18 Eylül 2014 Perşembe

Paha Biçilmez

Proje aşamasındaki uğur böceği



Annemin bana beslenme çantası hazırladığını hatırlamıyorum. Plastik kutu biçiminde bir çantam vardı birkaç kez bir şeyler götürdüm içinde ama net hatırladığım, sürekli kullandığım beslenme çantası kullanmadım.
3. sınıfa kadar gittiğim köy okulunda böyle bir ihtiyaç olmamıştı. ilçe ilkokuluna başladığımda ise birkaç kez sanırım, üstünde çizgi film karakterli etiketlerin olduğu beslenme çantamla gitmiştim. Neden sıkıldım neden götürmedim hatırlamıyorum ama aldığımız 5000 lira harçlıkla 3000 liraya simit alıp yediğimiz küçük okul kantini bu konudaki ihtiyaçlarımı giderdiğini hatırlıyorum. Ortaokulda ise sadece bir iki kez götürdüğüm salçalı köy ekmekleri hafızamın bir kenarında.
Değerli örtümüz.
3. sınıfa başlayan Cimcime bu yıl sabahçı, bu işe benim kadar seviniyor mu bilmem ama sabah erken kalkıp kahvaltı hazırlamak, beslenme hazırlamak zorunda ben olduğuma göre sevinmesi lazım. Kahvaltı hazırlama hele hele beslenme çantası hazırlama kısmını ben çok seviyorum. İstediklerimi hazırlayıp koyuyorum ve sağlıklı yiyecekler oluyor. Kuruyemişi, meyvesi ve beslenmesini koyup yanına ufak bir not ekliyorum. Beslenme çantasının hem sağlıklı yiyeceklerle dolduğunu hem de boş gelmediğini görmek bana huzur ve mutluluk veriyor.
Dün yine gözlemesini hazırlayıp, yanına notunu ekledim baktım ki servis örtüsü lekeli ve eski, düne kadar fark etmemiştim. Gün içerisinde evde yeni bir tane olup olmadığını düşündüm. Aklıma evdeki şunu yaparım deyip de aldığım kumaş yığının içindeki piti piti kare pembe kumaşla yapabileceğim bir örtü geldi.
Aşama 2 dikim sonrası uğur böceği operasyonu
Akşam Cimcime uyuduktan sonra sürprizi hazırlamaya karar verdim. Kumaş aslında pamuklu değil şimdilik idare etsin yeni bir proje daha üretirim diye düşündüm.
Kumaşı eski örtü ölçülerine göre kesip, kenarlarını ütüyle içine kıvırdım. Ütüyle sabitleştirmek, dikim esnasında çok işe yarıyor. Kenarlarını makine ile diktim. Gündüzden tasarladığım uğur böceğini keçe ile yaptım ve kenarlarından elde dikerek kumaşın kenarına tutturdum.
Cemo; al bir tane ne uğraşıyorsun der gibi baktı. Alırım tabi ama benim yaptığım gibi olur mu? Olmaz işte!!! Bu anne eli değmiş gibi değil anne eli değmiş gerçek servis örtüsü…
Bunun fiyatı değil değeri var. Bu değerli örtüyü Cimcimenin çantasına yerleştirdim güzel bir not yazdım. Az önce de anne çok beğendim nidalarıyla telefonunu alınca bende mutlu oldum. Kalpli ve kelebeklisinin siparişini verdi .Çocuklar işte, onları mutlu etmek için ufacık ayrıntılar yetiyor.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Zaruri Açıklama

