında olurdum. Bunu kendimi yüceltmek yada başkalaştırmak anlamında değil de bir gerçeklik olarak bahsediyorum.
Ya ben çok fena gerçekleri hemen söyleyen arsız bir yapıya sahiptim ya da bu dünya yalan dünya idi.
Ortaokul yıllarımda da aynı şey oldu insanların karşılıksız bir arkadaşlık kurabildiği bir dünyada yaşamıyordum. Yada arkadaşlığı öyle çok abartıyordum ki karşımdaki insanları hemen kaçırıyordum.
Liseden görüştüğüm birkaç arkadaşım, sırdaşım var. En önemlisi de başka bir okuldan arkadaşım hala görüşürüm, dizinde ağlayabileceğim, yargılamayan tek arkadaş diyebilirim.
Onunla aylarca konuşmasak, görüşmesek de buluştuğumuzda daha dün görüşmüş gibi hayattan ve kendimizden bahsedebiliyorum ve beni sevdiğini hissediyorum.
Lise bittikten sonrada ben zaten hayat mücadelesine düşmüştüm. Motosikletimle köyden ilçeye süt götürüyor, geri dönüşlerde çerezler alıyor, düğünlerde, köy hayırlarında satış yapıyordum. Bir kaç iş başvurumdan henüz olumlu yanıt almamıştım.
Bir gün sütleri dağıtmış çerezleri heybelere yüklemiş köye dönüyordum. Tam ilçeden çıktığımda, yolda kısa şortu ve eski terlikleri ile yürüyen birini gördüm. Önce turist sandım ama bizim ilçemizin turistik hiçbir şeyi yok ki, hem çantası falan da yok! Yanına yaklaştığımda karşı komşumuzun kardeşinin kızı olduğunu gördüm. Durmadan ağlıyordu aramızda 5 km uzaklık olan diğer köye götürmemi istiyordu. Ağlarken bir yandan da sakın teyzemlere söyleme diyordu. Bizim köyün yol ayrımında durduk. Onu indirdim sakin olmasını söyledim. Bende korkuyordum ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.
O sırada uzun yol otobüslerinden biri geçiyordu otobüsü durdurdum. Onu otobüse bindirip istediği yerde inmesini söyledim. Bende çok korkmuştum onun haline de çok üzülmüştüm.
Kimseye bir şey söylemedim. Sonra teyzesinden öğrendik. Liseyi yeni bitirmiş, en başarılı öğrencilerindenmiş ve üniversite sınavında hatırı sayılır bir puan almış. Ama gitmek istediği köyden bir çocuk ile nişanlı imiş ailesi istemiyormuş oda çok seviyormuş. Ailesi öncelikle okuması gerektiğini vurguluyor baskı yapıyormuş. Aslında nişanlılarmış ama baskılar devam ediyormuş. İşte bu yüzden evden kaçmış. Ben denk geldim işte… Her tuhaf olay beni bulur.
Facebookta bir şekilde karşılaştık ve arkadaş olduk. Evlenmişler eşi ile mutlular dünya tatlısı bir oğlu olmuş. Bir kez konuştuk gerçekten beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Hatırlamış evlilik hikâyemde sende geçiyorsun gibi bir şey söyledi. Sonrası ise işte bildiğin Facebook arkadaşlığı, fotoğraflarını durumlarını beğenmekten ibaret.
Benim gördüğüm mutlu bir aile tablosu, harika bir anne, özenli, eğitimli ve bilinçli. Başkada bir şey düşünmedim dedim ya işte Facebook arkadaşlığı. Görse benimle konuşmazdı herhalde.
Dün; AK Parti ile ilgili muhalif bir fotoğraf paylaşmıştı bende fotoğrafı yayınlayan kişinin vatansever bir siyasetçi olmasına atıfta bulunan bir yorum yaptım. Ardından sert bir tavırla fotoğraf aşığı olduğunu onun için yayınladığını yorumladı bende ne demek istediğimi açıklayan bir yorum yaptım ama yorumu gönderemedim sonra fark ettim ki beni engelleyip, arkadaşlıktan çıkartmış.
Ben olsam ne dediğini açıklamasını isterdim yâ da uzatmazdım. Ya da karşımdakine kendini aşağılık hissettirecek kadar kötü bir hakaret ya da harekette bulunmazdım.
Sonra bu yazının başına döndüm, düşündüm. Şimdiye geldim ve dedim ki ben hayatımda yeri olsun olmasın, bana iyiliği dokunsun dokunmasın bütün tanıdıklarıma iyi davrandım. Kalbimde kötülük, dilimde beğenmişlik olmadı. Bana zarar verenlerden elimden geldiğince uzak durmaya çalıştım. Benimle işi olan insanları başımdan atmaya değil, yardımcı olmaya çalıştım, iyilik yapmak için elimden geleni yaptım. Yalan söylemedim, görüşemeyeceksem görüşmedim, görüşeceksem aradım.
Demek ki herkes aynı olamazmış, demek ki eğitimli olmak her şey demek değilmiş, demek ki mış gibi görünmek daha iyiymiş. 