Bu açıklamayı sadece kendim için yazıyorum. Ben, içimdeki benin, içindeki ateşi artık söndürmeliyim. Bu ateşin sönmesi, içimdeki ben sesinin susması için oluşturduğum satırlarım, beni kesinlikle rahatlatmalı. Cümleler bizzat içimdeki Püskül’ün susması için; bağırışları, çağırışları ve susuşları diyebiliriz. Ayrıca içimde dönüp duran kelime bulantılarının kusmaları olsunlar.
Cemo
Hemcinslerimin hemen hemen yüzde 90 gibi hiç azımsanmayacak kısmı, bir şekilde babası, abisi, dedesi, kocası, annesi ve hatta kendi içinde yetiştirdiği, kadın baskısı tarafından hayallerinden vazgeçmiştir. büyük bir yüzdelik içinde olduğumu düşündüğümde şanslı olduğumu varsayabiliriz. Şanssızlık yüzdesinin içinde yüzen şans diyelim.
“Eğer erkek olsaydın, her şey farklı olurdu.” Dedi. Benim istediğimi yapmak, bir nevi hayallerimi gerçekleştirmek için cinsiyetimi değiştirmem lazım. Onun için zor olacak bir şey, nasıl eve gelecek, yemek yapacak? Kendini zavallı hissederken bende hayallerimin peşinde, iş, okul ve ev arasında koşuyor olacağım. Zor bensiz sofraya oturmayan adam bensiz eve mi gelecek?
İşin en başında hiçbir şey yokken yapacağı itirazları sonrasına saklayan beyefendiyi düşünerek birçok şeyden vazgeçtim. Hani onunda vazgeçmesi gereken bir hayali olsaydı da ben içine etseydim hiç fena olmazdı.
Oturup düşünüp kazandığımız paranın yarısının sadece kira, kredi ve zorunlu birikim adı altındaki taksitlerimize kalan kısmının yarısından fazlasını eğitime ayırdığımda elimize geçen paranın kazancımızın yarısının yarısının yarısı olması gözünü korkuttu. Elimizde olan birikimi verip, 2 yıl sonra sıfırdan başlamak onun için çok korkutucu benim içinde heyecan vericiydi. Değişmek, değişmeyi istemek ise heyecan vericidir. O değişimden korkuyor. Korkan kişinin 12 yıllık evliliğimizde 2 iş değiştiren taraf olması ise bu işin cabası!
Ben
Hayalimin gerçekleşmesi için gereken adımı atmama, kollarımdan tutup izin vermeyen, düşüncelerim olmasaydı, daha rahat adım atabilirdim. Biliyorum ki çok büyük zorluklar beni bekliyordu. İş yerinden erken çıkma heyecanı ile Örtger dırdır edecek, ben işimi kaybetme korkusuyla strese girecektim. evde derslerini yapmak için bekleyen bir yavru ve karnı aç babası beni bekleyeceklerdi. Bu saatten sonra evde oturmam, ikinci bebeyi büyütmem gerektiğini düşünen bir ana dırdırı çekiyor olacaktım.
Bu işin sonu Cemo’nun dediği gibi ; “Ya evlilik ya hayallerin” sözüne bir şekilde gelecekti. bu yazdıklarım, olası ihtimalleri çok yüksek varsayımlar.
Pişman olmayacak mıyım? Elbette olacağım. Pişmanlığın şiddeti önemli ! ara sıra aklıma gelirde geçer ise amenna ama geçmezse depresyonun yolları görünür.

Yazmak gerekirse ile başlayıp, Fol &Yumurta & Ben ile devam eden süreçte, Günün Püskülü ile ilerlemiş olan Püskül, yumurtanın folu gelmesine rağmen ben kısmındaki dış mihraklar tarafından çıkarılamamıştır.Diyeceğim içimden…


15 Eylül 2014 Pazartesi

Geçip Giden

Mutluluğun geçici, hüzünlerin ise kalıcı olacağını düşündüğüm günlerdeyim. Böyle düşünmeye mutsuzluk diyebilir miyiz? Ya da karamsarlık diyelim. Karalı grili bulutların, başımda dolaştığı, hatıralarıma yağmurların yağdığı günler…
Geçip giden günlerin…
Herkes gibi, herkes kadar anne olduğunu bilmek yeter artar ama bu içimdeki yetersiz annelik duygusu canıma tak diyor bazen. Ve ne oluyorsa oluyor, rüzgarlar esiyor, fırtınalar kopuyor yüreğimde, beynimde, kelimelerim de ve ben tepe taklak oluyorum.
Bunun psikiyatride bir adı vardır. Depreşemeyen depresyonlumu oluyorum yoksa her kadarım bende ama herkes gibi dış sessizliğim ve iç sessizliğim yok. Derdim kendimle aslında kimseye yok hacetim.
Sabah kızımı okula bırakırken her anne kadar bende heyecanlıydım. Bu “her” kısmını bu aralar abarttığım doğrudur. Bu abartıyı yapmamın sebebi konuştuğum ve paylaşımlarda bulunabildiğim hemcinsleriminde, yaşadığımız aynı olayda benim gibi hissettikleri halde benim kadar dile getirmedikleri fark etmem.
Ne kadar çabuk büyüdüğünü, bu günlerin asla geri gelmeyeceğini bildiğim halde kırgınlık ve kızgınlık yarattığım için gün be gün pişmanlıklarımın arttığını, istediğin çekçekli çantanın aslında çok kullanışsız olduğunu ama almış olmayı çok istediğimi yazacaktım. Beğendiğin arkadaşlarının aslında senden hiçbir farkı olmadığını biliyor olman için neler vermezdim. İçindeki kararsızlığı, aceleciliği de ben doğurdum aslında ve sana yetemediğim, duygusu içimde hiçbir zaman bitmeyecek!

Günler geçip gidecek, her gün , bir çok şey değişecek …Değişenler isteklerin , taleplerin , iç çekişlerin ve bir çok sayamadığım şey olacak .Benim içimdeki yetmeyen anne duygusu hiç bitmeyecek .

12 Eylül 2014 Cuma

Tavan Arasındakilerden

Sahafları severim. Tıpkı geçmişi dün gibi hatırlayabilme özelliğimi sevdiğim gibi… Her yeni günde bir önceki günü nasıl eritiyorsak, eriyenlerden, bugünlere kalanları barındırır bütün sahaflar. En azından benim için öyle. Her gün yürüdüğüm yolda gördüğüm sahaf artık yok yerini bambaşka bir işletmeci aldı.

Hiçbir zaman benim bilerek onun önünden sırf sahafı hatırlamak için geçtiğimi bilmeyecek.
Bir gün alelade bir caddeden yürürken, eski kâğıtların toplandığı bir kütüphane ile karşılaştım. Kütüphane dediysem ikinci el kitap alış satış yeri yani sahaf. Kitapların kokusunun baş döndürücülüğü ile alacağım kitapları seçmeye başladım. Başkasının okuduğu kitabı okumaktan çizdiği satırları tekrar tekrar okumaktan zevk duyarım. Çizilmiş satırların olup olmadığını incelemesem de, başkasının dokunduğu, hissederek okuduğu kitabı okumak bana büyük bir okuma zevki veriyor.
Bu kitabı da böyle bir sahaf buluşmasında aldım. Kitabı okumaya başlamadan önce internetten okuyucu yorumları okumak âdetimdir. Birçok kitaba yorum bulamadığım gibi bu kitaba da yorum bulamadım.
Adet midir nedir? Bu kitap için, kitap blogları bile kitap içerisinde ki ön sözde yazanları yazmışlardı. Herkesin aynı görüşleri taşıyacağını, bir kitabı aynı fikir ve düşünceler ile yorumlayacağını düşünmüyorum. Hiç değilse birinde ufak bir fikir bulsaydım, sevinebilirdim.
Bu kitabı okuyan biri olarak naçizane düşüncelerimi size aktarmayı planlıyorum.
Galata Köprüsü yapıldıktan sonra, uçan kuş ve sadece köpeklere ücretsiz olduğunu bu kitaptan öğrendim ben, birde dokunan satırları vardı. Hayatımdaki duraklara, yaşanmışlıklara dokunan satırlar.
Kitap; bir yaşamın parçalarının, hikâyelerini anlatan bir isme sahip olsa da aslında Osmanlıdan günümüze ilginç adetleri, gelenekleri, efsane diye duyduklarımızın, dilden dile aktarılan hikâyelerin İskender Pala tarafından, Topkapı Sarayının arşivinden dilimize çevirisiyle yazılmış.