29 Ekim 2013 Salı

BAYRAM GELMİŞ NEYİME

Resmi deyince aklıma ,zorunluluk geliyor. Zorunlu olarak okul döneminde katıldığımız yağmur altında kaldığımız geçit törenleri, çelenk koymak için bir birimiz dürtüklediğimiz törenleri hatılıyorum.ilkokul ve orta okul döneminde Allahtan olacak ki okul formalarıyla gidiyorduk törenlere ,sadece ayakkabı kısmında anlaşılıyordu zengin fakir ayrımımız.
Şimdi  anneyim aslında resmi deyince aklıma hiçbir şey gelmiyor. Çünkü sosyalist işçi patronlarımız resmi tatilin ‘’ R’’ sini bize göstermiyor ve söylemiyorlar. Resmi tatil olan günlerde bizim pardonlardan bu resmi tatildir diye ne bir jest ne de bir tatil hakkı bildirimi alıyoruz.
Benim resmi tatil hakkı deyince aklıma evdeki yavru ile geçirecek vakit silinecek cam veya kapı ya da yıkanacak çamaşırlar geliyor aklıma.
Ama bizim pardonların ne bu konuda biz jest yapacak, ne de aman siz resmi tatilleri istediğiniz gibi değerlendirin dertleri var. Bir izin istesen bin bir surat yaparlar.

Bu 29 ekim izninde görüşemediğim arkadaşlarım, gidemediğim  memleket, bir de ufaklığın planlarına katılamadım . tatil verilmemesi değil de sanki yokmuş gibi davranılması sıkıyor insanın canını, ne yapalım ben ve benimle aynı kaderi paylaşan bütün işçi kardeşlerimin 29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlu olsun.

24 Ekim 2013 Perşembe

AYIP

6-7 yaşındayım, ninem mahalledeki kadınlarla toplanmış; ineklerin süt vermesinden, bahçedeki domateslerin hastalığından, bahçeye dadanan kalın kabuklu böceklerden bahsediyorlar. Birden ninemin de komşu teyzenin de harfleri küçüldü, sesleri kısıldı. Belli ki gizli bir şey konuşuyorlar. Ben kocalarını çekiştiriyorlar diye düşünüyorum, uyuyor numarası yapan gözümü hafifi aralayıp, kulak kabartıyorum konuşulanlara.