Birçok hikâyeyi duymuştum tabi Galata köprüsü açıldığında sadece köpeklerden geçiş ücreti alınmadığını ve köpeklerin karşı yakayı (taksim tarafı) sevmeyip zaten geçmediklerini bilmiyordum.

Galiba beni en çok etkileyen ve aklımda kalan kısmı bu Galata Köprüsü meselesi olmuş.Tavan arasındaki İnstagramdan paylaşılmış birkaç fotoğraf ile en derun sevgilerimi sunarım sabırlı okuyucum.
Ya işte ömür defterinin yapraklarından bir kaç satırlık yaşanmış ve okunmuşluklar
Kim istemez ki böyle bir kuş ?
Yani çok da zarif miş aslında 

5 Eylül 2014 Cuma

Un ufak

Önce çok kırıldım babama ve o kırıklarımla birlikte kaçtım. yıllar sürdü bu kırgınlık ama kırıklarımı ona batırmadım hiçbir zaman. Olacağı varmış diyerek kaçtım içimdeki benden ve babamdan. başkalarına göre daha ne olsundu hiç okuyamayan insanlar vardı, ben daha ne istiyordum ki?
Evli, çocuklu bir iş kadını oluverdim. Yıllar sürdü o kırgınlıklar içimde! un ufak oldular bazen ve bazen de kocaman olup battılar yüreğime. içimde acaba öyle olsaydı nasıl olurdu sorusu çalkalandı. Bu en çok ta çalkantılı iş hayatımın ve evlilik hayatımın olduğu dönemlerde oldu.
Pişman oldum kaçmadığıma… Sonra şükrettim elimdekilerin varlığına…
Ne vardı ki elimde. bildiklerimi koyabileceğim ne bir diplomam elimde, neden bilmediklerimi öğreneceğim üniversite sıraları. İsterdim olsun üniversite arkadaşlarım ve isterdim olsun unvanlı bir mesleğim. ya ben olduğunla yetinmeyen yada yetmeyen vardı hep. kaçış cümleleri kurdum kafamda, kendimden kaçamayacağımı bile bile, ihtimallerini seve seve…
Geçti gitti onlar yada ben hep geçtiğini sandım bu geçmişin…
Belki de içimde kalanlar yetmemişti ne kalmaya ne de gitmeye…
Koca kafamın içine edeyim ben! ne vardı şimdi ayaklanacak? olduğun yerden kalkıp ta, parmaklarınla içinde yine şüphe bırakacak bu eylemi hazırlamaya ne vardı Püsküllü beyin?
Bakılacak bir çocuk, temizlenecek bir ev, yemek pişecek bir mutfak A,B,C bilmeyen bir anne var yanımda. Bir de ne olursa olsun sen kendin için yap diyen öz anne…
Hep öyle dedi annem. Bir babam gitme dediğinde bir şey diyemedi. Diyebilecek bir şeyi yoktu. bende anneyim anlıyorum onu ama onun beni anlaması zaman alacak. Asla aynı olanı , var olanı, yok olmayanı  aynı durumda  düşünmeyeceğiz.
Şimdi yine kırgınım. bu kez hayatımdaki ikinci erkeğe. Benden varlığımdan gelecekten korktuğu için, güven temelini kendine bile yakıştıramadığı için, kadın olmamın ne kadar büyük bir eziklik olduğunu basa basa söylediği için, çok kırgınım. Kırıklarımı ona batırmadan nasıl yaşayacağım bilmiyorum. Zaten bildiklerimde güvendiklerimde hiçbir zaman doğru çıkmadı.

Varsın doğrular, eğrilsin, eğriler doğrulsun. Olsunda olduğu gibi kalsın. ben yine kırıklarım ile yaşayayım un ufak edeyim içimde, un ufak olsunda büyüsün bu yüreğim. 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Eylül

Eylüle selam verelim.
Eylülde kim?
Herkesin bildiği gibi bir yaprak dökümüne az kala, güneşin akşam serinliklerinde yerini bıraktığı, ince hırkaların sevildiği, giyildiği aylardan Eylül…
Ben bu günleri daha önce de yaşamıştım. O son günde “keşke” ile başlayan nice cümleler etmiştim. Keşkeleri hep sevdim ben, o keşkelerle yaşadım. Keşkelerini anlatanları ise hep dinledim. dinlemeyi severim, keşkelerim ile yaşamayı da öğrendim.
Benim asıl sorun. ne yapacağını bilen ama yapmaya cesareti olmayan ben. Nice yıllar sonra yine sadece kendi korkularımla değil başkalarının korkularıyla korkuyorum. İçimdeki nedensiz karamsarlık, kararsızlık, acımasızlık, beceriksizlik, edepsizlik, aidiyetsizlik, doyumsuzluk ve bir çok sebepsizlik bunları doğuran büyüten ve erdiremeyen benim!
Hepsi benim hayatım.
Cemo korkuyor, Cimcime istemiyor, ben istiyorum ama kahrolsun Atatürk resimli kağıt parçaları. Birde bir türlü olacağına inanmayıp sana güvenmeyen maaş mimarları.
5 eylüle az kaldı. benim kazandığım okulun kayıt gününe kalan sadece 2 gün . burada dediğim gibi günün püskül’ü çok cesaretli ve azimli değil. kendimi her şekilde kabul ettiğim günler devam ediyor. Ne olursa olsun beni üzen, değer vermeyen insanlardan uzak durmayı başardım. kendimi olduğum gibi yanlışlarım ve keşkelerimle kabul ettim. Beni benden nefret ettiren bütün saygısızlardan ise uzaklaştım. keşif zamanı onlar olmadan daha eğlenceli idi. Başkalarını sırtına yük olmayı kendine hedef seçip, insan kullanabilme yetisine sahip insanların karaktersiz sözleri ve davranışlarını istemiyorum hayatımda. bu tipleri için ne sevgini nede zamanını harcamamalısın. Keşkelerin Püskülünden daimi tavsiye.
Yine konu değişti. beni rahatlatan aslında satırlar. işte ben bu cümlelerin noktalarını, virgüllerini ve ünlemsiz ciddiyetlerini seviyorum.
Kalan neyse içimde kalıversin. Olmayacak bu okul işi de. Nedeni ise bildiğin Atatürklü kağıt parçaları, evde olan bir bebe, olmayan bir baba. Olsun be Püskül zamanında ilacı bu keşkeler. Varsın aksın ömür bir avuç toprak için yalan olsun bu dünya! Var sen sağlıkla sıhhatle yaşa …