Filancanın oğlu ne olmuş aaa bak yazık yazık neyse Allah yardımcıları olsun gibi kısa cümleler kurarlarken ben bir hışımla ninemin dizinden sıyrıldım. Nerden duydum hatırlamıyorum ama olay hakkında konuşmaya başladım. Ninem bir hışımla ağzımı kapattı sus elin ayıbı öyle söylenmez, çok ayıp dedi.
Ben o günden beri başkalarının ayıpları üzerine ne konuşmayı, ne yorum yapmayı seviyorum. Yaşadıklarının arsızlığını taşıyıp, başkasına müdahale etmeye kalkanlar  hariç!
Son dönemlerde evlerde, otobüslerde, internet sitelerinde hep aynı haber konuşuluyor.
Bir öğretmen,
2 aylık bebeğini,
9 gün nasıl bırakıp ailesine gider,
Hem de gayri meşru,
Hem de toplum için örnek olacakmış.
Sorular bu şekilde uzayıp gidiyor. Soruların uzamasından ziyade asıl sorun tv kanlarlının haberlerinde ve birçok yerde yapılan yorumlar.
İşte o zaman söyle dedim. Bu bir kadın benim hemcinsim, bende anneyim, nasıl olabilir, mutlaka bir sorun var. Kim bilir neler hissetti? Üstelik neden hastaneye götürüyor ki çöpe de atabilir madem o kadar cani!
Ya öğrenen anne ve baba ya  onlar ne hissetti ? Ne kadar basit insanları yargılamak, yafta yapıştırmak. Sordum durdum kendime…
Burada  tam benim hissettiklerimi yazmış Eyüp can !
Öyle ya da böyle doğru bir davranış değil ama biz ne çabuk insanları silip hayatımızdan çıkarabilen hale geldik. Ne çabuk unuttuk insanların ayıplarını örtmeyi.
Ben bundan 23 yıl önce nenemden öyle öğrendim. Kötü ayıplar örtülür, kendi haline bırakılır. Düzelir düzelmez sen kendine bak.
 Sınanmadığın günahın masumu olamazsın asla unutma!




19 Ekim 2013 Cumartesi

Bir bayram daha geçti

Ona göre; bayram deyince durmadan çalan, cevap verilmeye korkulan telefonlar geliyor aklına. Durmadan gelen misafirler, gelmemesi için elinden geleni yapması gerektiği gereksiz insanlar. Bir tatlı dil, güler yüz, hoş sohbet isteyen akrabaların geldiklerinde ona iş yükü olacaklarını düşünmek. Kapıyı çalan acaba misafirdir diye kapıyı açmamak. Kapıya gelen çocuklara para vermedikten sonra kapıyı açmanın anlamı yok, kendi çocuklarını ise apartmanda el öpmeye gönderecek ne güveni nede bayram bilinci var. Bayram başlı başına iş âmâdan insanları görmek, uğraşmak gerek zaten bayram sabahı diye erken kalkmak, bayram hazırlığı yapmak diye bir şeyde yok.
Buna göre bayram; sadece tatil demek. Bir iki gün çalışabilirsem maaşa ek demek. Zaten insanlar eli öpülesi değil, görülesi değil. Kapısına gidip eş dost görmek el öpmekte ona göre değil. Bayram tatili demişken bütün gün yatmak. Hani bayram izni dedikleri onun için yataktan çıkmamak. Mis gibi bayram havasına gözlerini kapatmak. Ne sevdiklerini arayıp sormak nede sevmedikleri ile barışıp, konuşmak onun için bayram sadece bir takvim mevzusu. Onun mevzusu en derin mevzu neresinden tutsan, neresine baksan deriiiiiiiin…
Şuna göre bayram; sabah olabildiğince erken, kimse eve gelmeden çoluğu çocuğu tası tarağı toplayıp, hemen bayramlaşmaya gitmek. Öğle yemeğini, akşam yemeğini de dışarıda, herhangi bir yedik mi, bu akşamı da bir yerlerde geçiştirdik mi bayramı bitirip evimize döneriz…
Onlar, bunlar, şunlar…
Bana göre bayram; Çocukluğumun bayramları kurbanını kesmiş insanların ellerini öpmeye gidip, et doğrayan yaşlı teyzelerin taze et kokan kurban kınalı ellerini öpmek, bütün köyü kapı kapı dolaşmaktı. Hala biyolojik saatim sabah erken kalmayı reddediyor. Erkenden kalkıp eşi namaza, çocuğu uyandırıp kahvaltı sofrasını kurup, Allah ne verdiyse kahvaltı etmek. Gelen giden misafirleri ağırlamak. Tatlıları, dolmaları hazırlayıp, sofraları dolu koyup, boş kaldırmak. Kapı dolaşan çocuklara minik hediyeler, şekerler uzatmak, kolonya dökmek.(elimizi öpmeye gelen çocuk olmadı L)
Bir bayram daha geçti gitti, iyisiyle, kötüsüyle…
Ve ben her bayramı geçireceğim eski bayramların özlemiyle…

Çocuklarım benim bayramlarımı gibi bayramlar geçirecek mi merakıyla…