23 Ağustos 2014 Cumartesi

İtirazım Var

Dayımın oğlu Ahmet ile amcamın oğlu Mehmet, okul hayatları boyunca, okulun en güzel, en gözde, en bakımlı, en güzel vücutlu, en popüler kızlarıyla arkadaşlık ettiler. Geçici değil, aşk yaşadıklarını iddia ettiler. Ortaokulda, lisede ne aşk yaşanırsa? Ermeye çalışan erememiş , bu okul popülatiresi yüksek gençlerin , cilveleşmeleri de her nedense , popülatirelerini arttırırdı.
Yıllar yıllar geçti ve dayımın oğlu Ahmet, ailesinin uygun gördüğü, gayet sade tam ev hanımı olabilecek, çocuk bakıp, güzel yemekler pişirebilecek bir ev kızı ile, amcamın oğlu Mehmet ise, okul hayatında hiç popülaritesi olmamış, kendi halinde, aklı başında tabir edilen, annesinin babasının sözünden çıkmayı hiç düşünmemiş bir kızla evlendiler. Evlenmeden öncede evliliğin kutsallığından, bizim ailemize böyle kız uyarlığından gem vurdular.
Bir de bunun aman oğlum, erkek olsun, erkek gibi davransın diye milli olmak gibi saçma iki kelime ile para veren anneler. Oğlunun erkek olmamasından, elini kirletmemesinden korkan, kendi hemcinslerini sadece eğlence malzemesi olarak gören, kadınlar kısmı var.
Oğullarını ev geçindirecek, meslek sahibi olmalı, para kazanmalı, büyük adam olmalı, en büyüğü, en iyisi olmalı, arada yaptıkları gizli kaçamakları elini kiri olarak gören yine kendi hemcinslerim, kızlarına mevzu gelince hep bir namus bekçisi, rahat kızının tavırlarını bir terbiyesizlik olarak görürler. Onlar için kız evlatları; asla ve asla kirlenmemesi gereken bir beyaz sayfadır.
Her iki evlat içinde geçerli olması gereken hayat şartları, maalesef asla mümkün olmaz ve bu eşitsizlik içerisinde büyüyen evlatlarının artık başını bağlamaları gerektiğine karar verdiklerinden durumu eşitsizleştirmeye devam ederler ve adam edemedikleri oğullarını düşünmeden “ Adam olmuş, karısına baksın, yapsın.”  Diyerek kız evlatlarını başından atmanın, erkek evlatlarını ise işin içine girdikçe girmek isterler. Bir yerde namusları temizlenmiş olurken diğer yanda gösteriş peşindedirler.
Kısır döngü böyle oluşur işte.
Önce eşitsizlikle büyütürsün, birini içinden çıkaramazsın diğerinin bir an önce gitmesini istersin. En gözde yaptığın, taptığın için kendine yakışacak, olanı ararsın. Bulduğun da ise hep beklentilerin yüksektir. Kendini dağ tepesinde zanneden hizmet edilmek için dünyaya geldiğini zanneden birini bulursan kolay gelsin. Sende her şeyi ben bilirim, ben olmazsam olmaz, ben karar veririm dersen biricik hemcinsime kolay gelsin.
Benim bu karşı cins üzerinden , hemcinslerine zarar veren , kaprisli hemcinslerimin , çocuk yetiştirmelerine , gelin ezmelerine , kaynana sömürmelerine tek bir erkek yüzünden bir birlerine düşmelerine İTİRAZIM VAR!!!!!!!!!



20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yanlızız



Yalnızız...İkimizin de sıcağı öksüz artık! Hayatı yaşanır kılmak adına,yalancı süslerle bezemeye çalışıyoruz zamanı...Yarınlara ikinci el mutluluklar ısmarlıyor,her yarını dün ettiğimizde koca bir hiçle uyanıyoruz...Olmadık insanlarla üç kuruşluk muhabbetlere oturuyor,tebessüm bile etmeyeceğimiz şeylere kahkaha atıyoruz...
Ama merhemimizin adı zaman... Tutkal kıvamında susuşları, yalnızlığın keskin tineriyle inceltip, kendi kendimize mırıldanmalara çevirdiğimizde,dudaklarımızdan dökülen yalnızca "Ne yaptım?"...
Ne yaptık biliyor musun? Belirsiz bir zamire sürüldük... Aşkın hiçbir eylemi, çekilmez bu zamirle...


1951 yılında demiş Peyami Safa , ne güzel demiş .Bugün 2014 , satırlarını anlayan , hisseden birileri var. Her zamanın anlatıcısı (yazıcısı) , dinleyicisi (okuyucusu) var. Neler geliyorsa geçmişten , gelecekte aynısı hep bir çöküş ve kaybediş hissiyatıyla nakşediliyor satırlara...Bir şeyleri kaybettiğimizi düşündükçe , yaşlanıyoruz.

19 Ağustos 2014 Salı

Signal White Now Gold Deneme Raporu


  
Sayın okuyucu ; az sonra okuyacağınız satırlar , az anı, bol yad , bol reklam ve korku dolu resimler barındırabilir.
Çocukluğumda, bizim evde diş fırçalamak sadece bir iş miş gibi yapılan bir durumdu. Babamın da dişlerini fırçaladığını hatırlarım. Ve rahmetli dedemin iki ön düşüyle  “En azından benim dişim. “ diyerek yıllarca diş yaptırmadığını, fırçaladığını da hatırlıyorum.
Evin salonundaki büyük aynanın karşısında dişlerimizi fırçalar hiç üşenmeden, lavaboda ağzımızı çalkalar ve temizlerdik. Aslında kendimi de katıyorum meseleye ama ben bu kadar titiz ve öz bakım becerisi gelişmiş bir çocuk ve ergen değildim. büyük erkek kardeşim bu konuda çok hassas ve düzenli olarak el yıkayan, aynanın karşısında saatlerce diş fırçalayan bir çocuk, ergen ve yetişkin oldu.
Bu bilinçaltıma işlemiş olduğundan mıdır bilmiyorum ama lavabo ve ayna karşısında, diş fırçalama eylemi hep sıkıcı, hep buhranlı olmuştur benim için. Ve kendi kendime sorduğum bir soru vardır.
Neden dişlerimizi lavaboda ayna karşısında fırçalamak zorundayız?
Kitap okurken, TV seyrederken ya da mekân olarak balkonda neden diş fırçalanmaz? Mecbur muyuz, ayna karşısında diş fırçalamaya? En son çalkalama ve tükürme işlemi için lavaboya gitsek olmaz mı? Balkon da sigara içilebiliyor, çekirdek çitleyebiliyor, yemek yiyebiliyor ve yatabiliyorsak dişte fırçalayabiliriz değil mi?
Aslında, bu fikrimden, iyi bir reklam filmi çıkabilir. Fikrimi kullanan diş macunu ve diş fırçası üreticileri; orta ikinci sınıfta nekroze olmuş dişimi tedavisini ve ters kapanan çenemin ortodonti masraflarını karşılamaları bu fikrimi almaları için yeterli.
Diş bakımı konusunda yeterince geride olan güzide ülkem eğer macun ve fırçadan hoşlanmıyorsa misvakta kullanabilir ama veriler ne yazik ki böyle olmadığını gösteriyor. http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/solmenu_goster.php?yer_id=7&id=343 linkte ayrıntıları ile görebilirsiniz.
Asıl meselemiz kullandığımız ürünlerin anlatımı ve bu asıl meseleye dönmeliyim. Ürün kullanma ve deneme konusunda tercihi biz yapıyoruz. Yani niyet aman bedava diş macunu alayım, fırça alayım falan değil. Ne yalan söyleyeyim kutunun içinden çıkan 1 Adet Signal Ultra Reach Diş Fırçası  süper!  Kullandığım fırça farklı bir marka idi. bu fırça orta sert ve  acayip diş aralarını temizliyor. Ayrıca kutunun içerisinden çıkan gratis indirim kuponlarını iş arkadaşlarıma dağıttım. Aslında bu tip şeyleri ihtiyacı olanlara vermek, alabilmelerini kolaylaştırabilmek daha önemli. Birde numunelik olan diş macunları vardı onları ise çocuklara hediye ettim. Bu da “Ağaç yaşken eğilir.” olayıdır.
Daha önce kullandığımız Signal White Now isimli diş macununun, üst modeli olarak değerlendirdiğim bir macundu. Alt modelini sürekli değil de ara sıra acil ihtiyaçlarda kullanıyordum. Kahrolsun çok beyaz görünme isteği  ve hiçbir zaman mümkün olmayacak bu istek ben nine olup takma diş kullanana kadar devam edecek.

Sayın araştırmacı inceleyicisi; az sonra göreceğiniz deneme aşamasından ve kullanıcı anomalilileri için özür dilerim. nekroze olmuş diş ve ters kapanan çene ile çekilebilmiş Signal white gold deneme çekimleri göz zevkinizi bozabilir.

14 Ağustos 2014 Perşembe

DEPRESYON

Depresyonu anlatacağım.
Bir kutunun içine kapatılmış ruhu nasıl anlatacağım bilmiyorum. Beni ve yaşadığım ağır karanlığı elimden geldiğince başlangıcından itibaren anlatmaya çalışacağım.
Aslında varlığını kabullenmek zor olsa da hayatıma girdiğinde çok gençtim.
Sahilin taşlarında oturmuş bu hayatın yaşamamın bir anlamı olmayacağını düşünüyordum. hiçbir şey yolunda gitmiyor, gitmeyecek diye düşünüyordum. işyerinde mobing , evde uyumsuzluk ve erkek kardeşimin benden daha ağır geçirdiği bir depresyonu vardı.ne ona ne kendime hiçbir yararım olamıyordu ve yokluk , yetemezlik hissi kaplamıştı her yeri .
Bu hissettiklerimin hiçte normal olmadığını düşündüm. Aslında artık dayanamayacağımı düşündüğüm o yerde. Eve gittim kimseye gittiğimi söylemedim zaten soranda yoktu. Kendi içimde yaşamıştım varlığımın ve yokluğumun ne anlama geldiğini…
Doktor tedavisi, düşük dozda seratonin ile başladı.
Birçok yokluk ve varlık yaşandı. İş yerinde daha iyi çalışmaya, en azından mobinglerin daha az olduğunu hissetmeye başladım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Dünya, dünyaydı işte nasıl olsa bir ömür öyle ya da böyle geçecekti.
Tedavi bittikten sonra, hamile kaldım. o dönemlerde depresyonu hatırlamıyorum. Hamileliğim bol uykulu, bol temizlikli, sigarasız, alkolsüz, işten eve evden işe bir modda geçti.
Doğumdan sonra hiç anlamadığım bir şekilde karanlık bulutlar yine üzerimde gezmeye başladı. Her kafadan bir ses çıkıyor, göğüslerim ağrıyor ve masum bir bakıma muhtacın bakıcısı olmuştum. Patlama noktası 3 gün sonra annem ve babamı görüp hüngür hüngür ağladığım gündü.
Taşımakta inanılmaz zorlandığım, kollarımın ağrısından uyuyamadığım geceler. Mutfağa gittiğimde arkamdan bebeğin gelip beni öldüreceği korkusu. ne yapacağını bilememe, beceriksizlik ve yetememe duygusunun beynime bu günlerde işlendiğini düşünüyordum. Bunun adına doğum sonrası depresyon diyorlarmış. Çok sonraları çocuğum 3 -4 yaşına geldiğinde hala çıkamamağımı öğrendim ve çok daha yüksek bir dozla tedaviye başladım.
Sanki her gün üstünüzde gri bulutlar var. en ufak hatanızda bile kendinizi beceriksiz ve salak ilan ediyorsunuz ama içinizde. Kronolojik olarak her düşünceniz geçmişe ve geçmişteki kötü anılara gidiyor. Siz farklı bir şeyler düşünmeye çalışsanız da, zihniniz aslında hiç hatırlayamacağınızı zannettiğiniz, bir günün aslında ne kadar kötü bir gün olduğunu hatırlatıyor. Size geçmişte söylenmiş bir sözün, kötü niyetle söylenmiş olabileceğini düşünüyorsunuz. İnsanların sizin hakkında ne dediği çok önemli hale geliyor. İnsanlarda gerçekten böyle dönemlerde inanılmaz yorumlar yapabiliyor. Beceriksizlik, yetersizlik, aidiyetsizlik… Her gün oturup yemek yediğiniz masa, yattığınız yatak anlamsız geliyor. Aslında size ait olan her şeyin size yabancılaştığını düşünüyorsunuz. Uyuyor uyudukça da uykusuz kalıyor ve uykunun işkencesini, normal hayatınızdan daha hafifi buluyorsunuz.
Aslında bütün yaşadıklarının sadece senin başına gelmediğini bilmek, insanların, olayları yaşayış biçimlerinin farklı olduğunu görmek, ne olursa olsun dimdik ayakta olmanın kendine daha çok güç vereceğine inanmak gerekiyor. İşte bunların hepsini o küçük mutluluk haplarını almadan yapamıyorsun.
Aslında bu yazı istediğim gibi olmadı. Yani anlatmak istediklerimi tam olarak anlatamadım. Depresyonda değilim ama karamsarlığın üstüme çöktüğü günlerde yaşıyorum.